9.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ekim 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 98

Kaçacak Delik Aranıyor

 Kırmızı önünde her sâbit sâniye,

En az bir hafta iskontodur ömürden.

Otobüsün bütün konforu demirden;

Battıkça koltuğa batıyor raptiye.

 Lânet olsun! Sen kıstırılmış bir kaçaksın.

Her yolbaşı bir kurşun izliyor seni..

Menzil menzil akrepler gözlüyor seni..

Sanırım kendi kendini sokacaksın!

 Ölümden değil de yaşamaktan korku,

Hangi tavrın isyanına bir gölgedir?

Ve bir tavuk ömrü kaç yasak bölgedir;

Ne toprağın üstünün altından farkı?

 Yetti artık, kellemi kestiriyorum!

Ya bu son sabahtır ya da son gece;

Her şeyi verdim, kendim için sadece

Kibar bir cellâdım olsun istiyorum!

Proje Okullar, 4+4+4 Gibi Bir Projedir

Her siyasi iktidar, eğitimi kendi zihniyetine göre yönlendirmek, yeni nesilleri kendi zihniyetinde yetiştirmek istemiştir. 2012 yılında 4+4+4 sistemine geçilmesi,  bütün liselerin Anadolu Lisesine dönüştürülmesi, Anadolu Lisesine sınavla öğretmen atamasının kaldırılması, öğretmen atamalarında mülakat yapılması, aynı politikanın bir sonucudur.

Milli Eğitim Bakanlığı, 2014 yılı başında “yurt içinde ve dışında yerli veya yabancı kurum ve kuruluşlarla veya başka ülkelerle işbirliği anlaşmaları çerçevesinde kurulan ve ulusal veya uluslararası proje yürüten okul ve kurumlar ile belirli eğitim reformu ve programları uygulayan okulların Proje Okulu olarak belirlendiğini ve bu kapsamdaki okullara yönetici ve öğretmen atamalarının Valiliklerce değil, Bakanlıkça yapılacağını belirtmiştir.

Başlangıçta 44 okul “Proje Okulu” olarak seçilmiş, bu sayı kısa zamanda

155’e ulaşmıştır. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde lise düzeyinde 2153 Proje Okulu var. Proje Okulları toplam liselerin yüzde 20’sini oluşturuyor.

Proje Okulu kapsamına alınan okullar, başlangıçta, eğitim kalitelerinin daha da artacağını düşünerek, çok sevindiler. Bu kapsama alınmayan okullar da, bu kapsama alınmaları için birbirleriyle yarışa girdiler. Fakat ben başından beri Proje Okullar uygulamasına sıcak bakmadım.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan “Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği” 1 Eylül 2016 gün ve 29818 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Proje Okullara öğretmen atama hususu 18 Ekim 2024 tarihinde kabul edilen Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun 22. Maddesine de eklenmiştir.

Bu yönetmelik yürürlüğe girdikten sonra iki husus dikkatimi çekti. Birinci husus, Proje Okul olarak seçilen okullarla ilgilidir. Seçilen okullar; merkezi lise giriş sınavında yüksek puan alan öğrencilerin girdiği ve akademik başarısı yüksekokullardı. Ayrıca Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan,  kendine özgü kurumsal kültürü oluşmuş tarihi okullar da Proje Okul kapsamına alınmıştı. İkinci dikkatimi çeken husus,

Bakanlığın diğer okullara model olarak seçtiği bu okullara öğretmen atama şekli olmuştur. O tarihe kadar bütün okullarda öğretmenler Valiliklerce Öğretmen Atama Yönetmeliğine göre atanıyordu. Bu yönetmeliğe göre öğretmenler, kendi istekleriyle ve hizmet yılı, eğitim, başarıları ve performansına göre oluşturulan puanla atanıyordu.

Proje Okulları Yönetmeliği ile bu okullara öğretmen atama yetkisi doğrudan doğruya Bakanlığa verildi. Başka hiçbir kriter yoktu. Bu da atamaların tamamen keyfi olarak yapılacak demekti. Bunun da anlamı, mevcut Öğretmen Atama Yönetmeliği ile kadrosu istenildiği gibi dizayn edilemeyen okullarda, Bakanlığın hiçbir kriter gözetilmeden yapılacak atamalarla kadrolaşma yapabilmesi demekti.

2016 yılında Proje Okullar Yönetmeliği kabul edildikten sonra, Proje Okulu seçilen okullarda 8 yılını dolduran bütün öğretmenler zorunlu olarak rotasyona tabi tutuldu. İlk olarak 2016 yılında özellikle

Tarihi okullardaki yöneticilerin ve öğretmenlerin yüzde 80’i 90’ı değiştirilmiştir. Bu uygulama bu okullarda sadece kadrolaşmaya yol açmamış, kurumun hafızasını sıfırlamış, kurum kültürüne büyük zarar vermiştir. Fakat geçmiş yıllarda bu uygulamalar Öğretim yılı sonunda okulların tatilde olduğu dönemde meydana geldiği için tepkiler, bu yılki kadar büyük olmamıştır. Bu yıl, bir zamanlama hatası yapılarak ikinci dönem başlarken başvurular alınmış,  Nisan ayı başında sonuç açıklanmış, uygulamasının Haziran ayı sonunda yapılacağı bildirilmiştir. Öğretim yılının ortasında böyle bir uygulama yapılması, eğitime atılan bir bomba gibidir. Ataması yapılan veya 8 yılı dolduğu halde atanabileği Proje Okulu bulunmadığı bildirilen öğretmen, kesinlikle verimli bir eğitim hizmeti veremez. Öğrenciler de bu öğretmenlerin derslerine konsantre olması mümkün değildir.

Proje Okullar uygulaması,

4+4+4 Eğitim sistemi gibi bir projedir. Bu projeler birbirinin devamıdır.

Bakanlığın bu yılki uygulamasının yararı şu olmuştur; Türk kamuoyu, çeşitli haksızlıkları bünyesinde bulunduran Proje Okulları Yönetmeliğinin farkına varmıştır. Öğrencilerin okullarına ve öğretmenlerine sahip çıkması her türlü takdirin üzerindedir. Konu bu tepkiler nedeniyle siyasi platforma ve yargıya taşınmış. İnşallah olumlu bir sonuca ulaşılır.

