4.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Nisan 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 69

“Bölündük Biz…”

“Geçmiş zaman olur ki, gereğini yapmazsan bugün de aynısını yaşarsın…”

Özcan Pehlivanoğlu

Yazının başlığındaki söz; Kardak Kayalıklarına Türk Bayrağını diken, Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen’e ait. Albay Türkşen; Balyoz Davsı’ndan tutuklu ve 800 günü aşkındır cezaevinde yatıyor. Balyoz Davası’ndan 16 yıl ceza alan, SAT Komandosu Albay Ali Türkşen için Poyrazköy Davası’nda da iki kez müebbet hapis cezası isteniyor.

Bölünme deyince aklımıza hemen PKK geliyor ama Albay Türkşen’in kast ettiği bölünme farklı bir şey…

Türkiye’nin ve Türklerin yaşadığı bütün sorunların temelinde, Albay Türkşen’in kast ettiği bu “bölünme” ve bu bölünmeye neden olan düşünce ve eylemler yatıyor diye düşünüyorum!

Türkşen “Kader birliği yapmak gerekirken burada bile bölündük biz…Buradan çıkınca herkes başka yerlere dağılır… Kimse kimseyi görmez bile. Hepimizi böldüler. Bu ülkede yaşayanların tek ortak noktası Türkçe konuşmak oldu… O yüzden buradakilerden kimse bir şey beklemesin” diyor.

Saygıdeğer Albayım, merak etmeyin biz zindanlarda yatanlardan dünde bir şey beklemiyorduk, bundan sonra da beklemiyoruz. Çünkü sorunun doğumunda dahli olanların sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünmek ancak saflık olur.

Yine Albay Türkşen’in, Sözcü Gazetesi’nde verdiği röportaj da önemli bir tespit daha var “… Biliyormusunuz Atatürk bu ülkeye bol geldi, büyük geldi. Biz Atatürk’ü taşıyamadık”. Bu da doğrudur. Atatürk’ü sevdiğini, saydığını ve onun izinden yürüdüğünü söyleyenler, Atatürk’ü kullanarak lümpen bir hayat sürmüş ve halka tepeden bakarak adeta onunla alay etmişlerdir.

Ancak Albay Türkşen merak etmesin, onlar bölünmüş olabilir ama Türk Milleti bölünmez ve Atatürk’te Türk Milletine bol gelmemiştir. Kendi adına konuşabilir ama Türk Milletini kapsayan değerlendirmelerde bulunması doğru değildir.

Türkiye; AKP iktidarının arkasındaki zihniyete onlarca yıl süren operasyonlarla nasıl teslim edilmiştir? Bunu konuşalım…

Çünkü bu sorunun, milliyetsever ve vatansever insanlarımız tarafından çok iyi cevaplanması gerekir. Bu gün gelinen nokta da; Atatürk’ün ölümünden bu yana görev alan karar vericilerin hepsinin değişen oranlarda sorumluluğu ve suçu vardır.

Ülkeyi yönetirken yanlış tercihlerde bulunmuşlardır. Bunun ana sebebi; şuursuzluk, tarih bilmezlik ve menfaatlerin göz ardı edilememesidir.

Karar alıcılarca, vatanın sahibinin Türk Milleti olduğu gerçeği göz ardı edilmiş, ülkenin imkânları ve makamları aynı Osmanlı zamanında olduğu gibi etnik mikro ırkçılara, onları da kazanırız düşüncesi ile pay edilmiştir. Böyle yaparak hem ülkenin ve hem de kendilerinin koltuklarının korunacağını zannetmişlerdir.

Ancak memleketi Türk çocuklarına teslim edecekleri yerde, Türk Milletine gizli düşmanlık besleyenlere teslim edenlerin, şimdi sızlanmaya hiç hakları yoktur. Unutulmamalıdır ki; bu ülkenin Milli Güvenlik Kurulları (MGK)nda, Türk Milliyetçilerinin de; devlet için öncelikli tehdit olduğu konuşulmuş ve bu durum belgelere yansımıştır.

Tabii ki; kutsal bir davası olmayan, her şeyden önce koltuğunu korumak ya da bir koltuk elde etmek isteyen ve devletin imkânlarını gelecekleri için kullanmaktan çekinmeyenlerin, fikri ve zikri bir birlik içinde olmaları düşünülemez.

Onun için zindanda yatanların birlik içinde kalmaları mümkün olamazdı ve nihayetinde Albay Türkşen’in ifade ettiği gibi bölünmüşlerdir. Ancak dediğim gibi bu bölünmenin altında yatan neden, bizzat bölünenlerin kendileridir.

Bunu geçte olsa anlayanlardan biri de Albay Türkşen’dir diye düşünüyorum.

Onlar zindanda bölünmüş olabilir ama Türk Milleti asla bölünmemiştir ve bölünmeyecektir.

Türk Milletinin önünde, Atatürk’ün de önünde olduğu gibi Türk Milliyetçiliği fikri ve Türk Milliyetçileri vardır.

Birileri zaafiyete, yılgınlığa, zorluğa düşmüş olabilir ama onlar tarafından adam yerine bile konulmayan Türk Milliyetçileri; Türk Milletinin, yegâne kurtuluş ve yaşam ümididir. Ebediyen de yılgınlığa düşmeyecek ve pes etmeyeceklerdir.

Birilerine Atatürk bol gelmiş ve Atatürk’ü taşıyamamış olabilir. Ancak Atatürk, Türk Milliyetçileri’nin ölmez ve önder Başbuğudur.

Onların her biri; Atatürk olup, sadece Atatürk’ü değil Türk Milletini de ebediyen sırtlarında taşıyacaklardır…

Çünkü onlar için yaşamın sırrı; Allah’ın rızasını kazanmak için bila bedel halka hizmetten ibarettir. Yani menfaat ve makam Atatürkçüsü değildirler.

Türk Milletinin bundan sonra yapacağı tek şey, çok basittir. O da ülkesini korumak, mazlumların ve mağdurların çilesine son vermek, şehit ve gazilerin hakkını aramak, fakirin sıkıntısına derman olmak için bir yerde toplanmaktır.

