Yeni eğitim-öğretim yılı başladı. Okullar açıldı. Veliler, öğrenciler, telaşlı, heyecanlı. Eğitim yöneticileri, oldukça faal. Benim gibi emekliliğini bir türlü hazmedemeyen öğretmenler buruk bir heyecan içinde.
Her sistemin, fikrin, emeğin değeri, ortaya çıkardığı ürünün kıymetiyle orantılı.
On metre mesafedeki iğnenin deliğine ipi bir atışta geçirdiği söylenen adam, padişahın huzuruna getirilir. Adam marifetini gösterir. Padişah önce bir kese altın verir, arkasından yatırıp bir güzel dövdürür. Padişaha, adamı mükafatlandırdığı halde niçin dövdürdüğü sorulduğunda, padişah, “Bir kese altın hünerinin karşılığı, dayak da uğraştığı yararsız işin karşılığı.” cevabını verir.
Mevcut sistem içinde ortaya çıkan insan modellerini görünce, sistem kurucu ve yöneticilerinin, padişahın altınını mı, dayağını mı hak ettiklerini bir kez daha düşünmeliyiz.
Türk milli eğitimin amaçları, Türk Milli Eğitim Temel Kanunu’nun başlangıç bölümünde kuvvetlice vurgulanmış. Bu ilkeler doğrultusunda insan modeli yetiştirip yetiştiremediğimizi objektif bir vicdanla oturup tartışmalıyız. Doğruları ve yanlışları konuşmalıyız. Doğrular ve yanlışlar, temelden mi, yöntemden mi kaynaklanıyor? Kendimizle yüzleşmeliyiz.
Sınav kazanan gençlerimizin sayısını artırıyoruz. Peki sorumluluk duygusunu, adalet anlayışını, merhametini, üretme azmini, vatanseverlik duygusunu, ahlâkını ve şahsiyetini aynı ölçüde geliştirebiliyor muyuz?
Bazıları “eksen kayması” diyerek tepki gösterecek belki, bence eğitim sistemimizde ciddi bir “perspektif değişimine”, çağlar üstü paradigmaya ihtiyaç var.
Başarıya endeksli, başarı temelli eğitim sistemimizde çocuklarımızın her biri yarış atı.
Nedir başarı?
“Başarı” anlayışı yeniden tanımlanmalı, “başarı” algımız sorgulanmalı.
Var olan zekaya işlerlik kazandırmak mı, kısa sürede zengin olmak mı, rakiplerini acımasızca ezmek mi, makam ve şöhret sahibi olmak mı, az zamanda çok iş yapabilme becerisi kazanmak mı, hangi iş olursa olsun üstlendiğin işi en kaliteli haliyle bitirebilmek mi, ayrıcalıklı, nitelikli bir marifet ya da mevkiye sahip olmak mı, varlığı aranan, eksikliği daima hissedilecek bir şahsiyet olabilmek mi? Tercihlerin sayısını artırabiliriz.
Bir öğrencinin matematikten yüz alması elbette başarıdır. Fakat aynı öğrencinin arkadaşına haksızlık karşısında sessiz kalması, başkasının hakkını yemesi, başarısız arkadaşını küçümsemesi karşısında eğitim sistemimizin karnesine kaç vermeliyiz?
Selçuk Bayraktar’ın genç yaşta Türkiye vergi rekortmeni olduğunu, genç yaşında savunma sanayinde ülkemizin ufkunu açtığını, gücüne güç kattığını hepimiz biliyoruz. Projeleriyle, gençlerimiz için rol model olduğunu gözlüyoruz, bununla da iftihar ediyoruz.
Bayraktar, teknisyenleriyle yaptığı bir salon toplantısında şunları söylüyor: “Başarı nedir? Başarı, İnanan bir insan için Allah’ın rızasını kazanabilmek. Peki, dünyada ne olabilir bu? insanlığa faydalı bir eser, milletine, toplumuna faydalı bir eser bırakmak, faydalı işler yapabilmektir. Bütün bunları da iyi niyetle ele almak gerekiyor. Bunların hepsi Allah’a ait şeyler. Varsa bir gayret, var; ancak niyetlerinizi kontrol edebiliyorsanız onlar da iyiyse, umuyoruz iyidir, en nihayetinde, bunların hepsi Allah’a ait şeyler yani başarı varsa bir gayret de varsa hepsini yaratan var. Siz ancak niyetlerinizi kontrol edebiliyorsunuz. Onlar da iyiyse, onu da bir anlamda umuyoruz; çünkü bunları, gönülleri O biliyor. Bütün gayretimiz, özellikle inanan bir insan için, inanan insanlar için Allah’ın rızasını kazanabilmek…”
Kim ne derse desin, başarıya, hayata ve olaylara Selçuk Bayraktar’ın bulunduğu noktadan bakmıyorsak, boşuna bir ömür tüketmiş, havanda su dövmüşüzdür. Allah’ın rızasını, insanlığın hayrını gaye edinmeyen bir ömür heder, emek ziyan edilmiştir.
Fizikçiler ve matematikçiler kurdukları denklemden sonuç alamazlarsa ya yöntemi değiştirirler ya da denklemi yeniden kurarlar. Erdemli insanlar, yaptıkları hatayı kabul eder, yeniden yola çıkar ve pes etmezler. Her kurucu, bir matematikçidir aynı zamanda. Eğitimdeki erdemli kurucular, yeni bir perspektifle, eğitim sistemimizi yeniden kurmalılar. Palyatif çözümler, zaman israfıdır.
Sınav sistemini değiştirmek, müfredatı birkaç maddelik düzenlemelerle yenilemek elbette önemlidir. Fakat asıl mesele daha derindedir.
Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Bu soruya samimi bir cevap vermeden eğitim sistemini değiştiremeyiz.
Çünkü perspektif değişmeden yöntem değişikliğinin fazla bir anlamı yoktur.
Yüzyılımıza Türkiye mührünü basma iddiası, boş bir söylem olarak kalmasın!