İnsan, Bir Ayna

     Allah, insanı pek çok enva’ / nev’ler yerinde pek çok kabiliyetleri olan bir nev’ / bir tür olarak yaratmış. Yani bütün hayvan nev’ilerinin çeşitli dereceleri kadar, bir tek nev’ olan insan ile; o vazifeleri gördürmek dilemiş. İnsanların kabiliyetlerine, hissiyat ve duygularına yaratılıştan bir  sınır bırakmamış. Fıtrî bir kayıt koymamış, serbest bırakmış. Diğer hayvanların kabiliyet ve hisleri mahdut ve sınırlıdır. Fıtrî / yaratılıştan gelen bir kayıt altındadır. Halbuki insanın her istidat ve kabiliyeti, sayısız alanda dolaşır gibi, sonsuzdur. Çünkü insan, kâinatın yaratıcısının isimlerinin nihayetsiz tecellilerine / üzerinde görünmelerine bir ayna olduğu için, istidat ve kabiliyetleri nihayetsizdir.

İnsan ve Âhiret

     Ey insan! Mezaristana göçtüğün zaman: “Eyvah! Malım harâb oldu. Çalışmam boşa gitti. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdim!” Deme. Feryat edip ümitsiz olma. Çünkü herşeyin; muhafaza edilip korunuyor. Her amelin yazılmış. Her hizmetin kaydedilmiştir. Hizmetinin mükâfât ve ödülünü Allah verecektir. Çünkü her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek güçtedir. Yüce güç ve celâl sahibi olan Allah; seni, yer altında geçici olarak durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sana ki, hizmetini ve vazîfeni bitirdin. Zahmetin bitti. Rahata ve rahmete gidiyorsun. Zahmetin bitti. Hizmet meşakkati sona erdi. Artık ücret almaya gidiyorsun.

     Çünkü, cennet ehli olan bir insan, özellikle bütün duyguları, manevî hisleri ile kulluk etmiş.  Cennetin lezzetlerini hak etmiş ise; her duygusunu memnun edecek, her cihâzâtını okşayacak, her  letaif ve duygularından herbirini zevklendirecek bir tarzda; Cennetin her bir nev’, tür ve çeşidinden her güzelliği gösterecek tarzda birer kıyafet; insana ve eşine Allah tarafından giydirilecek.

     Çünkü insan vücûdu, tavırdan tavra geçtikçe, acîp / şaşılacak ve muntazam değişiklikler geçiriyor. Nutfe / bir damla sudan alakaya / ana rahmi duvarına tutunmuş, asılı bir hücre topluluğuna. Alakadan mudgaya / dişle çiğnenmiş ete benzeyen bir cenine. Mudgadan kemik ve ete. Bundan da yeni bir yaratılışa geçirilerek; insan suretini alması; gayet ince düstur ve prensiplere bağlıdır. O tavırların herbirinin, öyle hususî kanunları, öyle belirli nizamları ve öyle düzgün hareketleri vardır ki; cam gibi, altında bir kasıt, bir irade, bir tercih ve bir hikmetin; gaye ve amacın parıltılarını gösterir.

     Acabâ hiç mümkün müdür ki: Bu derece nihayetsiz bir kudret ve kuşatıcı bir hikmet ile rububiyet / terbiye ve idare ediciliği ile, zerrelerden tâ gezegenlere kadar, bütün varlığı hükmü altında tutarak, intizam ve mîzan / ölçü dairesinde döndüren celâl sahibi ve san’atkâr olan Yüce Allah; tekrar dirilmeyi yapmasın veya yapamasın! Nitekim birçok âyet; hikmetli, yüksek bir amaç için olan İlk Dirilme’yi, insana gösteriyor. Haşir ve kıyametteki İkinci Diriliş için de, misaller vererek, onu akıldan uzak görmeyi gideriyor.

Mükâfât ve Mücâzât

     Hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itaat edenlere mükâfâtı / ödülü ve isyan edenlere mücâzâtı / cezâsı bulunmasın. Elbette mutlak, sınırsız rububiyet sahibi olup, herşeyin Rabbi olmak mertebesinde olan ebedî bir saltanatın; o saltanata imanla bağlanan ve itaatle ferman ve emirlerini yerine getirenlere mükâfâtı / ödülü olacak. Ve o izzetli saltanatı, küfür ve isyanla inkâr edenlere karşı da, mücâzâtı / cezalandırması bulunacak. Şüphesiz lâyık olanlara verilecek mükâfâtlar ve mücâzât / cezalandırmalar; o rahmet, cemal / güzellik sahibi, o izzet ve celâlli olan sultanın şan, şeref ve yüceliğine uygun bir tarz ve şekilde olacaktır.

Söz

Söz odur ve ona derler ki: Hakk olup, Hakk’tan gelir. Hak der. Hakikat ve hikmeti gösterir.

Günümüz Geçmişin Uzantısıdır!

“Günün anlam ve önemine binaen “Terörsüz Türkiye” diyenlerin okumasına ve düşünmesine takdim ederim!”

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inananlardanım. Bu sebeple etrafıma “ne olup gidiyor” diye hep dikkatli bakarım.

Görevini tamamlayıp ülkesine dönen son İngiliz Büyükelçi Richard Moore, gitmeden önce FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın programına sefire hanımla birlikte katılıp bir söyleşi yaptı ve Türkler’de gördüğü en önemli handikapların “fazla gururlu olmaları ile komplo teorilerine düşkünlük” olarak açıkladı.

Yani keşke fazla gururlu ve komplo teorilerine düşkün olmasaydınız demeye getirdi! Ya da ben söylenilenleri, böyle okudum.

Şöyle bir düşündüm iyi ki, gururluyuz da ve işin perde arkasında ne var diye çok şüpheliyiz de, binlerce yıldır milli varlığımız ile devlet yapımızı koruyoruz dedim.

İngiliz Büyükelçi aslında bize “İngiliz Kurnazlığı” ile bu sizi var eden güzel ve önemli hasletlerinizi terk edin de, sizi kolay yutalım demek istiyor ama ne yapalım ki, ben ve bana benzer birileri de bunu gurur yaparak ve bir komplo teorisi üreterek yemiyor…

Son günlerde gazeteci Murat Yetkin’in “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” adlı eseri neşredildi. En azından onun yazdıkları ile pek çok komplo teorisinin aslında gerçek olduğunu ve nerelerde hazırlandığını bir kez daha öğrenmek fırsatımız oldu.