Çözümümü beğenmeyenlere de eğer bir çözümünüz var ise, buyrun dinleyelim diyorum. (Hem de bunu yıllardır söylüyorum ama dinlenmiyorum… Biraz samimiyet lütfen!)

Gerçekler bir yana ama gönlümüzün ve duamızın da ülkesine hizmetten kaçınmayan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen gibi kahramanlar da olduğunu ifade ederek nokta koyuyorum. diye 29 Nisan 2013’de yazmıştım.

Şimdi Sırrı’nın resminin sıvazlandığını görünce aklıma bunlar geldi.

Demek ki, herkes durduğu yerde duruyor sadece yıllar geçmiş!

Uyarıyorum, Türk devletine bölücülere taviz vermek bir şey kazandırmaz aksine kaybettirir. Tarih bize böyle söylüyor…

Mahzunluk  Rüzgârı 

Bakışlarıma düştü yine kırmızılık

Ve morluklarını dökmeye durdu güller

Akşama saygıda kusur etmiyor tüller

Esiyor mahzunluk rüzgârı ılık ılık

Zîra sarıdır geceye ekilen ezgi

Karanlığı bestelemekse şiire has

Ki cümle geçmişe anılar tutuyor yas

Gayri bir son müjdeliyor altıncı sezgi

Yuvarlanıp duran kartopudur yalnızlık

Upuzun bir zamandan bu sıkışık âna

Bu benim en âhir baharım anlasana

Bakışlarıma düştü yine kırmızılık

            14 Temmuz 1995 – İzmit Bahçecik  

Devlet Adamlığı ve Türkiye’nin Nüfus Politikası

                2000 yılından sonra doğan şimdiki gençler, “Eski Türkiye”de neler olup bittiğini, nelerin nereden nereye geldiğini pek bilmezler, eski siyasi parti liderlerini ve devlet adamlarını tanımazlar. Tanıyor olsalar bile kulaktan dolma, anne-babalarının veya yakınlarının anlattıkları kadarıyla tanırlar.

                Eski Türkiye’de devlet adamlarının, halk ile konuşmalarını, birbirlerine karşı davranış ve konuşma üsluplarını, radyo ve televizyonlardan halka hitap edişlerini şimdiki politikacıları gördükten sonra eskileri arar hale geldik. Mesela hiçbir bakan, başbakan ve cumhurbaşkanının ağzından vatandaşına: “Al ananı da git buradan” sözünü duymadık. Hiçbir başbakanın ağzından markette yumrukladığı vatandaşına: “Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü” gibi ağır bir söz işitmedik.

                Ne belediye arsalarını acımasızca parsel parsel satan belediye başkanları, ne adı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerinden aldıkları rüşvetle anılan bakan, başbakan ve onların çocukları hakkında açılmış bir soruşturma, ne de devlete ticari mal satıp, devleti dolandıran tek bir bakan hakkında bile bir soruşturmanın açıldığını duymadık. Eğer Eski Türkiye dedikleri Türkiye de bunların en hafifinden birisi dahi gerçekleşmiş olsaydı, mecliste gensoru ile hesap sorulurdu.

                Sağlık Bakanlığında Yenidoğan Çetesi, Turizm Bakanlığında Bolu’da çıkan otel yangınında 78 kişinin ölümü, Milli Eğitim Bakanının akla zarar icraatları ve yaptığı gaflar. Bakanlıklarda skandal üstüne skandal yaşanıyor ama olan bitenler hiç kimsenin umurunda değil.

                Bu kadar beceriksizliğe rağmen Üstad Yağmur Tunalı’nın dediği gibi: “Kendisinde hiçbir ölçü bulunmayanlar, topluma ayar verecek yerlerde. Ayarsızlık ayar oldu.

                Eski Türkiye’de; Çoğunlukla bakanlıklara, devletin önemli makamlarına getirilen kişiler, özellikle devlet kadrolarının alt yapılarından yetiştirilerek atanırlardı. Bunlar mektepli veya alaylı olarak tanımlanırlardı. Hele DPT Devlet Planlama Teşkilatından gelenler, parmakla gösterilirdi. Şimdikiler gibi ismi cismi belli olmayan, nereden geldikleri belirsiz kişiler, tepeden inme bir şekilde atanmazdı.

                Devlet adamlığı, bir kişinin devlet yönetiminde önemli bir rol üstlenmesi ve bu süreçte halkın çıkarlarını gözeterek uzun vadeli bir vizyonla hareket etmesi anlamına gelir. Devlet adamları, genellikle politikacılardan farklı olarak, sadece kısa vadeli siyasi kazançları değil, gelecek nesillerin refahını da düşünürler. Örneğin, Winston Churchill’in şu sözü ne kadar önemli: “Siyasetçi gelecek seçimleri düşünür, devlet adamı ise gelecek nesilleri“.  Şimdi İnsaf ile düşünelim günümüzde bu vasıflara uyan lider veya devlet adamlarından kaç tane var?

                Devlet adamlığı kavramı, dürüstlük, bilgelik ve halkın güvenini kazanma gibi nitelikleri içerir. Platon, “Devlet” adlı eserinde, devlet işlerinin sevgi, edep ve akıl ile yürütülmesi gerektiğini vurgular. Hz. Ali (r.a): “Bir devletin devamı ve bekası, adaletle mümkün olur” der.

Türkiye’nin Nüfus Meselesi

                Son yıllarda Ortadoğu’da Arap Baharı ve BOP Büyük Ortadoğu Projesi neticesinde Türkiye’de nüfus artış hızı hissedilir derecede düşmeğe başladı. Bunun nedenleri komşularımızdaki iç savaş dolayısıyla ülkemizin adeta sığınmacı istilasına uğraması ve ekonomik sebepler nedenleriyle birçok aile, çocuk yetiştirmenin getirdiği maddi yükü göğüslemekte zorlanıyor. Artan hayat şartları, konut fiyatları ve eğitim masrafları, aileleri daha az çocuk sahibi olmaya yönlendiriyor. 

