Mahalle Baskısı (mı?)

59

Son zamanlarda “akıl tutulması” diye bir söz çıktı. Ben de yıllardır “idrak yoksunu” tabirini kullanıyordum. Her iki söz de belli insanların, belli durumlarını anlatmak için oldukça uygun. “Düşünme özürlü” tamlamasını da pek severim. Bir insan her üç tanımlamayı üzerinde taşırsa, o insanlarla bir konuşmadan sonuç almak mümkün olmuyor. Bir de niyetleri bozuksa, bu insanlar; kişiye pösteki saydırıyor.


Şu mantığa bakar mısınız? Ankara İlahiyat Fakültesi’nde kızlar önce derse başı açık gelirlermiş. 1988”de örtü serbest bırakılmış, kısa sürede kızların hemen hepsi başını kapatmış. Bu bir mahalle baskısıymış. Yine bir başka örnek: Bu ülkede ezan 18 sene zorunlu olarak Türkçe okutulmuş, sonra 1950’de Arapça okunabileceğine ilişkin izin çıkmış. Bunun üzerine ezan tekrar Arapça okunmaya başlanmış, şimdi her yerde ezan Arapça okunuyormuş. Bu da bir mahalle baskısıymış.


Anlayış dergisinin bu ayki sayısında hayal mahsulü bir öykücük okudum: “Züğürkiye isimli bir ülke varmış. Züğürkiye’nin despot mu despot, deli mi deli kralı bir kanun koymuş: ‘Ayakkabıların ayağa giyilmesi yasak; ellere giyilmesi ise serbest olacak. Yolda sokakta ayağına ayakkabı giyenler toparlanıp zindanlara atılacak; ellerine giyenler de değişik şekillerde ödüllendirilecek.’ Aradan yirmi yıl geçmiş. Bizim despot kral ölmüş. Yerine gelen yeni kral ayakkabıların artık, ellerin yanı sıra, ayaklara da giyilebileceğini ferman buyurmuş.” Neticeyi tahmin edersiniz herhalde. Aradan yirmi yıl da geçse, ele ayakkabı giymek serbest de olsa, istisnasız aklı başında herkes ayakkabıyı eline değil, ayağına giyecektir. İşin doğası, bunu gerektiriyor. Mahalle baskısı fobisiyle, eşyanın doğasına uygun olması gereğine karşı çıkanların, özgürlüklerin kazanılması yerine gasp edilmesini savunanların mantığı bu öykücüğe ne kadar denk düşüyor?


Halit Ziya’nın: “Hayat tekâmül ve inkılâptan ibarettir.” sözünü sık kullanırım. İnsan yaşamı süresinde olgunlaşır ve değişir. Bunda etkili olan önce aile, sonra çevredir. “Mahalle” ile kastedilen çevre ise ben bundan hiç gocunmam. Sosyolojide buna “içtima-i murakabe” yani “sosyal kontrol” denir. İnsanların, kendi dünya görüşlerine göre birbirlerini etkilemesi ve denetlemesi doğaldır. Ancak bu ülkede, ben “parti baskısı”, “devlet baskısı”, “medya baskısı”, “YÖK baskısı” vb. adlar altında pek çok baskı türlerine şahit oldum. Bunların baskısına maruz kalanların hiçbiri de bu baskıdan hoşnut değillerdi. İnsanlar birbirlerine düşman edildi, memleketinden kaçırıldı ve soğutuldu, maddi zarara uğratıldı, haklarından yoksun bırakıldı, psikolojik bunalıma itildi. Yine bu baskılar insanlarda özgüven eksikliği, ümit kırılması, yarın endişesi oluşturdu. Bunlar görmezlikten, bilmezlikten gelinerek hayali senaryolar ile temel insan hakkı olan ve inanca dayalı özgürlüklere karşı çıkılması tam anlamıyla “akıl tutulması”dır, “idrak yoksunluğu”dur, “zekâ özürlülüğü”dür. Bunların hiçbir değilse, despotizmdir.


Yardım etmeyenler üzerinde baskı oluşturuyor diye yardımseverlik, takım tutmayanlar üzülmesin diye taraftarlık, okumayanların üzerinde aşağılık duygusu oluşmasın diye kitap okumak, yapmayanlar hayıflanmasın diye spor yapmak, bilmeyenler mahcubiyet duymasın diye yabancı dil öğrenmek, çirkinleri komplekse düşmesin diye güzel olmak ya da güzelleşmek bu nedenle makyaj yapmak, teknolojiden uzak insanlar eziklik duymasın diye bilgisayar kullanımını öğrenmek, cahillerin de haklarını korumak amacıyla çok şey bilmek yasaklansın demenin, “mahalle baskısı” gerekçesiyle temel haklara karşı çıkmadan ne farkı var? Bu iddiaları kanıtlamak amacıyla sağdan soldan tutarsız örnekler bulmak, geçmişten deliller getirmek tam bir garabet örneği. Bu insanlar ya mantıktan ya sosyoloji bilgisinden yoksun. Her toplumun kendine göre dinamikleri vardır. Sosyolojide hiçbir zaman iki kere iki dört değildir.


İçeriden ve dışarıdan kuşatılıyoruz. Dünyanın gidişatını iyi okumak lazım. Akıntıya kürek çekmek, rüzgârı görmezden gelmek, karanlıklara küfretmek değil yapmamız gereken. İt dalaşına gerek yok. Getirdiği yemle yavrusunu besleyen kuş olmak çok güzel. Newton ne güzel demiş: “İnsanlar köprü olacakları yerde duvar ördükleri için yalnız kalırlar.”