Aslında Erol Mütercimler’in de, komplo teorilerine ilişkin yazdıklarını belirtmek isterim.

Murat Yetkin; ” ‘Komplo teorisi’ olduğu söylenerek müstehzi bir gülüşle bir kenara itilen bazı gelişmelerin arkasında gerçekten de, bir ya da birden fazla komplonun bulunabileceği gerçeğini, o komploları kuran kişilerin, kuruluşların isimleriyle, tarih örgüleri içinde bulabileceksiniz.” diyor.

Murat Yetkin, bunları 2017’de yazmış. Dönelim 1970’li yılların gençlik hareketi önderlerinden ve CHP Milletvekilliği de yapmış olan Süleyman Genç’in 1978’de “Bıçağın Sırtındaki Türkiye” kitabında yazdıklarına yani 40 yıl öncesine; “D.Vise ve B. Ross; CIA’yı şöyle tanımlamaktadır ‘Bugün ABD’de iki hükümet var; biri görünen diğeri görünmeyen. Birinci hükümet, yurttaşların gazetelerden, çocukların yurttaşlık bilgisi kitaplarından öğrendikleri hükümettir. İkincisi ise soğuk savaşta ABD’nin politikasını yürüten, birbiri içine geçmiş, gizli mekanizmadır. Bu ikincisi istihbarat toplar, casusluk yapar ve bütün dünyada gizli hareketler planlar ve bu planları uygular.”

Yine farklı bir kaynağa bakacak olursak Mehmet Bilgin kaleme aldığı “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” adlı kitabında “… ‘Doksanüç Harbi’ olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı aslında Osmanlı’ya karşı İngiltere ve Rusya’nın önceden tasarlamış olduğunu, Osmanlı’nın savaş sonucu Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da toprak kaybederken, İngilizlerin hiç kurşun atmadan Osmanlı’dan Kıbrıs’ı aldığını gördük. Önceden planlanmış bu işbirliğinin temelinde Kafkasya Petrollerinin işletilmesi ve Avrupa’ya sevk edilmesi olduğuna…” şüphe yok demektedir.

Bu kere aynı Kıbrıs’ta Türkiye, İngiltere’nin çağrısı ile 1959 yılında garantör ülke yapılmıştır. Demek İngiliz politikaları dün aldığını bir müddet sonra iade eden ve bizler tarafından bir türlü anlaşılamayan bir hüviyete sahiptir.

Yine elimde 52 yıl önce Selahattin Salışık tarafından yazılmış bulunan “Türk Yunan İlişkileri Tarihi ve Etnik’i Eterya” adlı kitap var. Orada da, İngiltere’nin; Yunanistan’ın kuruluşu, Türk topraklarının işgali ve Ege’deki adaların kaybındaki rolü belgelere dayanılarak anlatılmış. Ve Türk-Yunan sorunlarının bugünde Türkiye’nin aleyhine aynen sürdüğünü görmek oldukça düşündürücü…

İngiltere, verdiğimiz birkaç örnekte bile hep baş rolde! Sayın Büyükelçi isterse, Avam Kamarası’nda alenen Türklük aleyhine yapılan konuşmaları da burada sayabiliriz. Yani komplo teorilerine bile gerek yok!

Hem daha 2006 yılında John Perkins tarafından yayımlanan ve adeta Türkiye’deki ekonomik gelişmelere ve krizlere de ışık tutan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”na gelemedik…

Peki Richard Moore, kendisi de doğru olmadığını bilmesine rağmen niye böyle konuşmuştur? Onunda cevabını Prof. Dr. Ümit Özdağ “Algı Yönetimi” adlı kitabında veriyor; “Algı yönetiminin en kısa tanımı, hedef insan veya toplumu, hedef alanın istediği şekliyle düşünmeye ikna etmek için etkilemektir… Algı yönetiminin amacı; insanların en güçlü organları olan beyinlerine nüfuz ederek onların dış dünyayı ‘istenilen şekilde’ algılamalarını ve böylece yargılarının da istenilen şekilde yönlenmesini sağlamaktır.”

Bilmem anlatabildim mi, Sayın Beşiktaşlı (!) Richard Moore?

Sizi bilmem ama ben, Türklük gurur ve şuuru içinde yaşamaktan, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olmaktan ayrıca da her şeyin arkasında bir bit yeniği aramaktan pek mutluyum. Size de şiddetle tavsiye ederim!

“Seçimi Kaybetse de Gitmez” Kaygısı

Adını köşemde anmak bile istemediğim, iktidar dalkavukluğu yapayım derken, zırva ve uç fikirlerle toplumsal fay hatlarını derinleştirmeye çalışan bir sözde gazeteciyi örnek vereceğim.

ROK kısaltmasıyla tanınan Rasim Ozan Kütahyalı her konuda uzman (!) bir televizyoncu, gazeteci, köşe yazarı, siyaset ve futbol yorumcusu, Nagehan Alçı’nın eski eşi. Eski çift, iktidara yakınlıkları sebebiyle tartışma konusu olmayı sürdürüyorlar. Eski eş Nagehan Alçı daha dengeli sözlerle “görevini” yapar. Fakat ROK lafının ölçüsü endazesi olmayan biridir.

Belki de “akıllı sözünü deliye söyletir” özdeyişindeki aranan delidir. “Aykırı ve uç ifadelerinin” kendisine hayli kazançlar sağladığı ortada. Bu kişi iktidarın milletin sinir uçlarına dokunan politikalarına zihinleri alıştırma görevini üstlenmiş gibi. Oldukça kazançlı olan görevinden de mutluluk duyduğu açık.

****

Son olarak, ROK (16 Nisan 2025 Çarşamba) “CHP’ye kayyum atanacağı ve kurultayın iptal edileceği” yönünde iddialarda bulundu. Borsada ciddi bir çalkalanma oldu. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM), yorumcu Rasim Ozan Kütahyalı’nın ‘CHP’ye kayyım atanacak’ iddialarını derhal yalanladı.

