Ermeni Meselesi ve Soykırım

49

(Söz Sırası Gençlerde – 10 Haziran 2006)

Saygıdeğer Büyüklerim, Değerli Aydınlar Ocağı Üyeleri ve Sevgili Misafirler,

Bugün huzurlarınızda, “Ermeni Meselesi”ni dünyaya kimin, nasıl aksettirdiği, bunun karşısındaki Türk tezlerini, bu tezleri destekleyen yerli ve yabancı akademisyenlerin görüşlerinin temel alındığı bilgi ve belgeleri sunmaya çalışacağım.

Benim bunları sunmakta amacım; yapılan haksızlığı gözler önüne serip, milliyetçi bir propaganda yapmak değil, sadece salt gerçekleri dile getirip, Dünya kamuoyunun neden farklı sonuçlara ulaştığının sebepleri irdelemek.

Sözlerime Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü hatırlatarak başlamak istiyorum: “ Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sâdık kalmazsa değişmeyen hakîkât, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. ” diyor.

Öncelikle tarih sahnesindeki “millet” kavramını genel bir incelemeye alalım. Tarih boyunca milletler 2 şekilde oluşum gösterirler. Birinci tip millet, varlığını “devletleşme” şeklinde devam ettirmek ister ve devletleşinceye kadar elinden geleni yapar. İkinci tip milletlerde; “devletleşme” önemli değil, dağınık olmalarına rağmen, aralarındaki kültürel bağların devamına önem verirler. İşte Ermeniler bu ikinci tip milletlere iyi bir örnektir. Eğer gerçekten “devletleşme” yönünde bir millet bilinçleri olsaydı, bağımsızlıklarını zorla kabul ettirinceye kadar savaşırlardı. Tam aksine Ermeniler, 800 yıl boyunca kendilerine, dinlerini rahatça yaşamalarına, devlet yapısı içerisinde yüksek mevkîlere gelmelerine, ticaret hayatında neredeyse tekel sağlamalarına izin veren bir sistemden hiç şikâyet etmeden, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı egemenliğini kabul etmişlerdir.

Şimdi kısaca 1915 öncesi Türk-Ermeni İlişkilerine bir göz atalım.

1915 ÖNCESİ TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİ

Osmanlıların Ermenilerle ilk temasları, Ermeni azınlıklı Bizans şehri Bursa’nın 1326’da alınmasıyla olmuştur. Daha sonra, başka Ermeniler yeni şehirlerin de fethiyle Osmanlı hakimiyeti altına girdiler.

Tarihteki ilk Hıristiyanlar milletlerden olan Ermeniler, diğer Hıristiyan dünyasından farklı olarak, “monofizit” diye tabir edilen, Hz. İsa’nın doğasını yarı-Tanrı, yarı insan diye ikiye ayırmak yerine tek kabul eden bir millettir. Bu yüzden Hıristiyan dünyası, Ermenileri 451 senesinde toplanan Kalsedon Konseyi’nde alınan kararla aforoz etmişlerdir. Onları resmen ilk tanıyan da 1461’de Fatih Sultan Mehmet Han’dır. Bu tarihten itibaren Ermeniler Müslüman-Türk toplumu ile uyum içerisinde yaşamışlardır. Öyle ki; Müslüman olmayan Osmanlı uyrukları içinde “Sadık Millet” lakaplı Ermenilerin belki yarısı, misyoner raporlarına göre, Türkçe’yi ilk dilleri olarak kullanıyorlardı. Osmanlı İdaresi’nde 29’u sivil paşa, 22’si kabine üyesi, 33’ü milletvekili, 7’si büyükelçi, 11’i konsolos, 11’i yüksek öğretim üyesi bulunmaktaydı. 1913’te Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Gabriel Nuradungyan’dı. Daha aşağı kademelerde çok sayıda yerel yöneticiler ve yüksek rütbeli memurlar da vardı. Hatta edebiyat dünyasında bile 30’u aşkın Ermeni tasavvuf şairi olduğu biliniyor. Dahası Mustafa Kemal’e “ATATÜRK” soyadının verilmesini teklif eden kişinin, Türk Dil Kurumu (TDK) başuzmanlığına getirilmiş Agop Martayan Dilaçar adlı bir Ermeni vatandaşımız olduğunu, Yrd. Doç. Dr. Cafer Ulu doktora tezinde belirtiyor.