                TÜİK’in verilerine göre 2001 yılında 2,38 olan doğurganlık hızı, yani bir kadının hayatı boyunca dünyaya getirdiği ortalama çocuk sayısı, 2023 yılında 1,51’e düştü. Bu hızlı düşüş oranı bugüne kadar daha da aşağılara %8’lere kadar çekildi.

                AKP Düzce Milletvekili Ayşe Keşir: “İngiltere’nin üç çocuktan bir çocuğa düşmesi 112 yılı almış ama Türkiye’nin üç çocuktan 1,5 çocuğa düşüşü ne yazık ki 32 yılda gerçekleşti. Bu da son derece önemli bir veri.” Sözleri bu konuda AKP hükümetlerinde Türkiye nüfusunun hızla düşmesine verilmiş en güzel cevap olsa gerekir.

                Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtemelen Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Erhan Afyoncu’dan aldığı bilgilerle: “Türkiye bir kâbusa gidiyor. Anadolu’daki Türk nüfusu hızla yaşlanıyor. Milletimiz kendisini toparlayamazsa, bu topraklardaki yaşama kabiliyetini kaybeder. Bu bir beka sorunudur. Prut Savaşı’nda 1711’de Rusları yendiğimizde bizim nüfusumuz 30 milyon, Rusların nüfusu 16 milyondu. Meşhur 93 Harbi dediğimiz 1877-78 büyük bozgununa gelindiğinde Ruslar 100 milyona ulaşmıştı, Osmanlı 26 milyondu. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya 175 milyona çıkarken, Osmanlı 22 milyona gerilemişti. Cumhuriyet döneminde 1960’larda yanlış bir iş yaparak doğum kontrol sistemiyle Türk nüfusunu azalttılar. Bu, ülkemiz için savaştan çok daha önemli bir tehdittir.”

                Bu görüşlere kısmen katılmakla birlikte günümüz savaş silahları teknolojisindeki gelişmeler ve gelişen savaş tekniklerini göz önüne getirdiğimizde; sadece nüfus olayı savaş kazanmak için yeterli gelmiyor. Eğer öyle olsaydı sayıları yüz milyonlarla ifade edilen Müslüman Arap kavmi, 10 milyonluk İsrail’in katliamlarına maruz kalmazdı.

DEM / PKK Muhabbetinin Bu Kadarı da Fazla

Yeni Açılım Süreci’nin mimarı “yeni Bahçeli” ve “yeni MHP” yeni rollerini çok sevmiş olmalılar. Hastalığı devam eden, TBMM Grup toplantısına bile katılamayan ve 100 gündür bir cümle lafını ağzından duyamadığımız Devlet Bahçeli “Sırrı Süreyya Önder’i anma toplantısına” katıldı. “PKK’nın Meclisteki uzantısı” DEM’in milletvekili, teröristbaşına “babam” diyen, Meclis Başkanvekili S.S. Önder’in fotoğrafını büyük bir muhabbetle üç defa sevdi okşadı. 

Bu anı görüntüleyen kısa videonun ve resmin çok büyük psikolojik etki yaptığını görüyorum. Ülkücülerin sosyal medya hesabıma düşen paylaşımlarında hayal kırıklığı ve öfke arasında hislerle şiddetli tepkilerini görmekteyim.

Görsellerin etkisinin sözlerden daha fazla olduğunu gösteren bir örnek bu. 

Aslında Bahçeli başlattığı “yeni açılım süreci” kapsamında aylardır bir Türk Milliyetçisinin asla kabul edemeyeceği sözler ediyor. MHP yöneticileri Teröristbaşı ile iktidar arasında ulaklık yapan DEM milletvekillerinin “sayın Öcalan” ile başlayan cümlelerini alkışlıyorlar. 

Bu ulaklardan S.S. Önder’in cenaze töreninde AKP gibi CHP ve MHP de üst düzeyde temsil edildi. DEM’li Sırrı için AKM’de yapılan törende “Pekeke lideri Sayın Öcalan’ın mesajı” denilerek teröristbaşının mesajı okutuldu. Bir devlet başkanı mesajı gibi alkışladılar. Bu sırada devlet ricali, AKP yöneticileri ve MHP yetkilileri o salonda bulunmakta beis görmediler.

Bahçeli “Sırrı Bey kardeşime Cenab-ı Allah’tan rahmetler niyaz ediyor, cennetiyle, cemaliyle ve merhametiyle mükafatlandırmasını diliyorum. Kederli ailesinin, DEM Parti camiasının, sevenlerinin ve seçmenlerinin, elbette hepimizin başı sağ olsun diyorum” derken Bahçeli’nin DEM muhabbeti açıkça belli oluyordu.

Buna karşılık Bahçeli saldırıya uğrayan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e geçmiş olsun mesajında Özel’in ve CHP’nin adını bile anmadı. “Fiziki saldırıya uğrayan bir siyasi kurumun yöneticisi” dedi. Bu mesajlardan Bahçeli’nin DEM’e duyduğu sevgi ve saygıyı CHP’den esirgediği anlaşılıyordu. 

Ama ülkücü ve Türk Milliyetçilerini en çok Bahçeli’nin Önder’in resmini severken çekilen kısa videosu ve resmi kızdırdı.

Kimileri, şehitlerin cenazelerine katılmayan, Ozan Arif, Fırat Çakıroğlu, Sinan Ateş gibi kitlelerin sevdiği “Ülkücü” cenazelerine katılmayan, hatta bir başsağlığı bile dilemeyen Bahçeli’nin DEM’li Sırrı’ya muhabbetini eleştiriyor.

Kimi “şehitlerin ruhu incindi” derken bazıları “yarın ÖCALAN ölse biliyorum ki onun da yüzünü sıvazlar, okşarsın…” diyor. 

Vatandaş haklı Bahçeli Sırrı ile yapmak istediği “barış halayını” öcalanla çekmek isteyebilir.

*********************************

Kadim Devlet Aklı Tesellisi

Milliyetçi kesim arasında bazılarının beş bin yıllık, bazılarının bin yıllık dediği bir “kadim devlet aklı” olduğu inancı yaygındır. “Bu akıl devletin beka sorunu yaşadığı en kritik dönemlerde devreye girer ve uluslararası güçlerin planlarını bozar. Türk Milletini bu topraklarda tutan bu devlet aklıdır.”