Adalet Bakanı ise “bu iddiaların kamuoyunu yanıltmaya yönelik olduğunu” belirterek, “Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma başlattığını” duyurdu.

İktidar yandaşı bir “gazeteci” için soruşturma açılması ilginç. Bu soruşturmadan bir ceza çıkacağını sanmıyorum. Ama kamuoyuna “sadece muhalif gazeteciler değil, bakın bizim yanımızdakilere de soruşturma açıyoruz” mesajı verilmek istenmiş olabilir.

********************************

Padişah Koltuğunu CHP’ye Vermezler

Benim asıl merak ettiğim husus şu: ROK aşağıdaki cümleleri söylediği zaman harekete geçmeyen savcılar neden “CHP’ye kayyım atanacağı” haberi üzerine harekete geçti.

Bu adam son aylarda “Abdullah Öcalan gerekirse kısmi bir seçimle Şanlıurfa veya Diyarbakır milletvekili olarak Meclis’e girmeli” dedi. TCK’daki suçu ve suçluyu övmek suçundan daha ötesini yaptı. Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü bir teröristi milletvekili olmalı diyerek 50 bin şehidimizin yakınlarının ve bundan daha fazla gazimizin duygularını, milletimizin büyük çoğunluğunun adalet duygularını rencide eden açıklaması için iktidardan çıt çıkmadı.

Haziran 2023 seçimlerinden bir ay kadar önce “Bugün yüzde 80’lik toplumsal zemine dayanan bir REJİM, dehşet güçlü bir DEVLET var, 2020’lerde kesinlikle iktidar yapısı bu. Tayyip Erdoğan bu DEVLET’in Başı olarak istemezse o koltuktan ayrılmayabilecek güçte” demişti.

Bu tezini daha da geliştirmiş olmalı ki geçen hafta şu ÇOK TEHLİKELİ lafları etti:

“Bugün cumhurbaşkanlığı koltuğu padişahlık koltuğudur. Padişahlık koltuğunu CHP’ye vermezler. Milis gücün mü var, istihbarat gücün mü var, ayrı polisin mi var, jandarman mı var ya da elinde silahlı mücadeleye hazır milyonların mı var? Hiçbiri yok, bırak devlet gücünü polisi, jandarmayı, istihbarat teşkilatını, orduyu geçtim, Tayyip Erdoğan’a ölümüne bağlı en az 20 milyon insan var. Geçen Devlet Bahçeli açıklama yaptı, ’15 Temmuz’da olandan çok daha kötü olur, ikaz ediyoruz’, dedi.”

Açık açık “Erdoğan seçimi kaybetse bile gitmez” mesajından ötesi de var bu cümlelerde. Türkiye’nin “demokratik hukuk devleti” olmadığı, “diktatörlük” olduğu iddiası var. Muhalifleri tehdit etme var. Bu sözlere önce iktidarın tepki göstermesi gerekirdi.

Bir muhalif söylese “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçundan” soruşturmalar açılmış olurdu.  Bu cümlelerden iktidarın rahatsız olmaması ilginç değil mi?

********************************

Geçiş Tatlı mı Olacak Kanlı mı?

Türkiye’nin bütün temel sorunlarını çözmede başarısız kalan iktidarın yapılacak ilk seçimi kaybedeceği inancı iyice kuvvetlendi. Ancak “bu geçiş nasıl olacak” konusunda farklı görüşler var.

Rasim Ozan Kütahyalı gibileri ciddiye almasak bile, toplumda “bunlar seçimi kaybetse de gitmez” endişesi taşıyan bir kesimin olduğu muhakkak. ROK gibi iktidar yanlısı bazı yorumcular bu algıyı beslemekte. İktidar kanadından da bu silahşorlara “dur!” diyen yok.

10 Nisan’da Mümtaz’er Türköne de “Geçiş süreci tatlı mı olacak, kanlı mı?” başlıklı bir yazı yazdı ve video çekti.

Bu başlık Necmettin Erbakan’ın “Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak! O halde sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Tatlı mı olacak, kanlı mı?” cümlesinden mülhem.

Türköne “28 Şubat Süreci enerjisini ve gerekçesini, bu sözün yol açtığı fırtınalardan aldı” diyor.

Şimdi de “Muhalif kanatta genel kanaat, “sandıkla gelenin ‘seçimle gitmem’ diye ayak diremesi ile karşı karşıyayız. Muhalefete yönelik baskılama operasyonları bu şekilde algılanıyor.”

Fakat Mümtaz’er Türköne “ROK” gibi düşünmüyor. Geçiş döneminin kanlı olmayacağı konusunda çok iyimser.

“23 yıl iktidar dairesinin dışında kalanlar iyi sabrettiler ve dayandılar. Kimse çıkıp da Erbakan gibi tehdit savurmuyor.

Öncekinden farklı olarak şimdi yaşanan sorun, serbest ve adil seçimlerle, eşit rekabetle iktidarın belirlenmesi sorunu.

Kanlı bir değişim ihtimali hiç yok. Burası Türkiye: Halk desteği azalan bir iktidarı hiçbir güç ayakta tutamaz” diyor.

Benim de temennim ve kanaatim bu yönde. AKP nasıl yerel seçimlerde kaybettiği belediyeleri muhalefete suhuletle devrettiyse, genel seçimlerde de kaybedince iktidarı da tatlılıkla devredecektir. Gerçi bu belediyelerin bir kısmını devlet gücünü kullanarak, belediye başkanlarını tutuklayarak, yerlerine kayyım atayarak geri almaya çalışsa da millet bu hukuksuzluklara destek vermiyor.

AKP’nin içine sinmese de hesap sorulmasından korksa da belki tatlı olmayacak ama kansız bir şekilde geçiş sağlanacaktır.

Uçurtmalı Şiir

Yok başka hiçbir umarın

En granit kayanın en ortasında

Balta girmemiş karanlıklarında kıpırtısız

Ya ölmektir kurtuluşun

Yada şiir tutunmak

O en gergin tele şöyle bir dokun

Son tınıyla tel kopsun

Ayak sesleri duyulsun ölümün

Her yanın her yönün çıkmaz

Nereye baksan yok

Hiç bile her şey sayılır o bulunduğun yerde

Kurtarırsa kurtarır ancak

Yine şiire tutunmak.