1915 öncesi durum böyle. Gelelim 1915 ve Sonrasına…

ERMENİ MESELESİ’NİN TEMELLERİ VE TEHCİR KARARI (1915 SONRASI)

Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin hiçbir yerinde, özerk bir Ermeni Devleti kurulmasına imkân verecek kadar bir çoğunluğa sahip değildi. Ancak, Avrupa’da yayılan milliyetçilik dalgası, daha sonra Rus, İngiliz, ve Fransız kışkırtmaları, Ermenileri bağımsız bir devlet hayali ile harekete geçirdi. Sadece Ermeniler istedi diye Müslüman nüfus da memleketlerini terk etmeyeceğinden, Müslüman nüfusu ortadan kaldırmak suretiyle, Ermeni çoğunluğu sağlamaktan başka seçenek görmüyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf devletlerinin yanında yer almış, güçlerini Rusya’nın emrine vererek, gönüllü alayları kurmuşlardır. Taşnak Komitesi ise yandaşlarına verdiği talimatlarla, “Rus ordularının sınırı geçtiğinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde isyanlar çıkarmalarını istemiştir. Böylece iki ateş arasında kalacak olan Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde, Ermeni askerler silahlarıyla birlikte kıtalarını terkedecek ve çeteler kurup Ruslarla birleşecekti”. Hatta Osmanlı meclisinde Van mebusluğu yapan Papazyan bir bildiri yayınlayarak; “Kafkasya’da gönüllü Ermeni alaylarının hazır bulundurulmasını, bunların Rus ordusunun öncüleri olarak Ermeniler’in yaşadıkları bölgelerdeki kilit noktaları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyecek Ermeni alayları ile hemen birleşilmesini” istemiştir.

Bütün bu emirler yerine getirilmiş, Rus kuvvetlerinin Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş gönüllü alayları öncülüğünde, Doğu’da Osmanlı topraklarına girildiği anda, Osmanlı ordularındaki Ermeniler silahlarıyla firar ederek Rus kuvvetlerine katılmışlar ya da çeteler kurmuşlardır. Yıllarca misyoner okullarda ve kiliselerinde sakladıkları silahları ortaya çıkarmış, askerlik şubelerini basarak yeni silahlar ele geçirmişlerdir.

Rus kuvvetleriyle birlikte sınırı ilk geçen Ermeni birliklerinin başında Armen Garo lâkabıyla tanınan eski Osmanlı Erzurum mebusu Karekin Pastırmacıyan bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan Hamparsum Boyacıyan Ermeni çetelerinin başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmıştır. Van ve çevresiyle daha sonra Adana ve dolaylarında Ermeni zulmü o biçimlere bürünmüştür ki, onlarla işbirliği yapan Rus ve Fransız subayları bile onları durdurma yollarını aramışlardır. Özellikle 11 Nisan’da, Van şehrindeki Müslüman-Türk mahallelerini ateş altına almışlar, öldüremediklerini de kaçmaya zorlamışlardır.

Rus Çarı II. Nikola, Van’daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915’de bir telgraf göndererek “Rusya’ya yaptıkları hizmetlerden ötürü teşekkür etmiştir”. ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında “Van’da yalnızca 1.500 Türk’ün kaldığını iftiharla bildirmiştir”.

Nisan ayının sonlarına doğru, Van ayaklanmaları neticesinde Osmanlı Ordusu Erzurum’a doğru çekilmek zorunda kaldı. Bunun üzerine; Başkumandan Vekili Enver Paşa, İçişleri Bakanı Talât Paşa’ya 2 Mayıs 1915 tarihinde şunları yazmıştır: Van gölünün etrafında bulunan Ermeniler, alarm halindeler ve ayaklanmayı uzatmak niyetindeler. Benim amacım, Ermenilerin buralardan çıkararak isyan yuvasının dağıtmaktır. 3. Ordu komutanlığının bana verdiği bilgiye göre; Ruslar 20 Nisan 1915’te topraklarındaki Müslümanları sefil ve perişan bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda belirttiğim amacı gerçekleştirmek için, ya bu Ermenileri ve ailelerini Rus sınırı içine göndermek, yahut Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir. Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesini ve uygulanmasını rica ederim. Bir mahzur yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim.