Bazıları bu aklın sahibine “derin devlet” der. Bazıları devletin içinde belli kurumlarda tecrübe kazanmış akil insanların kümelenerek bu bilgi ve tecrübelerini yetkililere ilettiğini söyler. Bu grupların yaptırım gücünün çok yüksek olduğunu söyleyen de vardır, sadece tavsiye niteliğinde görüş beyan eden akillerdir diyen de. 

Fakat alt kademedeki vatandaşlar bu “devlet aklının yanılmaz ve iktidarlar üstü bir yaptırım gücüne sahip olduğuna” inanmaya yatkındır. Çünkü şeyh veya hocaefendilerinin kerametlerine inanan müritlerinin rahatlığı içinde olmak konforlu bir alandır. 

Bunlar ülkemiz ve milletimiz için en dehşet verici gelişmeler karşısında bile endişe duymaz, “nasıl olsa ‘kadim devlet aklı’ devreye girer, bizi kurtarır” diye düşünürler. Tıpkı “depremlerden afetlerden ve saldırılardan bizi kurtaracak şeyhimiz, uçaklarımızı uçuracak sarıklı evliyalarımız var” diyen tarikatçılar gibi.

Alparslan Türkeş’in kurduğu MHP Türk Milliyetçiliği fikriyatını temsil eden bir parti idi. Türkeş’in kadim devlet aklını devam ettiren bir lider olduğuna inanılır. 

Devlet Bahçeli ve yeni MHP, Türk Milliyetçilerinin asla hazmedemeyeceği yeni politikalar içindeler. Buna rağmen, bir kesim ülkücü hala “liderin bir bildiği vardır” tesellisi içindeler.

Onlara göre, var olduklarını sandıkları “kadim devlet aklı” denilen gizli veya derin yapının bir parçası Devlet Bahçelidir.  “O böyle inanılmaz işler yapıyorsa, elbette bizim anlayamayacağımız ama O’nun bildiği bir şey vardır” diye düşünerek rahatlarlar.

“Derin devlet” konusunda uzman olduğu kanaatinde olduğum E. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ve “Derin Devlet” tanımını ilk kullanan ve bu isimde kitap yazan, yazar ve senarist Ömer Lütfü Mete’yi tanıdım. Bu iki değerli Milliyetçi Türk’ün birbirinden habersiz, farklı zaman ve mekanlarda aynı cevabı verdiğini bizzat kendilerinden duydum. Her ikisi de “Türkiye’de sanıldığı gibi bir derin devlet yok, keşke olsa” demişlerdi.

*****************************

Devlet Aklı Kurumlarda Yaşar

Bana göre “devlet aklı” kurumların içinde biriken bilgi ve birikimin kullanılmasıdır. Köklü devletlerde kurumların gelenekleriyle beraber yaşatıldığı, liyakatli kadroların kendilerinden önceki kadrolardan aldıkları bilgi ve birikimi, üzerine kendi edindiklerini de katarak, kendilerinden sonraki kadrolara aktaracak bir sistem çalışır.

Bizde de TSK, MİT, Maliye, Dışişleri, Mülkiye gibi kurumların devlet aklı oluşturacak geleneksel yapıları vardı(r). Bu gibi devlet kurumlarında “liyakat” esaslı kadro geleneği, “bizden” olsun diyerek “sadakat” esaslı hale getirildiği için bu kurumlarda yanılmayan bir “devlet aklı” aramak fazla iyimserlik olur.

Kaldı ki bin yıldır yanılmaz ve iktidarlar üstü bir yaptırım gücüne sahip devlet aklı olsaydı Osmanlı batmazdı. Halen böyle bir akıl olsaydı ülkemiz adaletle yönetilir, çocuklarımızın önemli bir kesimi okullarına aç gitmezdi. Devlet başkanımız dün düşman ilan ettiği devlet başkanlarıyla barışmak için U dönüşleri yapmazdı. Böyle bir devlet aklı olsaydı Türkiye milyonlarca sığınmacıyı almazdı. Yabancı sermayeye bu kadar muhtaç olmazdı. S400’lere ve F35’lere verdiğimiz milyarlarca dolar heba olmaz, hava savunma sistemimiz riskli hale gelmezdi.

Eğer bir ABD/İsrail projesine destek anlamına gelecek şekilde PKK liderleriyle anlaşmaya varılacaksa, bu devlet aklının hangi devlete ait olduğunu sorgulamamız gerekmez mi?

Cismanî Haşir

     Kudret, kuvvet ve güç sahibi olan Kadîr bir Zât ki: Şu âlem, bütün güneşleri, yıldızları, âlemleri, zerreleri ve cevherleri; kısaca  nihayetsiz dilleriyle O’nun azamet, büyüklük ve kudretine şehadet etsin, şâhit olsun da.

     Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, cismanî ve maddî yani bedenen olacak bir haşri ve haşrolmayı o kudretten uzak görsün!

Günâhın  Mâhiyeti

     Günâhın mâhiyetinde / özünde, eğer devâm ederse, küfür / inkâr tohumu vardır. Çünkü o günâha devam eden, gittikçe ona alışır! Sonra ona müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o günâhın cezalandırılmayı gerektirmediğini temenni etmeye ve düşünmeye başlar.

     Bu hâl böyle devam ettikçe, küfür / inkâr tohumu yeşillendikçe yeşillenir. En sonunda, hem cezayı hem de ceza yerini inkâr etmeye başlar.

Allah’a  Şirk  Koşmak

     Cenab-ı Hakk’ın öyle bir kibriya / büyüklük ve azameti / yüceliği vardır ki: Hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle; hiçbir şirkin / Allah’a ortak koşmanın hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor. Kökünü kesiyor.

     Madem böyle bir kibriya ve azamet-i kudret / kudretin yüceliği var. Madem o kibriya ve büyüklük son derece mükemmeldir. Herşeyi ihata edip kuşatıyor.