Aziz Nesin

Yıllar önce bu şiiri ilk okuduğumda, hayatın sancısından kurtulmanın tek yolunun şiir olduğuna inanmıştım. Ne doğru bir karar vermişim. Liseye başladığım şiirli yıllarım zoru hep kolay kıldı. Her yaşanana şiir gözüyle baktığımda ki ölümde dahil, nasıl bir dayanma gücü, sabır, şükür ve  her şeyin insana dair olduğunu çok iyi öğrenmiştim.

Ne yaşıyorsak hep insana dair yaşıyoruz, olumlu ya da olumsuz. Aziz Nesin’in işaret ettiği şiir ile kurtuluş tanımına aynen katılıyorum.

‘’Şiir bir yaşama biçimi değildir, bütün yaşamlar şiirin bir biçimidir’’ diyor Fazıl Hüsnü Dağlarca

Bütün yaşamlar şiirin bir biçimiyse eğer, kurtuluşu yine kendi içinde buluyor insan. Neler olup bittiğini anlamak, farkına varmak, görmek, hissetmek, acı, özlem gibi duyguların hepsi şiire dâhildir.

Kendi adıma ben şiiri zeytin tanelerine ve çörek otuna benzetiyorum. Zeytin bereketli ve en uzun ömürlü meyve. Duası olan ‘’zeytine ve incire ant olsun’’ diyerek insanı en güzel şekilde yaratıldığından bahsediyor. Zeytin dalı da barışı simgeliyor.

Çörek otu, bir ölüme çare olamamış bir bitki. Zeytine ve çörek otuna şiiri benzetiyor olmam içindeki tüm nisan uçurtmalarının hepsini havalandırıyor.

Düşünün ki şiir şimdi ipi kopmuş bir uçurtma, rüzgâr oradan oraya savuruyor. Kim bilebilir ki bir başka memlekette yaşayan her hangi bir çocuğun eline düşmeyeceğini.

Şiirden uçurtma, adı mavi. Mavi gökyüzünde, deniz istikametinde tellere takılmadan yol alıyor. Bazen yağmura tutuluyor bazen rüzgara ama durmuyor. Üstünde şiir yazılı, hangi çocuğun eline geçerse o şiiri okuyacak.

Dünya uçurtmayla balonken

Kırmızı ve mavi tayfın bütün renkleri

Sana zehir zindan edenleri, bağışlayacak mısın yüreğim…Gülten Akın

Uçurtmaların ipi kopunca kendi yaşamlarını izliyorlar diyor Rıfat Ilgaz.

Bizim de süslü uçurtmalarımız vardı

Alıp başını gitmediler mi?

Gözümüzden bile esirgedik

Hangi birinin ipi kaldı elimizde……

Şiir de böyle tıpkı uçurtma gibi, ne hissediyorsanız onu yazıyorsunuz, salıyorsunuz gökyüzüne, rüzgârın yön vermesiyle uçup gidiyor.

Kalbim uçurtma şenliğine gün sayan çocuk

Ne havalanıyorsa gökyüzüne, kalbimden havalanıyor….

zeytin kelimeler

Kalbimden havalanan kuşlar, şiir, uçurtma, rüzgâr, yağmur hepsi de birbirinden değerli. Hepsi bir birine zincirin halkaları gibi bağlı.

İnsan diyorum, içindeki havalanan rüzgârdan üşüyen, ondan ürperen ki buna rağmen asla uçurtma uçurmaktan hiç vazgeçmeyen, göçüp giden kuşları inatla bekleyen, tüm duyguları da şiire yükleyip yola düşen bir varlık.

‘’Kuşlar unutkan olur gene gelecekler’’ Diyen Yaşar Kemal yanlış söylemiş olamaz, gene gelecekler diyorsa kesin gelirler.

‘’Kuş ölür, sen uçuşu hatırla ‘’ Diyen Fürüğ Ferruhzad… Kim vurdu ya gitti aşkımız, faaili meçhul değilse nefsi müdafaadır diyor.

Denizin bittiği yerde başlayan, göğün mavisine inanırdım. Bir de ensemde ki dövmeye, kuş ölür sen uçuşu hatırla…

Kuşları hatırlatan uçurtma, uçurtmayı hatırlatan rüzgâr, rüzgârı hatırlan yağmur, yağmuru hatırlatan şiir.

 İçine içine yürüdüğüm özlemli yolların çıkışı hep şiire. Zeytin kelimeler, çörek otuyla döküle döküle, dağıla dağıla savrulup duran bir uçurtmaya dönüşmesi mucize değil.

Kulağına fısıldadım uçurtmanın. Sen gideceğin yeri biliyorsun.

Git bul kara gözlü çocukları ve benim yerime kara gözlü çocukların uçurtmalı ellerinden öp.

Uçurtma, dönüp sordu

Hepsi bu kadar mı diyeceklerinin

Yok dedim, yolda gördüğün bütün kuşlara da şunu söyle ‘’ eğer kuşları sevmeye talip olduysam, günü gelince uçup gidecekleri gerçeğini çoktan kabullenmişimdir’’ yeter ki kuşlar yasına gitmesin.

Rüşvet, Şike, İrtikap

Hiç rüşvet verdiniz veya aldınız mı, diye sorsam bana kızar mısınız? İçiniz titredi, değil mi? Belki de “evet” dediniz ve yüzünüz kızardı. Ben, verdim, alacak pozisyonda zaten hiç bulunmadım. Bu ülkede rüşvet almaya veya vermeye konu olmayan kaç kişi var?

Rüşvet, ülkemizin acı, ama çirkin gerçeği. Alan da veren de aynı derecede suçlu, günahkâr. “Şike” ve “irtikap”ı da buna ekleyebiliriz.

Rüşvet, yaptırılmak istenen bir işe yasadışı kolaylık sağlaması için ilgili görevliye ya da görevlilere el altından verilen para, mal ve benzeri şeyler.

 Spor terimi olan şike ise mecaz anlamıyla bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir iş yapma, danışıklı dövüş, demek.