İşte “Tehcir” diye bilinen olayın, yani Ermenilerin yerlerinin değiştirileceğinin ilk işareti bu mektupta görülmektedir. Ermeniler, bu ayaklanmaları, Osmanlı’nın tehcir kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak görmektedirler. Fakat şurası bir gerçek ki, “bu ayaklanmalar tehcir kararının değil, tehcir kararı bu isyanların sonucudur”.

Yine bizzat Karekin Pastırmacıyan’ın – ki Osmanlı Ordusundaki Ermeni askerleri Rus tarafına geçiren kişidir – “Anadolu’yu Şarki Şimendifer Meselesi” adlı kitabında, Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni’nin kendi isteğiyle Türkiye’yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır.

Aslına bakarsanız, Tehcir fikrinin ortaya çıkışındaki en etkili faktör, görüldüğü üzere Rusların, topraklarındaki Müslümanları Osmanlı tarafına geçirmesi ve Osmanlı toprağındaki Ermenileri de kendi tarafına alması idi. Kaldı ki; 20 Nisan’dan 30 Mayıs’a kadar geçen sürede Ermeni çeteler boş durmamış, Müslüman Türk halkı katletmişlerdir. Bu gelişmeler üzerine, bölgedeki Ermeni nüfusun tehcirinden başka seçenek kalmamıştır.

Bu kararda Katolik ve Protestan Ermenilerin bir kısmı, memurların bir kısmı, askerlik yapanlar, orduda subay ve doktor olarak çalışanlar, yapı ve tütün işçileri, Osmanlı Bankası memurları ve yabancı konsoloslukta çalışanlar, hasta ve muhtaç durumdaki Ermeni vatandaşları tehcir dışı bırakıldı. Zira, “Tehcir Kanunu”na tâbi tutulan Ermeniler; Rus, Fransız ve İngiliz işgal güçleri ve Amerikan misyonerlerle işbirliği yapıp, Müslüman-Türk halkı katleden Ermenilerdir.

Tehcirin tek bir amacı vardı: Müslüman-Türk halkının ve sınırın güvenliğini sağlamak. Buna ek olarak, Ermenilerin tehcir esnasında can ve mal güvenliğinin sağlanması, yeme-içme giderlerinin karşılanması, eski durumlarına uygun emlâk ve arazi verilmesi, geride kalan mallarının satılıp, elde edilen gelirin Calsse D’Epargne adındaki bir finans kurumuna aktarılması öngörülmüştür.

Burada Ermenilerin yaptıkları katliamları teker teker anlatmayacağım. Fakat özetle anlatmam gerekirse; Amerikalı tarihçi Stanford Shaw bir yazısında şöyle diyor: 1914’te Trabzon, Erzincan, Erzurum, Van ve Bitlis gibi beş eyaletin toplam Türk nüfusu 3.300.000 iken, savaş sonrasında 1920’de bu sayı 600.000 göçmene düşmüştür.

Bu gerçekler bu kadar açık iken;

ERMENİ MESELESİ BİZİM İÇİN NEDEN BU KADAR İÇİNDEN ÇIKILMAZ HALE GELDİ?

Öncelikle; “Ermeni Meselesi”nin dünyada farklı algılanmasının en büyük sebebi; “sözde” soykırımı destekleyen sahte belgelerin tehcir sırasında veya hemen sonrasında, dünyanın hemen hemen her köşesine dağıtılmış olmasıdır.

Öte yandan, Osmanlı’da bu yayınlardan kimsenin haberi dahi olamazdı. Zira, sebepler ortadadır; 9 cephede birden savaştığı I. Dünya Savaşı ve ondan hemen sonra gelen Kurtuluş Mücadelesi yılları… Yani Osmanlı o zamanlar can derdindeydi. Ayrıca itiraf etmek gerekir ki; biz de millet olarak yıllarca haklılığımızın verdiği sükûnetle yaşadık. Haksız da sayılmazdık. Bakın 1916 yılında İngiltere’de yayınlanan bir raporda, dürüst, tarafsız bir İngiliz gözlemci şunları yazıyordu: “Türkler hiçbir zaman kendi durumunu açıklamaya tenezzül etmez. Oysa, Diaspora Ermenileri ‘bir yalana 24 saat verin, onu ortadan kaldırmak için 100 yıl gerekecektir’ diyen eski bir doğu atasözünü tam anlamıyla değerlendirerek, ölenlerin sayısını sürekli olarak abartmak suretiyle, kamuoyunu korkutmuşlardır.”