     Elbette o kudrete acz veya ihtiyaç ve o kibriyaya kusur ve o kemale noksaniyet ve o ihata / kuşatıcılığa kayıd ve o nihayetsizliğe son veren bir şirke meydan vermesi, müsaade etmesi hiçbir vecihle mümkün değildir. Fıtratını / yaratılışını bozmayan hiçbir akıl, bunu kabul etmez.

     İşte şirk, kibriyaya dokunması ve celâlin izzetine dokundurması ve azametine ilişmesi sebebiyle; öyle bir cinayettir ki, hiçbir şekilde affının mümkün olmadığını; beyanı mucize olan Kur’an; büyük bir tehdit ile:

     “Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında olan (günâh)ları ise, (kendi lütfundan) bağışlar.” diye ferman edip bildiriyor. 

Tek  Başına  Olmak

     Bu kâinatın kudretli ve hikmetli san’atkârı olan Yüce Allah’ın mülkünde iştirâk ve ortaklığın yeri yoktur. Çünkü herşeyde son derece intizam vardır. Bu durum Allah’a ortak koşmayı kabul etmez. Zira birden fazla eller bir işe karışırsa, o iş karışır.

     Bir şehirde iki vâli, bir köyde iki muhtar bulunsa; o şehir ve o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi, en düşük görevli bir adam bile, vazîfe ve görevine başkasının karışmasını kabul etmez. Bu da gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hassâsı ve husûsiyeti istiklâliyet ve infiraddır. Yani tek başına olmaktır.

İnsan  ve  Seyyiât

     Kur’an’ın dediği gibi, insan seyyiâtından / kötülüklerinden tamamen mes’ûl ve sorumludur. Çünkü seyyiâtı isteyen odur! Seyyiât / kötülükler ise tahrîbât ve bir bakıma bozmak demektir. İnsan bir seyyie / kötülük ile çok tahrîbât / yıkımlar yapabilir. Müdhiş / dehşetli bir cezaya hak kazanır. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.

     Fakat hasenâtta / iyiliklerde iftihar edip gururlanmaya hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü hasenâtı isteyen ve iktiza eden / gerektiren İlahî rahmet ve icad eden / yaratan Rabbin kudretidir.

     İstemek ve vermek, çağıran ve cevap veren, ikisi de Hakk’tandır.

     İnsan yalnız duâ ile, iman ile, şuûr ile, rıza ile onlara sâhip olur.

     Fakat seyyiâtı / kötülükleri isteyen, insanın nefsidir.

Bir Fantezi Olarak Çocuk İktidarı

Köy çocuğu olarak tek öğretmen nezaretinde beş sınıf bir arada öğrenim görüyorduk. Birleştirilmiş sınıflar deniyormuş buna. Kısacık boyumuz, küçücük ellerimizle sınıfı biz süpürür, sınıf sobasını kışın biz yakardık, diğer nöbetçi arkadaşımızla birlikte.

Üçüncü veya dördüncü sınıftayken, aklıma nereden geldiyse, sınıfı süpürme işini bitirdikten sonra birden “Türkiye’yi ben yöneteceğim.” dedim arkadaşıma. Ya öğretmenden dinlediklerim ya büyüklerimden işittiklerim etkilemişti beni. Omuzlarımda ağır sorumluluk hissettiğimi hatırlıyorum. Büyüklerimizin, Kore Savaşı, Altmış İhtilali sohbetlerine kulak misafiri olur, öğretmenimizden öğrenci hareketleri haberlerini alırdık altmışlı yıllarda.

Ne safça, ne masum talep, değil mi? Sen kimsin ki Türkiye’yi yöneteceksin? Boyundan büyük işlere talip olmak, bu olsa gerek.

Çocuklar arasında yüz metre yarışması yapılıyor. Kazanan için güzel bir bisiklet var. Yarışma başlıyor, ilerliyor, çocuklardan biri düşüyor. Yanındaki fark ediyor, öndeki fark ediyor, dönüp arkadaşlarını kaldırıyorlar, onun da yarışa devam etmesini sağlıyorlar ve hep birlikte birinci oluyorlar.

Fırsatçılık, ihtikâr, ihtiras, bencillik onların dünyasını henüz kirletmemiş. Fıtrattaki sevgi, paylaşım, vefa duygusu taptaze ve tertemiz.

Bir fotoğraf düşüyor önüme. Başında beresi, omuzlarında atkısı, sırtında çantası, ayağında botları, bedenini saran montu, elinde renkli şemsiyesiyle tam bir ilkokul çocuğu. Hava yağmurlu. Yol kenarında ıslanan kediyle karşılaşıyor. Şemsiyesini hemen kedinin üzerine getiriyor, onun ıslanmamasını sağlıyor.

Kendinden fedakârlık, kediye merhamet ve lütufkârlık … İşte, çocuk bu; insan, bu!

Söyleyen ne güzel tanımlamış çocuğu: “Çocuklar neden güzeldir, bilir misiniz? / Çünkü hesap yapmazlar. / Kahkahaları hesapsızdır, / Öfkeleri kin tutmaz / Sevgileri sahicidir, / Çocuklar bizim yapamadığımızı yaparlar / İçinden geldiği gibi davranırlar. / İnsan, en çok çocukken insandır… “

Fantezi bir teklif olduğunu ben de biliyorum: Dünyaya çocuklar egemen olsa, diyorum. Ülkeleri yönetsinler, uluslararası kuruluşların başında bulunsunlar. Matematiğin formüllerini, fiziğin kurallarını, siyasetin şeytanlıklarını, ekonominin dengelerini bilmeseler de olur. Fiziğin bütün yasalarını kavrayanlar, uzaya gidenler, Amerika’yı keşfedenler, makineyi ve dijitali icat edenler insanlığın huzuruna neyi kattılar? Gazze’deki çocuk katliamını, organ ticaretini çocuklar yapmadı, vahşi kapitalizmi çocuklar üretmedi, atom bombasını çocuklar atmadı, kıtalar arası füzelerle insanlara Cehennemi yaşatanlar çocuklar değildi, denizleri, karaları, havayı da çocuklar kirletmedi. Yetişkinlerin yönetimindeki bu dünyada kan var, göz yaşı var, haksızlık var, zulüm var, kâbus var.