 İrtikapta ise kötü iş yapma, kötülük yapma, yiyicilik, yalan söyleme, hile yapma anlamı var. Türk Ceza Kanunu‘nda, verilen kamusal görevin çıkar sağlama amacıyla kullanılması üzerine oluşan suçu ifade eder. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda “Yüz kızartıcı suçlar” kapsamında görülen bu fiili işleyen kişiler, devlet memuru olamazlar ve işledikleri bu suç, adli sicil kayıtlarında da uzunca bir süre görünür.

İnternet üzerinde çevrimiçi bir sohbete katıldım. Kapıkule sınır kapısında rüşvet alırken yakalanan otuz sekiz kişi üzerine konuşuluyordu. Bir zamanlar aktif görevde bulunan gümrük müdüründen “Bunlar, gümrüklerdeki olağan işler, maalesef bu önlenemiyor, zaten alının para, mevcut kişilere paylaştırıldığında büyük bir rakam değil.” cümlelerini duyunca hem utandım hem öfkelendim.

Değer verdiğim bir büyüğümüzden dinlemiştim. Bir eğitim kurumunda üst düzey yönetici olduğu bir dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesine gitmiş. “Belediyede benden rüşvet istediler, vermedim; sonra alt kattaki mescide indim, namaz sonunda sağıma selam verdim ki benden az önce rüşvet isteyen adam bana doğru selam veriyor.” diye anlatmıştı. Ben de bu tabloyu ironik bir olay olarak çok yerde anlattığımı hatırlıyorum. Rüşvetin, demek ki dini, imanı yok. Rüşvet, bir ahlak sorunudur.

Rüşvet, şike, irtikap; birbirine anlamca yakın üç kelime. Üçünün de temelinde ahlaksızlık var. Sonuç, haksız kazanç.  Bu üç virüs, toplumun her alanında kendini hissettiriyor; insanın bulunduğu her yerde, yaşadığı her dönemde, neşterle temizlenmediği taktirde, o bünyeyi kemiriyor, çürütüyor. Üçü de oldukça masum gerekçelerle meydanda at oynatır, alan da veren de fetvasını bulur, kılıfına uydurur; pembe yalana sığınır. Rüşvetin ilki rahatsız eder vicdanları, daha sonra hak haline gelir, ilk günah gibi. Önü alınmazsa rüşvet, şike, irtikap hayat tarzı haline gelir kişilerde, olağan ilişki biçimi görülür toplumda. Bir arkadaşımın, Kazakistan’da, götürdükleri Kur’an-ı Kerim’i dağıtmak için müftüye rüşvet vermek zorunda kalmalarını trajik bir hadise olarak hatırlıyorum.

Rüşvet, şike, irtikap; ahlaki çöküntünün diğer adıdır. Çöküntü, çürümüşlüğe; çürümüşlük, yıkıma yol açar. Sonuç, sosyal enkaz. Orada hakkaniyetten, adaletten söz edilemez. Güçlüler her zaman işini yürütür, yolunu bulur; aşılamayacak engelleri aşar. Sosyal dengeden bahsedilemez rüşvetin yaygın olduğu toplumlarda. Vicdanlar yaralı, ilişkiler samimiyetsiz, kafalar farklı çalışır. Değerler sistemi altüsttür. Yalancılık, yalakalık, dalkavukluk en belirgin özelliğidir o toplumu oluşturan kişilerin. Bu öyle bir çarktır ki dahil olanları öğütür, kendine yem yapar; bulaşmak istemeyenleri de parçalayıp sistem dışına atar, yaşama hakkından mahrum eder.

Rüşvetin, irtikabın yaygın olduğu tapu, askeriye, emniyet gibi bürokratik alanlardan eskisi kadar pis kokular gelmiyor burnumuza. Ancak sağlıkta hala bir kokuşmuşluk mevcut. Hatır gönül işleri, adam kayırmalar maalesef insanımızı yaralıyor. Adliye sisteminde de bir sancının varlığını işitiyoruz, okuyoruz. Maliyede ve ihale sisteminde, doğrudan rüşvet olmasa da irtikabın yaygın olduğunu işin içindekiler söylüyor. Ben de bir kez rüşvet teklifiyle karşılaştım; ancak yaşadığım çirkinliği anlatabileceğim yetkililere bir türlü ulaşamadım. Bu da ayrı bir dert.

Futboldaki şikeden söz etmeyeceğim. Bunu sağır sultan bile duymuştur, biliyordur. Hangisi olursa olsun, rüşvetin en fazla yaygın olduğu kurumlar, belediyeler. Vatandaşlar, belediyelerdeki bu çirkin ilişkileri içselleştirmiş, kanıksamış görünüyor; işin raconu kabul ediyor. Belediyeler siyasi temelli kurumlar olduğu için, toplum, olaylara siyasi gözle bakıyor, kendi siyasi düşüncesine yakın olan bir belediyedeki rüşvet ve irtikabı “benim hırsızım senin hırsızından daha iyidir” düşüncesiyle savunur hale geliyor. Hırsızlığı savunmak adına meydanlara çıkıyor, yürüyüşlere katılıyor, sloganlar atıyor. Hırsızların piyonu olmak, onlar tarafından kullanılmak bana çok traji-komik geliyor. Ülkemiz, maalesef bugünleri de gördü. “Tencere dibin kara, seninki benden kara.” ahlakıyla bir toplum hiçbir zaman ileri gidemez, medeni olamaz, huzur bulamaz. Ey Türk siyaseti, sende çok şey gördük, lakin hırsızlıkları perdelemek için de bu kadar fütursuzca kullanıldığına şahit olacak mıydık?

Rüşvet, şike, irtikap adlı yüz kızartıcı aşağılık ilişkiler, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanıyor. Bunu duyuyoruz. Ancak, onların bu tür ilişkilere konu olan kişileri ağır şekilde cezalandırdıklarını da biliyoruz. Ülkemizdeki adli ve idari sistem sözü edilen ilişkileri yok etme konusunda, sanırım, yeterli değil. Yetkin kişilerin aldıkları cebine, yaptıkları yanına kalıyor inancı egemen. Kişilerin, hallettiği işin büyüklüğü, etkisine aldığı alanın genişliği kadar pay sahibi olduklarını duyuyoruz. Duyduklarımızın yarısı yalan olsa dahi diğer yarısı, tefessüh etmiş bu toplumun ıslahı için bir gerekçedir. Rüşvet ve benzeri haksız kazançlara fırsat veren idari sistem mümkünse mutlaka ıslah edilmeli, değilse temelden değiştirilmelidir. Bir denetim mekanizması kurulmalı; sonuç alıcı, etkili kanunlar çıkarılmalı, “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” mottosuyla yeni bir düzen inşasına gidilmelidir.

