Gecenin ilerleyen saatleriydi. Dışarıdan gelen bir ses… İsmimle çağrıldığımı duydum. Önce tereddüt ettim. Sonra balkona çıkıp karanlıkta seslenen adama, “Kimsiniz, kimi aradınız?” diye sordum. Bahçe tarafındaki komşumuzmuş.
Meğer yan sokakta, bir delikanlının arabası kuma saplanmış, bütün uğraşlara rağmen çıkarılamamış. Adı Muhammet’miş. Yanlarına gittim. Önce akıl verdim, sonra elimden geldiğince aracı iterek yardım ettim. Fakat araç öylesine kuma gömülmüştü ki artık insan gücüyle çıkması mümkün görünmüyordu.
Etrafta meraklı bir kalabalık vardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Muhammet ise paniklemişti: “Ben şimdi babama ne diyeceğim?” diyordu. Bir taraftan da “Beni buradan kurtarırsan ne istersen sana vereceğim.” diye sözler veriyordu bana.
Ben çözüm ararken kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geriye iki genç erkek, bir kız, iki komşumuz ve ben kaldık. Elinde sigarayla kenarda bekleyen, mini etekli kızın bu iki erkekle birlikteliği beni rahatsız etmişti. Gençlerin kim olduklarını, aralarındaki ilişkinin ne olduğunu sordum. Önce “Arkadaşız”, sonra “Kardeşiz” diye verdikleri cevaplar bana inandırıcı gelmedi. Onlara bir eğitimci hassasiyetiyle, “Yanlış bir yoldaysanız sizi asla affetmem.” dedim. Yanlış bir iş içinde olmadıklarına dair yemin ettiler.
Benim için mesele artık onların özel hayatı değil, karşı karşıya bulunduğumuz ahlâkî sorumluluktu: Zor durumdaki insana yardım etmek insani ve ahlaki vazifeydi.
Arabamdan çekme halatını aldım. Aracına bağladık. Fakat halat kısa çıktı. Gece vakti başka bir komşumu rahatsız ettim. Ondan hem uzun bir halat hem de mümkünse aracını getirmesini rica ettim. Sağ olsun, beni kırmadı.
Önce iki halatı, sonra araçları birbirine bağladık. Hep birlikte uğraştık ve nihayet kuma gömülen araba kurtuldu.
Muhammet ve arkadaşının yüzündeki sevinci bugün bile hatırlıyorum.
Halattaki düğümü çözemediler. Muhammet, giderken “Abi, yarın sana bundan daha iyisini, on metre halat getireceğim.” dedi. Ben de inandım, ona halatın benim için önemli olduğunu, zaman zaman kuma saplanan araçları kurtarmakta kullandığımı söyledim.
Aradan on gün geçti.
Halat hâlâ gelmedi.
İşte benim asıl sınavım burada başladı.
Beni üzen, on metrelik bir halatın gelmemesi değildi. Beni üzen, iyilik yapma duygumun zedelenmeye başlamasıydı. İnsan bir defa karşılıksız yardım eder, ikinci defa eder; yaptığı iyiliğin karşılığında verilen küçücük bir söz bile tutulmayınca insanın içinde şu tehlikeli düşünce belirir: “Bir daha kimseye yardım etmeyeceğim.”
İşte ahlâk eğitimi tam burada başlıyor.
Çünkü iyilik, karşılığını insanlardan almak için yapılırsa ticarete dönüşür. Oysa Kur’an, “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın” buyuruyor. (Mâide, 5/2) Yine Allah, verilen sözlerin ve yapılan anlaşmaların yerine getirilmesini emrediyor. (Nahl, 16/91; İsrâ, 17/34)
İyilik yaparak ahlaki sorumluluğumu yerine getirdim, bakalım Muhammet verdiği sözü ne zaman yerine getirecek? Vefa ve güvenilirlik, kuvvetli insani değerlerdir.