Söyleyen ne güzel söylemiş: “İnsan, en çok çocukken insandır.”

Hesabi yerine hasbi olabilmek, öfkelendiğimizde dahi kin tutmamak, sevgimizde sahici kalabilmek, içimizden geldiği gibi davranabilmek, çocuksu ve insani davranışlar. Çocuk kalmak, biyolojik değil, o zihin ve arzu dünyasında kalmaktır. Duyguda, düşüncede, ülküde kirletilmemiş iklimi teneffüs etmek, bozulmamış doğada yürüyebilmektir.

Bir bilge, çocuklar hakkında şu tespitleri yapmış: “Rızık için endişe etmezler, hastalandıklarında Yaratıcı’yı kimseye şikâyet etmezler, tek başına yemeyi sevmezler, hata yaptıklarında korkar ve gözlerinden yaşlar akıtırlar, kavga ettiklerinde kin tutmadan hemen barışırlar.”

İnsanlığın, çocukların hüküm-ferma olduğu o huzur ülkesine hararetle ihtiyacı var. 

Çocuk cinayeti deniyor, yapanlar çocuk değil; çocuk pornosu deniyor, yapanlar çocuk değil; çocuk tecavüzü deniyor, yapanlar çocuk değil. Büyüklerin yaptığı pislikler “çocuk” tamlamasıyla tanımlanıyor. Büyükler, ellerini çocuklar üzerinden çekmeliler; çocukları yetiştirmek, eğitmek amacıyla ürettikleri her fikri, ortaya koydukları her eylemi gözden geçirmelidirler. Egemen kültürün, çocukları yetiştirmek iddiasıyla uyguladığı eğitim, çocukları tanımak gayesiyle geliştirdiği psikolojik formül ve teklifler ne çocuklara huzur vermiştir ne de dünya barışına bir katkı sağlayabilmiştir.

Gençleri, çocukları saygısızlık, tembellik, vefasızlık, acımasızlık gibi birtakım olumsuzluklarla suçluyoruz. Bu olumsuzlukları eğitim yanlışlığına veya eksikliğine bağlıyoruz. Hedef tahtasına okulları ve aileleri koyuyoruz. Okuldaki öğretmenler, ailedeki ebeveyn kendine toz kondurmuyor, suçu karşı tarafta arıyor. Bu bir samimiyetsizliktir. Şikâyet edilen her olumsuzluk, büyüklerin çocukları ya telkinidir ya örneklemesidir. Büyükler rol modeldir. Kem âlât ile kemalât olmaz, demiş atalarımız. Yani kötü aletle güzel eser ortaya konamaz.

Hayat, bir süreç. Hepimiz bu hayattan bir gün çekileceğiz. En güzel eser, hoş bir seda bırakmak. Sosyal birey olarak topluma, ebeveyn olarak evlatlarımıza, eğitimci olarak öğrencilerimize bırakacağımız en güzel hediye, onların çocuk kalmalarını sağlamak, duygu ve düşüncelerini kirleten her türlü haşerata karşı mücadele etmektir.

Bulunduğumuz yaşın önemi yok. Ne denmişti? “İnsan, en çok çocukken insandır.”

Gecikmemiz Bitti mi?

Gelişmeleri Batı’dan aldığımız uzun asırlar var. Batı’da çıkar çıkmaz değil, epey sonradan aldıklarımız. Birçok konuda geciktik ve bu gecikmenin de ceremesini çektik.

İlk akla gelen matbaadır. Galiba en uzun gecikme matbaada. Gutenberg’in harfleri tek tek “dizerek” satır ve sonra sayfa oluşturması ve basması 1439 yılındadır. Bizde İbrahim Müteferrika’nın Darü’t-Tıbâati’l Amire’sinin açılışı 16 Aralık 1727 idi. Böyle kesin tarih verebiliyoruz çünkü matbaayı açabilmek için önce Şeyhülislam Abdullah Efendi’den, nedense, “dinle ilgili olmayan eserlerin” basılabileceği fetvası, ardından da Sultan Üçüncü Ahmet’ten olur alınmış. 1439’dan bu tarihe 288 yıl var. Kabaca üç asır. Üç asır geciktiğine göre bir baskı patlaması beklemeyin. Müteferrika’nın ölümüne kadar toplam 17 kitap basılıyor. Müteferrika’dan sonra topu topu bir kitap daha var. Niçin bu kadar gecikildi? İlber Ortaylı Hoca toplumun matbaa talebi olmadığına işaret ediyor. Bu bir teselli değil herhâlde. Toplumun ihtiyacı olmaması matbaanın gecikmesi kadar üstünde düşünülmesi gereken bir sıkıntı.

Acaba bu geç gelişler Osmanlı zamanında vardı da sonradan ortadan kalktı mı? Benim tecrübelerim öyle söylemiyor. Gerçi ben de pek yeni sayılmam; ben de geçmişten sesleniyorum…

Kuantum teorisi hadsizlik

Yıl 1965. Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde öğrenciyim. Fakültemiz henüz pek genç. Bilime meraklı bir arkadaş gurubuyuz. Kuantum teorisi bize epey heyecanlı geliyor. Fakat derslerimizde bu konu yok. Biz öğrenciler, kendi aramızda çalışıyor, öğrendiklerimizi birbirimize anlatıyoruz. Bu işi biraz daha teşkilatlı yapmaya karar verdik ve kendi aramızda bir seminer düzenledik. Hocalarımızın çoğu da teşvik ediyor. Çoğu… Biri tam tersine beni bir kenara çekip azarlamıştı. Organik Kimya profesörü hanımefendi, “Bunlar ancak bizlerin doçentimizle konuştuğumuz işler. Sizin yaptığınız hadsizlik.” diye haddimi bildirmişti. Bir hesap yapalım. Kuantum teorisinin olgun hâliyle ortaya çıkışı kabaca 1925’tir. 1965’e varmaya 40 yıl gerekir… Eh matbaa kadar değil ama iki nesil, kırk yıl gecikmişiz. Hem de bilimi en yakından izlemesi gereken yerde, üniversitede.