Rüşvet veren de alan da yanacaktır. Buna inancımız tamdır. Peki, rüşvet, şike ve irtikaba fırsat verenlerin, payandalık edenlerin yeri neresidir?

Kadın, Ebedî Eş

     Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet ve muhabbet / sevgi ve alâka, yalnız dünyevî / sadece dünyaya ait hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın kocasına, yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Belki ebedî hayatta dahi refika / arkadaş olup, beraberlikleri devam edecektir. Madem ebedî hayatta bile, kocasına hayat arkadaşı olacaktır. Elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının bakışını kendi güzelliğine çekmemek. Kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir.

     Kadın; âile hayatında, ev içinde idareci olmasından ötürü, âdeta kocasının bütün malı, evlâdı ve herşeyi için, onun muhafaza / koruma memuru hükmündedir. Bu yüzden en esaslı hasleti / huyu sadâkattir. Emniyet ve güvendir.

İnsan, Dünya ve Rab

     İnsanda, özellikle ehl-i dünya olanlarında; çoğunlukla makam sevgisi denilen şöhret hırsı ve kendini beğendirmek ve şan ve şeref denilen riyakârâne bir şekilde; yani gösteriş yaparak halka görünmek ve umûmun nazarında mevki sahibi olmak istek ve arzusu vardır. Öyle ki, o arzu için hayatını feda eder derecesinde, şöhretperestlik hissi onu sevk eder.

     Âhiret ehli için bu his gâyet tehlikelidir. Dünya ehli için de gayet dağdağalı / ızdıraplıdır. Kötü ahlâkın da menşei / kaynağıdır. Üstelik insanın en zayıf damarıdır. Çünkü bir insanı kendine çekmek; onun o hissini okşamakla mümkün olur. Ancak onun ile onu mağlup eder.

     Allah’ın rızasını kazanmak, Rahman olan Allah’ın iltifatına nail olmak, Rabbin kabûlüne mazhariyet; öyle bir makamdır ki, insanların teveccüh, alâka ve beğenmeleri, ona nisbeten bir zerre hükmündedir.

     Eğer rahmetin kendine yönelmesi varsa yeter. İnsanların teveccühü, o rahmetin yönelmesinin aksetmesi ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner. Beş para etmez.

     Cehennemin Vücûdu

     Cehennemin vücûdu / varlığı ve şiddetli azâbının; hadsiz / sayısız rahmete ve hakikî adâlete ve israfsız, mizanlı / ölçülü hikmete zıtlığı yoktur. Belki rahmet, adâlet ve hikmet; onun vücûdunun,  var olmasını ister.

     Çünkü nasıl binlerce mâsumun hukuklarını çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak. Yüzlerce mazlûm hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek. Adâlet içinde mazlûmlara bin rahmettir. O zâlimi affetmek, o canavarı serbest bırakmak. Bir tek haksız merhamete mukabil, yüzlerce bîçârelere yapılan yüzlerce merhametsizlikten başka bir şey değildir.

Kur’an

     Kur’an belâgatların / söz söyleme sanatlarının; bütün envaını / çeşitlerini. Kelâmın fazîletlerinin bütün aksâmını / kısımlarını. Ulvî / yüksek üslûbların bütün sınıflarını. Güzel ahlâkın herbirini. Fennî ilimlerin bütün hülâsa ve özetlerini. İlâhî mârifetlerin bütün fihristlerini. Şahsî ve sosyal hayatın bütün faydalı düstur ve prensiplerini. Kâinat ve evrenin yüksek hikmetlerinin bütün nûrânî kanunlarını cem’ etmekle / toplamakla beraber; hiçbir karışıklık, onda görünmüyor.

     Demek ki, gerçekten o; bu kadar karışık şeyleri bir yerde topladığı hâlde; bir münakaşa, bir karışıklık çıkmaması; bütün bunların; ancak, son derece hâkim olan mucize sahibi, Kahhar / Mutlak Gâlip bir Zât’ın tertip ettiği işleri olduğu anlaşılır.

     Böylece, Kur’an’ın büyük bir mûcize olduğu; hiç kimsenin onu taklit edemeyeceği ve hakîkatlerine karşı çıkamayacağı ortaya konmuş oluyor.

Türkiye’nin En Zayıf Tarafı

Bir yandan ABD/ İsrail ikilisinin Suriye ve İran üzerindeki kısa ve uzun vadeli planları tıkır tıkır işliyor. Diğer yandan bununla bağlantılı olduğundan şüphe duymadığımız “Öcalan’la müzakere süreci” kapsamında yapılan görüşmeler devam ediyor.

Öcalan da Kandil ve Suriye’deki PKK güçlerinin başındaki teröristler de ABD/ İsrail’in çizdiği rotadan bir milim bile sapamazlar. DEM bunların içinde en etkisiz eleman konumundaki aracıdır.

PKK/Öcalan tarafı güya silah bırakacakları vaadiyle Türkiye’nin Milli Devlet yapısını bozup, federasyon tarzı bir yapılanmaya geçmesini istiyor. Bu başarılırsa, iki aşama sonrası Türkiye’den de bir parçanın koparılarak, kurulması planlanan “Büyük Kürdistan” projesinin ilk adımı olacak.

Bunun yapılması ancak “yeni anayasa” ile mümkün olabilir. DEM desteğiyle yapılacak “yeni anayasa” ile bu yeni yapılanmanın temeli atılır. Buna karşılık Erdoğan’ın ömür boyu Cumhurbaşkanı olabilmesinin yolu açılır.

****

Netanyahu birlikte yaptıkları basın toplantısında ABD Başkanı Trump diplomatik teamüllere aykırı sevgi beyanlarıyla, Erdoğan’dan çok yüksek beklentileri olduğunu üstü kapalı olarak ifade etti.

