Tarihî Romanların Kaderi

47

Romanı tarihi yapan elbette ki karakterlerinin, olay örgüsünün tarihten alınmış olmasıdır.
Tarihimizle sağlıklı bir yakınlık kuramayışımızın acısını tarihi romanlardan çıkarmak gibi bir okur alışkanlığımız vardır. Biz tarihin kendisine bizzat başvurmak, tarihi kendi kaynaklarından okumak yerine o kişilikleri, kahramanları veya olayları, uzaktan uzağa bir masal, bir efsane atmosferinde veren romanlardan tanımayı daha kolay buluruz. Bu belki de tarihi gerçekliklerin, karşımıza birer kale gibi ürkütücü yüzüyle çıkacağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir. İstemediğimiz, kolay kolay kabul edemeyeceğimiz olayları, kuru tarihi anlatım kitaplarından değil, allanıp pullanmış, biraz da sulandırılmış hikâyelerden toplamayı zevk haline getirenlerimizin sayısı azımsanamaz. Sarayların harem dairelerinin gizlerini ifşa edeceğine inandığımız nice kitaba, romana dört elle sarılmışızdır. Hem tarih bilgimiz canlansın isteriz, hem de bilgilenmek adına nereden nasıl kotarıldığı belirsiz, tamamen muhayyileden fışkırma bir saray entrikasının peşinde dimağımızın bütün kabul salonlarını açarız. Hele bir de tarih bahsine karşı kendi ön kabullerimiz, kemikleşmiş yargılarımız varsa tarihe en baştan bizler okur olarak ihanet etmiş oluruz. Çünkü tarih denen muğlâk alan, ancak belgelerin aydınlatabildiği kadarıyla durur önümüzde.

Ön yargısız bir tarih okuması mümkün müdür? Hepimizi kuşatan sosyal oluşum, ideolojik yapılanma tarihi romanları daha baştan bir seçmeye tabi tutmamıza yol açar. Yaşayış ve inanç dünyamız ne kadar elveriyorsa o kadar okuyabiliriz tarihi. Dolayısıyla kendi duruşumuzun okumamızda büyük etkisi vardır. Böyle olunca, hem biz okurların şekillendirilmişliği, hem tarihin bizatihi kendi muğlâklığı bir araya geldiğinde elimizdeki tarihi romanın hükmü daha baştan kesilmiş sayılır. Belki de bu sebeple, okurun gönlünü hoş tutmak maksatlı tarihi romanların kaleme alınmasında bir mahzur görülmeyebilir. Fakat bu, o tarihi kişiliklerin hakikatine ne derece uyar, o tarih döneminin havasını ne kadar verir, tartışılır.

Hakikatin peşinde koşan okur, mütecessis okurdur. Bir takım ön yargıların sahibi de olsa yeri geldiğinde bildiği doğrular ve yanlışlarla karşılaştıkça düşüncesini ayıklar, temizler, aydınlanır. Roman kişilerinin karıştığı olaylar zaten yeterince heyecan vericidir. Tarihin yalın anlatımı bile okurun zevk alması için yeterlidir aslında. Fakat yazar, tarihten aldığı bir konuyu, muğlâklığından çıkartarak berrak bir anlatıma nasıl dönüştürecektir? Tarihin gaddar diye not düştüğü bir karakteri sevimli gösterme çabasına kalkmak ne kadar beyhudeyse, onları olduğu gibi okura verebilmek de o derece zor bir iştir. Evet, olduğu gibi yazılsa bile, tarih kendi kişilerine, karakterlerine liderlerine bazen korkunç sıkıcı veya insan ömrüne sığmayacak ağırlıkta görevler yüklemiş olabilir. Bu bağlamda meselâ Kanuni Sultan Süleyman’ı kendi gerçekliği içinde verebilmeyi başarmak oldukça zordur. Zorluğu şuradadır ki, saltanatının büyük kısmını sarayından uzak seferlerde geçirmiş, sürekli, hiç durmamacasına başarıya kilitlenmiş, atalarının bayrağını gidebildiği yere, son noktaya kadar, ömrünün bittiği yere kadar şerefle taşıma gayreti içinde olmuş bir cihan hükümdarıdır. Hangi seferini neresinden başlayıp anlatacağına karar verebilen yazar, gerçekten büyük bir işe girişmiştir.