Türklere karşı Avrupa kamuoyunda oluşmuş ve halen süregelen bu kinin ve önyargının temelleri hakkında birkaç örnek vermek istiyorum: I. Dünya Savaşı döneminde bir yarı resmî Fransız broşüründe “Alman askerlerinin küçük çocukları ateşte kızartıp, daha sonra yemek üzere kasaturalarına geçirdiklerinin anlatılıyordu. Ve kamuoyu da bu gibi şeylere inanıyordu.

Türk’e duyulan kinin ifadesi olarak; 1945 Fransa’sında, L. Genet tarafından yazılmış, Ortaokullarda okutulan resmî el kitabı “Çağdaş Tarih”’ten bir alıntı: “İngiltere’deki Gladstone Hükümeti Ermenileri korumak istemiş gibi davranınca, Sultan Abdülhamit reformları ilân eder. Gerçekte o, katliamları hazırlamaktadır. 1894’ten 1896’ya kadar arka arkaya üç katliam gerçekleştirilir. Bu bunalım 250.000 kişinin canını almıştır”. Ortaokul öğrencisi Fransız çocuklarının öğrendiği Türk tarihi buydu.

Türklere karşı bu çeşit bir önyargıyı en iyi şekilde kullanan Diasporacı Ermeniler kütüphaneler dolusu çarpıtılmış, uydurulmuş sahte belgeleri aleyhimize kullanıp, yalan yanlış iddialarla bir kamuoyu oluşturdular. Ancak 1973 yılında iki Türk yazar Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, ilk olarak Aram Andonyan isimli bir Osmanlı Ermeni’sinin ileri sürdüğü sözde belgelerin biri ikisi değil, hepsinin geçersiz olduğunu kanıtladılar. Daha sonra sahte belgeler konusuna değineceğiz.

Şimdi bu iddialardan bazılarını açıklayalım:

ERMENİ DİASPORASI’NIN İDDİALARI

1- Yaşanan Bir Soykırımdı ve Soykırım Planlı Gerçekleştirildi.

Önce, BM’in soykırım tanımına göre, iddiayı gözden geçirelim. BM’in tanımına göre Soykırım; “Bir insan topluluğunu, başka herhangi bir nedenle değil, sırf ırk, soy, etnik köken ya da din farkı sebebiyle yok etmek” demektir. Buna karşılık tehcir ise; bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek” mânâsını taşır. Ve “Tehcir Kanunu” aslında “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun”dur. Buna göre, başta sebeplerini anlattığım gibi, hadisenin bir tehcir olduğu açıktır. Buna dünyadan da örnekler verebiliriz.

Örnek: Tehcir ile ilgili olarak ABD’nin, 2. Dünya Savaşı’nda Pearl Harbour baskınından birkaç ay sonra, kendi vatandaşı Japon asıllı 120 bin kişiyi zorunlu göçe tabi tutmuştur. Bu zorunlu göçe uymak istemeyen ve ABD mahkemelerine müracaat eden Japon asıllı bir ABD vatandaşına mahkemenin verdiği cevap çok çarpıcıdır: “Mahkeme ulusun birliği, bütünlüğü ve güvenliği tehdit altında olursa devlet şüphe duyduğu vatandaşlarına bu yaptırımı uygular” demiştir. Dolayısıyla Türkiye tezlerinde tarihi ve hukuki olarak haklıdır.

Veyahut hadiseyi tekrardan Osmanlı sınırları dahiline sokup, başka bir örnekle açıklayabiliriz.

Örnek: Eğer Osmanlı Hükümeti, Ermeni Diasporası yanlılarının dediği gibi bir “soykırım” gerçekleştirmiş olsaydı, 1917’de Yunanistan Osmanlı’ya savaş açtığında, topraklarındaki Rum vatandaşlarını da soykırıma tâbî tutmaz mıydı veya en azından onları da “tehcir”e tâbî tutmaz mıydı? Rumların yer değiştirmemelerinin sebebi, Osmanlı Hükümeti’ne karşı ayaklanmamış olmamalarıdır.

Diaspora Ermenileri’nin kendilerince destek buldukları başka bir olay da, Sözde soykırımlarını, Halacaust’a, yani Yahudi Soykırımına benzetmeye çalışmalarıdır.

