Öğrenci hocasına sorar:
“Hocam, ‘hakikat’ sözcüğünü dilimizden çıkarsak, yerine ‘gerçek’ kelimesini koysak ne kaybederiz?”
Hoca tebessüm eder, kısa ama derin bir cevap verir: “Evladım, hakikati kaybederiz.”
Öğretmenin zekice verdiği cevap karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil.
İlk bakışta “tevriye” sanatına güzel bir örnek ve bir kelime oyunu gibi görünen bu cevap, aslında plaza diliyle iletişim kuran ve dijital esaretinin farkına varamayan günümüz gençlerinin en büyük buhranlarından birine işaret eder. Çünkü insan bazen bir kelimeyi kaybettiğini zannederken, aslında o kelimenin taşıdığı dünyayı kaybetmektedir.
Türdeşlerimizle ve eşya ile ilişkilerimize bir de bu açıdan bakmamız lazım:
Her şeyin sadeleştirilmesi, kısaltılması ve kolaylaştırılması gerektiği düşünülüyor. Dil de bu değişimden nasibini alıyor. Bazı kelimeler eski bulunduğu için terk ediliyor, bazıları ise yerine konulan yeni sözcüklerle aynı anlamı taşıdığı varsayılarak unutuluyor. Oysa dil yalnızca iletişim aracı değildir. Dil, bir milletin hafızasıdır. Kelimeler ise o hafızanın taşıyıcılarıdır.
“Gerçek” ve “hakikat” kelimeleri buna güzel bir örnektir.
Gerçek; çoğu zaman görünen, ölçülen, tespit edilen şeydir. Müşahhastır, somuttur. Bir olayın meydana gelmiş olması bir gerçektir. Yağmurun yağması, güneşin doğması, bir savaşın yaşanması gerçektir. Beş duyuyla algılanır, deneyseldir. Batı’daki “realizm” akımı, bizde “gerçekçilik” diye ifade edilir. Fakat hakikat, bu görünenin arkasındaki manayı da içine alır. Hakikat, yalnızca olanı değil, olanın nedenini, amacını, anlamını ve insanla ilişkisini de sorgular. İnsan veya eşya hakikati ile gerçeği aynı şey değildir. Varlık nedenimiz, “hakikat” kelimesiyle dillendirilirken biyolojik, fiziki belki de kısmen psikolojik yönümüz “gerçek” kelimesiyle anlatılmalıdır.
Bugün bilgi çağında yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahibiz. Telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda, kütüphanelerimizde sayısız veri bulunuyor. Ancak bu bilgi bolluğuna rağmen insanların huzuru, mutluluğu ve anlam arayışı konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığını görüyorum. Çünkü bilgi arttı ama hikmet aynı ölçüde artmadı, hakikatten uzaklaşıldı. Bilim dalları gerçeklerin sayısını artırdı, lakin hakikatin kutbunu kaybetti.
Bir insanın kaç yaşında olduğu gerçektir. Hayatını neye adadığı ise hakikatle ilgilidir. Muhabbet, vefa, merhamet, vicdan, bağışlama … birer hakikattir.
Bir ağacın boyunu ölçebilirsiniz; bu gerçektir. O ağacın insana sabrı, kök salmayı ve direnç göstermeyi öğretmesi ise hakikattir. Eşyanın hakikati, insanoğluna verdiği derstir, irfandır.
Modern dünya, çoğu zaman bizi gerçeklerle meşgul ediyor. Sürekli rakamlar görüyoruz. İstatistikler okuyoruz. Veriler topluyoruz. Ölçüyor, biçiyor, karşılaştırıyoruz. Fakat insan ruhu yalnızca verilerle yaşayamaz. İnsan, anlam arayan bir varlıktır. Anlam ise hakikatin kapısından içeri girer.
Belki de bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde bu ayrımı unutmuş olmamız yatıyor. Teknoloji gelişti, binalar yükseldi, araçlar hızlandı; ama yalnızlık, güvensizlik arttı, insanlar birbirini anlamakta zorlanmaya başladı. Çünkü gerçeklere yatırım yaptık; hakikati ise ihmal ettik.
Hakikat, insanı kendisiyle yüzleştirir. Ona sadece “Ne biliyorsun?” diye sormaz; “Nasıl yaşıyorsun?”, “Neye inanıyorsun?”, “Ne uğruna mücadele ediyorsun?” sorularını da yöneltir.
Bu yüzden hakikat kelimesinin kaybolması yalnızca bir sözcüğün kaybı değildir. Bir bakış açısının, bir düşünme biçiminin ve bir medeniyet tasavvurunun kaybıdır.
Kelimeler, ev gibidir. İçlerinde asırların birikimi yaşar. Bir kelimeyi attığınızda yalnızca birkaç harfi değil, o harflerin taşıdığı anlam katmanlarını da kapının dışına bırakmış olursunuz.
“Hakikat” yerine “gerçek” desek ne kaybederiz?” sorusuna verilen cevap son derece nükteli ve vecizdir: “Hakikati kaybederiz.”
Eski kültürümüzden kopma refleksi adına eş anlamlısı diye uydurulan kelimelerin hemen hiçbirinin, tarihi süreç içinde organikleşen kelimelerin anlamlarını karşılaması mümkün değildir: Medeniyet/uygarlık, talebe/öğrenci, muhabbet/sevgi, tecrübe/deneyim, mektep/okul, irfan/kültür, şuur/bilinç, hürriyet/özgürlük, hayat/yaşam, gibi … Kendisiyle değer bulup varlığımızı gerektiğinde armağan ettiğimiz sevgilimiz için kullandığımız “hayatım” kelimesi yerine “yaşamım” demek, bana oldukça iğreti, sevimsiz, çirkin gelmektedir.
Dilciler arasında genel kabul gören görüş şudur: Her eski kelime, yerine gelen yeni kelimeyle bire bir karşılanamaz. Çünkü kelimeler yalnızca sözlük anlamı taşımaz; tarih, kültür, edebiyat ve medeniyet birikimini de taşır.
Bir insan “bilgili” olabilir; ama “irfan sahibi” olmak çok daha farklı bir mertebeyi anlatır. Kelime değiştiğinde sadece ses değil, bazen bir medeniyet tasavvuru da değişmiş olur.
Kelimeler, farklı ufuklara açılan farklı pencerelerdir. Dilin zenginliği düşüncenin zenginliğidir. Düşüncenin zenginliği ise insanın dünyayı anlama kapasitesidir. Hakikati arayan toplumlar yalnızca bilgi sahibi olmazlar; aynı zamanda bilgelik de üretirler.
Hepimizin yeniden sorması gereken soru, şudur: “Gerçek”i öğrenmek için büyük çaba harcıyoruz. Peki, “hakikat”i aramak için ne kadar emek veriyoruz?