Bu demektir ki ABD çok yakın gelecekte Türkiye’yi çok önemli tercihlere zorlayacak.

***********************************

ABD’nin Beklentileri Milli Çıkarlarımıza Ters

ABD/ İsrail’in Türkiye’den beklentilerinin ne olduğu sır değil:

  • Türkiye İsrail’in güvenliğini tehlikeye sokacak hiçbir girişimde bulunmasın.
  • “Gazze’nin boşaltılması” için Türkiye destek versin.
  • Suriye’deki -halen terör örgütü olarak gördüğümüz- SDG (PKK/YPG/PYD) Türkiye tarafından tanınsın ve desteklensin.
  • İran ile başlatacakları muhtemel bir savaşta, Türkiye ABD/ İsrail’in tarafını desteklesin.

****

Oysa ki Türkiye’nin milli çıkarları bu beklentilerin tam tersidir:

  • İsrail ile komşu olmak çok tehlikelidir. İsrail’in Suriye ve İran’da etkinliğini artırmaması gerekir.
  • “Gazze’nin boşaltılması” demek buranın İsrail toprağı olduğunu kabul etmek yani on binlerce şehit kanıyla sulanmış toprakların soykırımcı bir devlete peşkeş çekilmesi demektir. Ahlaki ve stratejik açıdan felakettir.
  • Suriye’de, İsrail için bir garnizon devlet olarak kurulmaya çalışılan ve güçlü bir düzenli orduya dönüştürülen, SDG/PKK/PYD güçlerinin tasfiye edilmesi şarttır.
  • İran ile ABD/ İsrail savaşı başladığında Türkiye’nin tarafsız kalması, her iki tarafla ilişkilerini iyi komşuluk çerçevesinde sürdürmesi gereklidir. (Suriye iç savaşında taraf olunmasının zararlarını, Rusya- Ukrayna Savaşında tarafsız olmanın yararlarını gördük.)

***********************************

Türkiye’nin Tercihi Nasıl Olabilir?

Türkiye yakın tarihimizde de böyle çok önemli tercihlere zorlandı.

AKP iktidara geldiğinde KKTC ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında bir anlaşma yapmaya zorlandı. Erdoğan ve AKP yönetimi milli kahraman, büyük devlet adamı Rauf Denktaş’ı dışlayarak Annan Planını destekledi. Kıbrıslı Türkler üzerinde baskı kurarak, “yes be Annem” kampanyaları ile bu planın Türk tarafı referandumunda, yüzde 65 ile kabulünü sağladı. (Nisan 2004) Ancak bereket Rum tarafındaki referandumda yüzde 75 “hayır” çıktığı için plan devreye giremedi. Annan Planını Rumlar da kabul etseydi bugün KKTC’de Türk varlığı kalmayacaktı.

****

Ağustos 1990’da Irak ordusunun Kuveyt’e girmesiyle başlayan Birinci Körfez Savaşında, ABD Türk Ordusunun da Irak’a girmesini istedi. Cumhurbaşkanı Özal bu teklifi “Türkiye’yi federasyon yapıp Kerkük ve Musul’u bir federe devlet olarak Türkiye’ye bağlamak” hayaliyle kabul etti. Fakat Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Başbakan Yıldırım Akbulut, TBMM Başkanı ve bazı akil devlet adamları direndiler. Torumtay istifa etti. Özal kararını geri almak zorunda kaldı.

20 Mart 2003’te İkinci Körfez Savaşı ile Irak’ın İşgaline karar veren ABD’nin bizden talepleri oldu. Güneydoğu bölgemizin tamamında üsler kuracak, Trabzon ve Sabiha Gökçen Havalimanları dahil birçok stratejik alanlarımızı kullanma hakkını elde edecekti. TBMM’de 1 Mart 2003 tezkeresi geçmemiş ve NATO müttefiki olan Türkiye, bu işgal için topraklarının kullanılmasını reddetmiştir.

****

ABD yönetimleri iki Körfez Savaşındaki Türkiye’nin tutumunu hiç unutmadı. Türkiye’nin de ancak kurumların ve kurulların çalışmadığı bir tek adam yönetiminde olması halinde her istediğini yaptırabileceğini gördüler. “Keşke Türkiye de -Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi- bütün zaaflarını, yanlışlarını, haram servetlerini bildiği liderlerin yönettiği ülkeler gibi olsaydı” diye düşündüler.

Bu tür otokrat liderler ömür boyu ülkelerini yönetmek isterler. İktidardan düştüklerinde kaybedecekleri o kadar çok şey vardır ki koltuklarını kaybetme riskini göze alamazlar. Bunların ülke içinde güçlü kalması ve onları dizginleyecek kurumların ve kuralların olmaması ABD’nin işine gelir.

***********************************

En Büyük Riskimiz: Tek Adam Rejimi

Elbette şu anda Türkiye ekonomisinin çok kırılgan yapısı büyük risktir. “Hukukun siyasallaşmasının” ekonomiye olumsuz etkilerini görmeye devam ediyoruz.

En son 19 Mart 2025 İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibinin tutuklanmasıyla başlayan süreçte üç haftada Merkez Bankası rezervinden 37 Milyar dolar kaybettik.

Fakat bence en zayıf tarafımız “çok güçlü bir tek adam yönetiminde olmaktır.” Kuvvetler ayrılığı yok. Yasama, yürütme, yargı ve idare bir siyasi lidere bağlı. Artık Türkiye’nin milli yararlarına en uygun seçeneği tartışabilecek bir “ortak akıl” mekanizması da yoktur. Tek adamın yanlış kararlarına karşı çıkabilecek kurumlar kalmamıştır.

Üstelik, Erdoğan ömür boyu Cumhurbaşkanı olmayı istemektedir. Ancak aday olmasına Anayasa engeli, aday olsa bile seçmen desteğinin azalmış olması gibi zorluklar var.

Erdoğan tek çıkış yolunu DEM desteğini almak, bunun için PKK ve patronlarıyla anlaşmaya varmakta görürse diye endişe ediyorum.

Bu durumda bizi bölünmekten sadece yüce Tanrının yardımı kurtarabilir. Tıpkı Kıbrıs referandumunda Rum tarafına “hayır” oyu verdirdiği gibi bir mucize olur mu dersiniz?