Yahudi Soykırımıyla Sözde Ermeni Soykırımı Arasındaki Temel Farkları ele alalım:

Alman Yahudileri, Nazi rejimi öncesinde ya da bu rejim sırasında hiçbir biçimde ayaklanmış ya da devlet otoritesine karşı gelmiş değildir. Aynı biçimde Yahudiler, diğer Alman yurttaşlarına da silahlı saldırı yapmamıştır. Öte yandan Osmanlı Ermenileri ise, Alman Yahudilerinden farklı olarak, sadece I. Dünya Savaşı başlangıcında değil, ondan çok önce, daha 1890’lı yıllarda silahlı örgütler kurarak Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanma girişimlerinde bulunmuşlardır.

Alman Nazi yönetimi, Yahudileri, sırf “Yahudi” oldukları için, yani Alman ırkından olmadıkları, başka bir ırktan ve başka bir dinden oldukları için yoketme kararı almıştır. Osmanlı hükümeti ise, “soykırım” değil, “tehcir” kararı almıştır. Hükümeti ve Osmanlı ordusunu buna zorlayanlar yine Ermenilerdir.

Alman Nazi yönetimi, bu yoketme kararını yıllarca, sistemli olarak ve yalnızca Almanya’daki Yahudiler için değil, Almanya’nın işgal ettiği diğer ülkelerdeki Yahudiler için de uygulamıştır. Osmanlı Hükümeti ise; Tehcir kararını Türk Müslüman halkı ve sınırları korumak için almıştır. Sınırları dışındaki meselâ Rusya’daki Ermenilere yönelik bir saldırı girişiminde bulunmamıştır. Ayrıca Tehcir kararı ayaklanmaya katılan ve yardım edenler ve aileleri için uygulanmaya konmuştur.

2- Talât Paşa Soykırım Emri Verdi.

1920’de Aram Andonyan adında bir Osmanlı “tehcir” Ermeni’si, 1915’de ve 1916 yılı başlarında, Talât Paşa ve resmî çevresinin soykırım emri verdiklerini “sözde” kanıtlarla belgelemekteydi. Bu kitabın Londra’da İngilizce’si, Paris’te Fransızca’sı ve Boston’da Ermenice’si basıldı.

Aram Andonyan bu belgeleri, Naim Bey adında düşük rütbeli bir Osmanlı memurundan almıştı. Yapılan araştırmalarda Naim Bey diye birinin tayinine ilişkin herhangi bir kayıt bulunamadı. Telgrafların altında Halep Valisi Mustafa Abdülhalik Bey’in imzası görünüyor, fakat Mustafa Abdülhalik Bey de o dönemde Halep Valisi değildi. Ayrıca imzanın kötü bir taklit olduğu hemen anlaşılıyor, belgelerin başında yer alan “besmele” hem eksik, hem de çok kötü bir imlâ ile yazılmış olduğu tespit edilmişti. Belgelerin Fransızca’sında Ermeni ölü sayısı 95.000 iken, İngilizce’sinde bu rakam 100.000 yazmaktaydı. Ayrıca Andonyan’ın bu “sözde” belgelerde şifreleme sistemi olarak, iki rakamlı kümeleri kullanmış, oysaki o tarihlerde Osmanlı iki değil, üç rakamlı şifre kümeleri yöntemini kullanılıyordu. Bu belgelerin sahteliğini sadece Şinasi Orel ve Süreyya Yuca değil, ayrıca Hollandalı tarihçi Erik Zürcher, İngiliz tarihçi Andrew Mango da ispat etmiştir. Belgelerin asılları tuhaf bir biçimde kaybolmuş ve halâ bulunamamıştır. Dahası, Andonyan’ın isteği üzerine hazırlanan, belgelerin gerçekliğini ispat eden uzman raporu da kaybolmuştur. Kısacası Aram Andonyan hiçbir belgeyi bulamamış, 1937 yılında da ölmüştür.

Ermenileri yok etmekle suçlanan Talât Paşa, Osmanlı’ya karşı işbirliği içinde olan ABD’nin misyonerlerini ülke toprağına kabul etmiş, Türk-karşıtı propagandalar sonucu toplanan paralarla yalnız ve yalnız Ermenilere giyecek, yiyecek ve eğitim vermelerine dahi engel olmamıştır. Ki bu paraları toplayanların başında, “Sözde Ermeni Soykırımı”nda önemli bir kaynak olarak kullanılan ve sadece Ermenilerin ifadelerine dayalı “Mavi Kitap” raporunun yazarı Lord Bryce da vardır.