Bir başka hatıram on yıllar sonrasına ait… Yıllar boyu lisede bize, millet ve milliyetçilik Fransız İhtilali ile başlar diye söylenirdi. Bu söz bana hep tuhaf gelmiştir. Düşünün, Bastil’in basılmasına kadar, yani 14 Temmuz 1789’a kadar dünyada millet yok. Sonra bir bakıyorsunuz ertesi gün, 15 Temmuz’dan itibaren insanlar millet olmaya ve milliyetçilik hissetmeye başlıyor. Bir toplum olayının bir günde başlayıvermesi, sosyoloji biliminin mantığına da aykırı. Neyse, sonradan o konulara girince, meselenin ihtilalden ziyade endüstri devrimiyle ilişkilendirildiğini gördüm.

Bir günde millet

Gecikmeden, en vahiminden, akademideki gecikmeden söz ediyordum. 2010 yılında, Gazi Üniversitesinde, Töre dergisinin emektarlarından Prof. Dr. Çağatay Özdemir liderliğinde, rahmetli dostum sosyal psikolog Erol Güngör anısına, Türkiye’de Değişim sempozyumu düzenlenmişti. Ben de görev almıştım. Oradaki bir müzakere arasında, üç sosyal bilimcinin bir ağızdan, “Milliyetçilik Fransız İhtilali ile başlar.” dediklerini hatırlıyorum.  Sonra benim bu fikri pek paylaşmadığımı hissettiklerinden, “Biz öyle deriz.”, diye ilave etmişlerdi. Yıl 2010. Gellner’in “ortak yüksek kültür”ü, Anthony Smith ve diğerlerinin “etno-sembolizm”inin çıkmasından ve alana hâkim olmasının üzerinden epey bir zaman geçmişti.

Hâlâ gecikme! Niçin gecikmeye devam ediyorduk?

Niçin gecikiyorduk?

Tahminim şöyle: Bizde henüz bilim sıcağı sıcağına yapılmıyor. Bilimin belli bir andaki problemleri bizde değil yurt dışında ortaya atılıp heyecan yaratıyor. O dış merkezlerle bizim üniversitelerimiz arasındaki bağlantı iki şekilde kuruluyor. Ya bizden bir öğrenci oralara gidip doktora yapıyor yahut da oradan bir hoca, misafir olarak bize geliyor ve Türkiye’de öğrenci yetiştiriyor. O doktora öğrencisinin uğraştığı problem nispeten yeni. Batı’nın da uğraştığı problem. Hadi doktora 4 yılda alınmış olsun. En fazla o kadar bir gecikme demek… Fakat öğrenci Türkiye’ye dönünce zaman beklemeye alınıyor. Üniversitedeki kıdemli hocalardan genç fakat yeni bilgilerle donanmış, parlak bir gelecek vaat eden taze doktor, akademinin basamaklarını tırmanmaya başlıyor. Bu arada bir nesil, yani 20 yıl geçiyor. O öğrenci önce doçent, sonra profesör oluyor. Artık genç değil ama hâlâ vaat ediyor! O da öğrenci yetiştiriyor ama bir nesil öncesinin problemleriyle… O öğrenciler de akademide tırmanışa geçiyor. Sonuçta ortalama iki nesil geçtiğinde ancak dışarıdan yeni bir kan geliyor. Yine dışarıdan doktoralı bir genç veya misafir bir öğretim üyesiyle. Böylece döngü tekrar başlıyor.

Acaba bugün nasıl? Anlattığım dönemlerde İnternet, bugünkü kadar hayatımıza nüfuz etmemişti. Artık Batı’nın bilimini almak için ne oraya gitmek ne de oradan birinin gelmesi gerekli. Yoksa gerekli mi?

Gecikmemiz bitti mi? – Milli Düşünce Merkezi

İslamcıların İnançlarıyla İmtihanı

R.T. Erdoğan’ın “her ailenin en az üç çocuk yapması” gerektiği tespitini hep doğru buldum.

Ancak, her ailenin en az üç çocuk yapması tavsiye edilmesine rağmen, nüfus artış hızımızın en çok düştüğü bir dönemi yaşıyoruz.

Aslında AKP iktidarının 2002-2014 arası döneminde doğurganlıkta ciddi bir azalma olmadı, belli bir aralıkta dalgalanma yaşandı. 2001 yılında doğum hızı 2,38 iken 2014 yılında ise 2,19 oldu. (1990’lı yıllarda bu oran yüzde 3’ün üzerinde idi.)

Ne yazık ki, 2014’ten günümüze durum dramatik bir şekilde değişti. Konuyu Karar Gazetesindeki köşe yazısında değerlendiren İbrahim Kahveci’den okuyalım:

“Türkiye’de doğum sayısı ve doğum hızında gerçek büyük kayıp 2014 yılından sonra başlıyor. Doğum hızı 2014 yılında 2,19’dan 2023 yılında 1,51’e şelale gibi düşüyor.

Doğan bebek sayısı da 2014 yılındaki 1 milyon 351 binden son olarak 2023 yılında 958 bine iniyor. 2014-2023 döneminde doğan bebek sayısında ve doğum hızında hiç artış olmadan kesintisiz bir düşüş yaşanıyor.

2024 yılı doğum verileri açıklandığında doğum sayısı ve doğum hızının düşmeye devam ettiğini göreceğiz.

Peki, ne oldu da 2014 sonrası doğum sayımız ve oranımız çok hızlı düştü?

Cevap çok ama çok basit: Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu ve ülkenin temel ne kadar değerleri varsa çöktü. Gelir dağılımının bozulmasından büyümenin erozyona uğramasına kadar; umutların tükenmesinden mutluğun yok olmasına kadar. Beslenme ve barınma imkanlarının eriyip yeni hanelerin yarısının kiracı durumuna düşmesine kadar.”

“Türkiye’de aileyi, çocuk sahibi olmayı ekonomik buhran yok etmektedir. Erdoğan’ın 10 yıllık Cumhurbaşkanlığı dönemi bu yıkıma yetmiştir.