Bir insanın karakteri, yalnızca büyük meselelerde verdiği kararlarda değil, kimsenin önemsemeyeceğini düşündüğü küçük sözlerde de ortaya çıkar. Güven, büyük yeminlerle değil, küçük sözlerin tutulmasıyla inşa edilir.
Bu olay, bana şunu öğretti: Bazen insanın arabası kuma saplanır; bazen de insanın vicdanı, öfkeye ve hayal kırıklığına saplanır. Birincisini çıkarmak için halat gerekir. İkincisini çıkarmak için ise sabır, ahlâk ve doğruluk gerekir. Nerede kaybetmiştik?
Ben yine iyilik yapmalıyım.
Çünkü iyiliğin gerçek muhatabı yardım ettiğimiz insan değil, Allah’tır.
Çocuklarımıza ve gençlerimize sadece “iyi olun” demek yetmez. Onlara, iyiliklerinin karşılığını her zaman göremeyeceklerini de öğretmeliyiz. Söz vermenin, sözünde durmanın, emanete sahip çıkmanın ve yapılan iyiliği unutmamanın ahlâkını da kazandırmalıyız. Kötülük de iyilik de bulaşıcıdır, bağımlılık yapar. Tarafımız, her şeye rağmen iyilerden yana olmalı.
Bir insanı kumdan çıkaran halatın kendisi değil, başka bir insanın el uzatma iradesidir, bu irade de gücünü iyilik duygusundan alır.
Ve o el, karşılık beklemeden uzandığında gerçekten değerlidir.
Kur’an’ın, “Ahde vefa gösterin; çünkü ahit sorumluluk doğurur” anlamındaki uyarısı (İsrâ, 17/34) bu olayın tam merkezine oturur. Hz. Peygamber de münafığın alametlerinden birini “söz verdiği zaman sözünde durmaması” olarak bildirir.
Toplum bir günde çürümez. Büyük ahlâkî çöküşler, küçük sözlerin önemsenmemesiyle başlar.
“Nasıl olsa bir halat”, “Nasıl olsa küçük bir söz”, “Nasıl olsa kimseye zararı yok” diye başlayan gevşemeler zamanla emanete, komşuluğa, ticarete, aileye, dostluğa ve nihayet kamu hayatına sirayet eder.
Kötülük bazen doğrudan kötülük yaparak değil, iyilik yapan insanı iyilik yapmaktan soğutarak kazanır.
“Ben neden uğraşıyorum? İnsanlara iyilik yapıyorum ama karşılığında gördüğüm şey vefasızlık.” diye düşünmek de insan fıtratının gereği.
İşte toplumsal yozlaşmanın en tehlikeli sonucu bu: İnsanların kötülük yapması kadar, iyi insanların iyilik yapmaktan vazgeçmesi.
Bir toplumda kötülerin sayısından daha tehlikeli olan, iyilerin yorulmasıdır. Çünkü toplumun ahlâkî dokusunu ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değildir. Güven, vefa, mahremiyet, edep, sözünde durma, komşuluk ve karşılıksız iyilik gibi görünmeyen bağlardır.
Hz. Peygamber’in, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” hadisi, çok anlamlıdır.
“Ben o gece gençlerin ne yaptığını kesin olarak bilmiyorum. Bildiğim şey, toplumumuzda gençlerin birbirlerine, ailelerine ve topluma karşı sorumluluk duygusunu yeniden konuşmamız gerektiğidir. Çünkü ahlâk, yalnızca başkasının ayıbını görmek değil; kendi davranışımızın başkasında oluşturduğu güveni korumaktır.”
“Gençlik nereye gidiyor?” diye haykıranlar haksız mı? Vebalden kimse kaçamaz. Kına yakanları, görevlerini başardıkları için tebrik (!) edebiliriz.
Etkin ve yetkin kişiler başlarını kuma gömmesinler: Halat yoksa, araçlar battığı kumda kalacaktır.