3- Tehcir Esnasında 1.500.000 Ermeni Öldürüldü.

Bunun en iyi değerlendirmesini, Tarihçi Prof. Justin McCarthy bir inceleme kitabında, 1914’de Osmanlı toprağındaki Ermeni nüfusunun 1.3 milyonun altında (kesin rakam 1.220.000) olduğunu yazıyor. Zira, Katolik ve Protestan Ermeniler, bazı memurlar, orduda subay ve doktor olarak çalışanlar, yapı ve tütün işçileri, Osmanlı Bankası memurları ve yabancı konsolosluktaki Ermeniler tehcir dışı bırakılmıştı.

Bunların bir bölümü Rusya, İran Fransa ve ABD gibi ülkelere göçtüler. Birkaç yüzbini de göç ettirildi. Bogos Nubar Paşa’ya göre de 390.000 Ermeni yerlerine vardı. Ki; Bogos Nubar Paşa, 1919’da Paris Barış Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nun başkanlığını yapmış, sınırları Afganistan’a kadar uzayacak bir Kürt Devleti’nin kurulması amacı ile, Kürt Şerif Paşa ile de görüşmelerde bulunmuştur.

Öte yandan, bazı Ermeni çevreler ölü sayısını 3.5 milyon, 2 milyon, 1 milyon, 800.000 ya da 600.000 gösteriyor. Prof. Dr. Türkkaya Ataöv bu bir hatırasında şöyle diyor: “Fransa’da basılan “La Liberation” gazetesinin yazarı V. Brocard 1984-85’de yayınladığı üç yazıya, sırayla kendiliğinden 500.000 Ermeni ölü daha eklemişti. Paris’te Adalet Sarayı’nda bu üç yazısını ona gösterdiğimde, yalnızca omuzlarını silkmekle yetindi.”

Amerikalı Tarihçi Heath W. Lowry, “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’nün Perde Arkası” adlı kitaba şu satırlara yer veriyor: Nitekim o sırada Amerika Büyükelçisi bulunan Morgenthau da günlüğünde Ermeni Protestanlarının vekili olan Zenop Bezciyan’la olan görüşmesinde Bezciyan’ın ifadelerinden hayrete düştüğünü belirtiyor. Bu görüşmesiyle ilgili olarak Morgehthau şöyle demektedir:

“Ermeni Protestanlarının vekili Zenop Bezciyan uğradı. Schmavonian kendisini benimle tanıştırdı. Okul arkadaşıymışlar. (İçerilerdeki) şartlar hakkında bana çok şey anlattı. Zor’daki Ermenilerin hallerinden oldukça memnun olduklarını söylemesine şaşardım; işlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başlamışlar bile; bunlar ilk gönderilenler olup katledilmeden oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini sandığını söyledi. Kış bastırmadan onlara yardım edilmesi gerektiği hususunda ısrarlıydı.”

Bir başka Ermeni, Richard Hovannisyan’ın yazdığı raporda, ( Kafkasya’ya 345.000, Suriye’ye 140.000, Yunanistan ve Ege Adalarına 120.000, Bulgaristan’a 40.000, İran’a 50.000, Suriye dışındaki Arap ülkelerinden Lübnan’a 50.000, Ürdün’e 10.000, Mısır’a 40.000, Irak’a 25.000, Fransa ve Amerika’ya da 35.000 ) tehcir uygulaması sırasında toplam 855.000 Ermeni’nin göçe tabi olduğu anlaşılıyor. Bu 855.000 sayısı 1.220.000 olan 1914’teki toplam Ermeni nüfusundan çıkarıldığında, geriye yaklaşık 366.000 kişi kalıyor. Göçe tabi tutulmayan nüfusun ( 82.880’inin İstanbul, 60.119’unun Bursa’da, 4.548’inin Kütahya Sancağı’nda ve 20.237’sinin de Aydın viláyetinde bulunmak üzere ) 167.000 dolayında tahmin ediliyor. Göçe tabi tutulmayanların sayısı 366.000’den çıkartıldığında, geriye kayıp gözüken 200.000 kişi kalıyor. Bu sayı da Ermeni lobisinin 1,5 milyon Ermeni’nin öldüğü iddiasının ne kadar abartılı olduğunu gösteriyor.

