Türk’ün Heykele Bakışı (2)

61

Bizim heykel sanatına olan uzaklığımız, soğukluğumuz aslında üzerine eğilmeye değer bir mevzudur. Öyle ya, dünyanın en güzel çinisini, hattını, tezhibini, halısını, kilimini ve deruni dengenin musikisini ortaya koyabilmiş bir milletin heykeltıraşlık alanında niye bu kadar isteksiz olduğuna pek kafa yormadığımız ortada.

Belki milli kahramanlarımızı taşlaştırmak, onları putlaştırmak gibi bir algı içinde olabiliriz milletçe. Ama diğer yandan söz konusu Avrupa sanatı, özellikle heykeltıraşlığı olduğunda hemen belli başlı şehirleri, ünlü heykelleriyle hatırlayıveririz. Duyduğumuz hayranlığı da sanat anlayışımızın delili olarak dile getirmeyi sanatseverliğimizin göstergesi sayarız. Biz Türkiye hudutları içinde kendi emeğimiz, kendi dehamız diye gösterebileceğimiz kaç heykelimizden haberdarızdır?

Heykel deyince konu nedense belli başlı birkaç ünlü kompozisyondan ibaret görünür ve ilk akla gelenler bir zamanlar üzerinde çok konuşulmuşlardan Taksim Cumhuriyet Anıtı veya Atatürk’ün birçok Anadolu şehirlerini süsleyen tasvirleridir. Oradan öteye gitmez heykel zevkimiz.

Bunda Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yıllarında yerli heykeltıraşlarımız yerine Avrupa’dan getirilen ustaların tercih edilmiş olması her halde büyük çapta rol oynamış ve şevk kırıcı bir tesir yapmış olsa gerek. Buna rağmen heykeltıraşlığımız büsbütün silinmemiş fakat ortaya fevkalade çalışmalar da konulamamıştır.

Diğer yandan Avrupa şehirlerinin çoğunda şehrin tarihini, kahramanlarını hatırlatan, vatandaşın huşû, saygı, hayranlık duygularını pekiştirecek  nice eserler yalnız o memleketlerin halkına değil, gelen yabancılarına da o toprakların ruhunu yansıtmaktadır. Yani bir sembolü, bir hatırayı halkın belleğinde her an canlı tutabilecek aşkın bir ifadelendirme söz konusudur. Yoksa hasbelkader biz de yaptık işte, dedirtecek eserlere hiç ihtiyaç yoktur. Diğer sanat dallarında olduğu gibi ve onlardaki kadar önemlidir milli ruhun vasattan kurtarılması. Vasatî çalışmanın diğer yüzü zenaatkârlıktır.  Sanatın aşkınlığı başka bir şey.

Bir heykelin kaidesine işlenmiş pirinç veya tunç levhanın verdiği bilgi kısır bilgidir. Asıl önemli olan, seyredenin iç dünyasına ne verdiğidir. Bilgi başka şey, anlayabilmek büsbütün başka!

Modern zamanlarda şehrin ruhundan bahsedilecekse bunu heykeller yapacak. Bizler yüzyıllar boyunca  kültürümüz gereği mezarlıklarımızda, mabedlerimizde, kalelerimizde, surlarımızda, çeşme ve sebillerimizde taş ile haşır neşir olmuşuz. Mermeri Marmara’da ezelden tanımış bir milletin heykel sanatına bunca soğuk duruşu bir garabettir. Gidin Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’na. Birkaç dakika önünde durun, geleni geçeni bir inceleyin. İtalyan heykeltıraş Kanonika’nın, Atatürk’ü ve Türk milleti’ni hareket halinde tasvir etmiş olmasıyle kaç kişi ilgileniyor? Kaçımız 1929ların, otuzların kırkların Türkiye’sini bu eserde görmeye çalıştık? Ve bu ilgisizliğin derununda nasıl bir güceniklik yatmakta? Sadece orada bulunmak, verilmiş randevulara erken geldim diyebilmek için cep telefonlarına yapışmış yüzler, binler, gün boyu sırtları tasvire dönük, ‘bekledim de gelmedin’ havaları çalmakta!

Sanat eseri karşısında duyulması beklenen bedii alakanın yerinde yeller esmekte. İnsanlar süflî davranışlar sergiliyorlarsa, o zaman heykeltıraşlarımızın onları ruhen yükseltecek aşkın eserler vermeleri beklenir. Çünkü bu insanlar Trafalgar Meydanı’nda, Venedik Aziz Hironimus heykeli önünde fotoğraf çektirmek için birbirleriyle adeta yarışırlar. Ruhta aşkınlık yoksa ortada sanat derdi de yok demektir ve halk da bu durumdan payına düşeni alır, almaktadır.

Mikelanj’ın heykelde yapabildiklerini açıklamak için Musa’sına bir göz atmak gerekir. Musa Doğu’ya doğru bakmaktadır. Musa’nın gözlerinden bakabilenler bugün oradalar. Onu, Papalığın sonsuz imkânlarını kullandığını hatırlatmak isteyenlere şunu da hatırlatmak gerekir: Mikelanj kendi sanat algısını yine kendi inanç geleneği içinde doğru yansıtabilmek için günlerce değil, haftalarca, aylarca kapalı mekânlardan çıkmamış, mermer blokları kırmadan getirebilmenin sıkıntısıyla kilometrelerce çamura batmış, tahta iskeleler üzerinde gecelemiş bir sanatçı. Aşkınlık… Yine aşkınlık işte! Yoksa mermer yontucularının gözünü yıldıran,  modern zamanların teknolojik kolaylıkları mıdır?

Dünyaya minyatürün, tezhibin, hattın, baştaşlarının, mermer mihrapların en güzel örneklerini hediye etmiş heykeltıraşlarımızın taşı dize getireceği günler elbette gelecek. Taşa şiiri yazının en güzeliyle, çiçeği en saf haliyle nakşeden yontucular yine bu memleketin evlatlarıydı. Hepsinin ruhu şad olsun.