Saray entrikalarını, harem hikâyelerini, dedikodu sağanaklarını romanına malzeme yapmak romancıya çok fazla şey kazandıracak değildir. Okurun hoşuna gitmek adına aslı astarı olmayan ve tarihin o dönemiyle alakası bulunmayan taşımaları hikâye etmek aynı zamanda kaleme yapılan saygısızlıktır. Ya o kahramanların, kişilerin hayatlarında olmayanı varmış gibi göstermek kimi yüceltir? Kimseyi. Yazarın hayal gücü bu alanda çalışacaksa en azından ahlâkî çerçeveyi yok sayamayız. Hanım sultanların hikâyelerinde onların başlıca ortak özelliği olan hayır kurumları inşasından söz etmemek, görmezden gelmek, gelenek halini almış olan tutum ve tavırları anmamak tarihi romanın daha yazılma aşamasında getireceği bereketi ve hayrı da zedeleyecektir kanaatindeyiz.

Oysa daha yazının başından, tarih ilmi bize bir miktar avans vermektedir. İşte olaylar, işte şahıslar, işte olaylar karşısındaki tutumları. Zaman unsuru ise, tarihin en tartışmalı köşelerinden biridir. Bir kaynakta şu tarih gösterilirken başka bir kaynak, üç beş sene farkla aynı olaydan bahseder. Birebir doğruluk beklemek tarihin de çok arzuladığı bir şeydir. Fakat buna bazen kayıtlar ve belgeler de yardımcı olamaz. Bu durumda yazarın dürüstlüğü devreye girmelidir. Eldeki kaynakların ortak noktaları tarihe ihaneti önleyecek en önemli yardımcılardır. Bu verileri günün sanat, edebiyat, resim, müzik, minyatür veya hat sanatı gibi sanat dalları destekleyebilir ancak. Varsa yazılmış mektuplar, herhangi bir tarihi eşya, bir levha, bir karar, bir ufacık ayrıntı, romanın tarih sahnesini aydınlatıverir. Gerçeklerin gölgeli ışığında söylenmemiş sözler böylece yazarın kulağına fısıldanıverir. Böylece eksik parçaların bir araya gelmesi, yeni bir hakikate yol açılmasına da vesile olabilir.

Bizim tarihimiz bu bakımdan edebiyatımızın bitmez tükenmez hazinesi olarak karşımızda durmaktadır. Hele Osmanlı sarayının sultanları, yerli yabancı pek çok yazara ilhamın şelalesi durumundadır. Tarihimizin, yazarın hayal hanesini köpürtmeğe elverişli pek çok sahnesi olduğu düşünülür. Oysa kaynaklara inildiğinde, hakikatin hiç de o kadar parlak olmadığı, Osmanlı sarayı denilen mevkiin son derece disiplinli hayatlar barındırdığı, yer yer çok sıkıcı olabildiği anlaşılıyor. Eğer büyük bir trajedi yaşanmışsa ki tarihin çoğu sayfaları bu trajedilerin izleriyle doludur, bu yaşananlar, hiç birşey olmamışçasına yola devamı gerektirmiş, gözyaşları yerine gidilen her yere elmaslar, altınlar, zebercetler saçılmıştır. Osmanlı sarayının ihtişamını anlatabilmek için o dönemin zenginliğini, dünyanın her yerinden akıp gelen parayı, malı, varlığı, ticareti her şeyin kayda geçirildiğini ve alınan topraklardaki halka tekrar hastane, okul, han hamam gibi kamu binalarına dönüştürülerek hizmete çevrildiğini, velev ki büyük hazine sahibi olmuş olan vezirler hakkındaki en ufak bir kuşkunun neticesinde, vezirin katli ve müteakıben bütün mal varlığının Osmanlı hazinesine devri gibi gerçekliklerin de farkına varmak gerekir. Yoksa şöyle kuş tüyü yastıklarda yaşamışlar, şöyle şuruplar şerbetler akan derelerde yıkanmışlar kabilinden bir ihtişam okuru tarihin aslından uzaklaştırmaya sebep olur.

Bütün bu kaygıları taşıyan bir kalemin yazacakları elbette sınırlıdır, elbette büyük bir vebalin yükünü duyar. Fakat hayal gücü denen peri, yazarın omzuna dokunduğu zaman, tarih birden canlanır. Tarihi roman yazmanın tadı da burada her halde: Geçmiş zamanları bir daha yaşamak. Hükümdarları, sultanları anlamaya çalışmak, saray yaşayışını çözmek, savaşın, barışın kıymetini bilmek. Tarihi tüm insanlık için yeniden gündeme getirmek. Bu bakımdan tarihle edebiyatın el eleliği geçmişi anlamamızı kolaylaştırır. Geçmişinden haberi olmayanın geleceği de belirsiz olur. “Kökü mâzide olan âtiyi” iyi anlamak gerekir.