Tehcir sırasında yaşanan ölümlerin bir diğer sebebi de, genel savaş şartlarının kötülüğüdür. Bu şartlar, en başta açlık, iklim şartları ve salgın hastalıklardır. Türk’ü ve Ermeni’yi birbirinden ayırmayan her türlü mikrop ve virüs sivil halkları da, askeri de kırmış geçirmiştir. 2.5 milyon askerden, hastanenin yolunu bulabilen 1.175.000 Osmanlı askerinin bir kısmı canlı çıkmadı.

Doğu’da cephe komutanı “Saray Damadı” Hafiz Hakkı Paşa, Alman General Goltz ve İngiliz General Maude bile kolera ya da tifüs salgınından öldüler. İklim koşullarından ötürü, yalnız Sarıkamış tepelerinde 70,000 Türk askeri donarak şehit oldu. Ermenilerin görmezden geldikleri bu iki nedenin kanıtları, en başta Ermeni kaynaklarında vardır.

Türklerin hiç mi suçu yoktu? Kimi kafilelere, ne sebeple olursa olsun, saldıranlar kuşkusuz suçluydular. Türklere saldırmış olan Ermenilerin suçlu olmaları gibi. Ama görevin istismar eden en az 1.397 Osmanlı memurunu yargılayanlar, ağır hapis ve idam cezaları verenler de yine Türklerdi. Ayrıca, Said Halim, Talât, Cemal ve Enver Paşalar gene Ermenilerce öldürüldüler.

4- Türkler Belgeleri Yok Ettiler.

Fransız tarihçi Yves Ternon, kitabında Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın, bu Osmanlı Felâketi sırasında arşivleri ortadan kaldırdığını ileri sürmektedir. Tehcir sırasında zaten İçişleri Bakanı Talât Paşa, bir değil, iki kez Amerikalıları ve İngilizleri arşivlere davet etmiştir. Bugün bile halâ davet etmekteyiz. Ayrıca, aynı şey Nazilerin de başına gelmiştir. Almanya’da 1945 Nisan-Mayıs cehennemi sırasında, Nazi örgütlerinin merkezlerinde, bazı arşiv belgeleri imha edilmişse de, birçok öldürme emrinin teyidini içeren sayısız belge de ele geçirilmiştir.

5- Mustafa Kemâl Atatürk, Soykırımı Kabul Etti.

Paul de Véou adlı bir yazar, Atatürk’ü yitirdiğimiz yıl basılan İskenderun Felâketi başlıklı Fransızca kitabında, (s. 121), Mustafa Kemal’in bir İstanbul mahkemesinde tanık olarak çıktığını ve kendi yurttaşlarının Ermenileri çocuk, kadın ve yaşlı demeden topluca ve hunharca öldürdüklerini, 20 Ocak 1920 tarihinde söylediğini yazıyordu. Yalnız biz Türkler değil, herkes biliyor ki, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşan Mustafa Kemal, eski Osmanlı başkentine ilk kez sekiz yıl sonra 1927’de dönmüş ve görkemli biçimde karşılanmıştı. 1920’de İstanbul’da bulunmadığına bütün dünya tanıktır.

Gerçek şu ki bu ifadeler, ilk “Milli Şehit” Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i idama mahkûm eden hakim “Nemrut” Mustafa’dan başkasına ait değildir -ki “Nemrut” Mustafa, İtilâf Devletleri’nin baskısıyla hakim olarak atanmıştır-. Esasen Mustafa Kemâl Atatürk İstanbul’daki mahkemede ya da başka herhangi bir yerde bu biçimde bir değerlendirme yapmamış, ama Ermeni sorununa ilişkin kendi imzasıyla başka mesajlar yollamaktan geri kalmamıştır.

16 Mart 1919’da, İngiliz Kuvvetleri, İstanbul’u işgal ettikten 2 ay sonra, toplam 144 kişiyi Ermenilere kötü davranmak suçundan Malta Adası’na sürerler. Ancak Malta’da bulunan tutuklulara karşı İngiliz Savcılığı, delil yokluğu sebebiyle, sanıklara karşı bir dava başlatılamayacağı yönünde bir rapor verir. Daha sonra İngilizler, ABD’den yardım istediler ve şu cevabı aldılar: “Malta’da tutuklu bulunan Türklere karşı kullanılacak nitelikte hiçbir delile rastlanmamıştır.” Sonunda İngiltere Kraliyet Savcılığı da şu raporu verir: “Şimdiye kadar, tutuklulara karşı suç delillerinin doğruluğunu gösteren hiçbir belge elde edilememiştir ve böyle delillerin bulunabileceği de kesin değildir.”

Konuşmamı özetleyecek olursak;

SONUÇ

Şayet, Osmanlı Devleti’nin Ermenileri “soykırım”a tâbi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddî fedakârlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısı’ndan 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmesine ne gerek vardı?

Şahsım adına, bu araştırmayı yaparken en büyük endişem, istemeden de olsa bir milliyetçilik propagandası yapma ihtimali idi. Bu sebeple, kaynak olarak daha çok yabancıların yazdığı eserleri kullandım. Fakat daha sonra baktım ki; bu insanların kullandığı ifadeler, benim endişe ettiğim milliyetçilik propagandasını da aşan ifadelerdi. Georges De Maleville kitabında; ASALA terörü hakkında şu cümleleri sarfediyor: “Bu geriye doğru bir soykırımdır. Türkler, Türk olarak “Ermenileri katletmek hakkına sahip olmasalardı; Ermeniler, Ermeni olarak bugün hangi hakla Türkleri katledeceklerdi ki?”. Hans Barth adında Alman bir yazar, sahte Ermeni belgelerini yazdığı kitabına “Türk, Savun Kendini” ismini veriyordu. İllinois Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy, Balkanlarda, Ortadoğu’da ve Asya’da milyonlarca Müslüman’ın öldürülmesi ve tehcir edilmesini konu alan araştırmaları ile ünlenmiştir. O da, Türklerin Karşı Propaganda yapması gerektiğini dile getiriyordu.

Bu noktada bir şeyi fark ettim: Bizim “azınlık” anlayışımız, Batı dünyasının “azınlık” anlayışından çok farklı. Bizim dünyamızda Rumlar, Ermeniler, Musevîler artık bizden biri olmuşlardı. Öyle ki; Anadolu’daki Rum nüfusun lideri Papa Eftim, Kurtuluş Savaşı esnasında İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı gelerek, Türk Ordusu saflarına katılmış ve memleketi müdafaa etmişlerdir. 1923 senesinde Yunanistan ile mübadele sonrasında Papa Eftim’in isteği üzerine Hamdullah Suphi Tanrıöver, 10’u kız, 70 genci Yunanistan’dan Türkiye’ye geri getiriyor. Ve bu gençler, diğer Hıristiyanlarla karıştırılmak istemedikleri için nüfus cüzdanlarına “Rum” değil, “Türk-Ortodoks” ibaresinin konmasını istiyorlar. Aynı şekilde Çanakkale Savaşları’na gönüllü olarak katılan 600 kişilik Yahudi Taburu, yine Türk Ordusu’ndaki Ermeni birliklerin Rus Ordusu’na katılmasını sağlayan Karekin Pastırmacıyan’ın özkardeşi Vahan Pastırmacıyan bile Türk Ordusu saflarında savaşmış, hatta Köprüköy Muharebesinde bacağından yaralanmıştı. Daha güncel bir örnek verelim: ASALA terörünü protesto deyince akla gelen ilk isim, 11 Eylül 1982’de Taksim Meydanı’nda kendini yakan yine bir Ermeni vatandaşımız ARTİN PENİK’tir.

Batı dünyasındaki azınlık anlayışının örnekleri daha bir farklıdır. Örneğin; “Ermeni Davası”nın en büyük destekçisi Fransa’da, dünyanın yakından tanıdığı Fransız Milli Takımının as oyuncusu Zinedine Zidane’ın Fransa’da yaşayan Cezayir göçmeni babasının oy kullanma hakkı yoktur. ABD’de bugün zencilerin durumu gözler önünde. Kaldı ki; onlarla aynı dili konuşan İrlandalılara bile “Yeşil Zenci” denmiş, yıllarca ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir.

Bütün bunları düşündüğümde aklıma şöyle bir cümle geldi: “Biz Türkler, tarih boyunca, gayrimüslimlere her zaman kucak açmış, onları, kendi insanımız, kendi vatandaşımız gibi görmüşüz, asla “Azınlık” statüsüne indirgeyecek kadar da Batılı olamamışız.”