Ülke nüfusunu bile tehdit eden bir yok oluş ile karşı karşıyayız.”

Levent Gültekin’in ifadesini kullanırsak, “İslamcıların İktidarla İmtihanı”nda bir “Şatafatlı Mağlubiyet” konusu da nüfus oldu.

**********************************

Lafla Peynir Gemisi Yürümedi

Doğum hızı yüzde 2,1 olduğunda nüfus sabit kalıyor. Bu oranın üstüne çıktıkça nüfus artarken, bu oranın altında nüfus azalıyor. Türkiye’nin yüzde 1,5 mertebesinde düşmüş doğurganlık oranı temel bir beka sorunudur. Azalan ve yaşlanan bir nüfusla dünyada rekabet etmemiz zor.

CB Erdoğan’ın “her aileye en az 3 çocuk” tavsiyesi doğru olmakla beraber işe yaramamış ve hatta tam tersi bir sonuç oluşmuştur.

Çünkü insanlar ekonominin iyi olduğu, iş bulma sıkıntısının yaşanmadığı, gelir dağılımının çok bozuk olmadığı, temel gıda, barınma, eğitim imkanlarına kavuşmada sorun yaşamadığı zamanlarda daha çok çocuk yapıyorlar.

AKP Düzce Milletvekili Ayşe Keşir’in verdiği bilgiye göre, Türkiye’de “kadınların yüzde 60’ı, imkanları olsa, sahip oldukları çocuktan daha fazla çocuk doğurmak istiyor. “

Ama görünen o ki özellikle R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak tek adam yetkileriyle ülkeyi yönettiği dönemde nüfus artış hızımıza da yansıyan bir ekonomik çöküş ve umutların kaybı söz konusu.

Demek ki, “lafla peynir gemisi yürümüyor.” Akıl vererek, gaza getirerek, ufak tefek teşviklerle, insanlar çocuk yapmaya ikna edilemiyor.

**********************************

Faizle İmtihanda da Başarısızlar

Erdoğan ve partisi, faizleri düşürme inancı içinde olmalarına rağmen, faizle imtihanlarında da ağır bir mağlubiyet yaşadılar.

Aslında R.T. Erdoğan’ın faizleri düşürmenin gerektiğine inanmasını haklı buluyorum. Faizler düşmelidir. Çünkü güçlü ekonomilerin hepsi bu gelişmelerini düşük enflasyon ve düşük faiz ortamında sağlayabildiler.

Fakat “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezi yanlıştı. Bu bilime aykırı tezin uygulanmaya çalışılması faizleri, kurları, enflasyonu, işsizliği ve fakirliği artırmaya sebep oldu.

Ülkeyi iyi yönetmek için bilim, ortak aklı iyi kullanma, kurum ve kuralların işlediği bir hukuk düzeni gibi temeller gerekir.

Kutsal kitabımız Kur’an da bu ilkeleri öğütler.

Ancak günümüz İslamcılarının Kur’an’ın mesajını da eksik ve yanlış anladıkları, bu cahilce bakışa göre temel sorunlara çözüm bulmaya çalıştıkları görülüyor.

Bu zihniyeti yansıtan bir fıkra ile bitirelim.

****

Eşek Anırınca Abdest Bozulur mu?

Köyün birine imam olarak atanan hoca, köylülerin her eşek anırışında abdest tazelediğine şahit olur. Sebebini sorduğunda, köylüler yıllar evvel köyün imamının “eşeğin anırdığını duyarsanız abdestiniz bozulur” dediğini, o yüzden de yıllardır bunu uyguladıklarını söyler.

İmam, böyle bir şeyin olamayacağını söyleyerek olayı araştırır. Öğrenir ki, eskiden köyde su olmadığı için köy halkı toprakla abdest alır, yani teyemmüm yaparmış.

Köye su eşeklerin sırtında taşındığı için, o zamanın imamı bir vaazında; “köyde su olmadığı için, abdestinizi toprakla alabilirsiniz. Ancak eşeğin sesi duyulduğunda, sırtında su taşıdığını bildiğiniz için, toprakla alınan abdest bozulur; çünkü artık su vardır” demiş.

Zamanla köylülerin aklında hocanın sözlerinden sadece “eşek anırmasını duyarsanız abdest bozulur” kısmı kalmış, herkes de sorgulamadan bunu uygulamış.

Görünen o ki, zaman geçtikçe bu hikâyedeki şartlar değişmiş olsa da insanoğlunun huyu pek değişmemiş.

****

Bizim siyasal İslamcılar da “faizi” emirle düşürebileceğini sanmaktadır. Oysaki günümüzde ekonomi bir bilimdir ve çok karmaşık faktörlerin etkilediği ekonomiyi yönetmek için bilimsel akıl gereklidir.

Kur’an’da akla, bilime, düşünmeye dair ayetlerin sayısı 700’den fazladır. Bu ayetleri görmeden sadece “riba haramdır” kısmını “faiz haramdır” diye tercüme ederek okursanız, “eşek anırdığında abdest bozulur” zanneden köylüden farkınız kalmaz.

Öyle de Olur Böyle de

Bu köşede eski bir anekdotu yazmıştım. Ne kadar eski: Sovyet Sosyalist Birliği henüz dağılmadan, o birliğin Berlin’in ortasına çektiği duvar yıkılmadan önceye ait. Prag’da uluslararası bir tarih kongresi toplanıyor. Prag, o zamanın Çekoslovakya’sının baş şehri ve orası da bir demir perde ülkesi; yani Sovyet uydusu. Bir Çek tarihçi Batılı meslektaşlarına dert yanıyor: “Gelecekten eminiz. Gelecekten bir şüphemiz yok. Asıl problem geçmişte. Canına yandığımın geçmiş durmadan değişiyor!” Çek tarihçi eminim ki tam bu kelimelerle konuşmamıştır, ben biraz öztürkçeleştirdim ama söyledikleri mealen böyle.

Niyetim tarih anlatmak veya tarih felsefesi yapmak değil. Her ikisini de yapan milyonlarca uzman var Türkiye’de ve bilhassa sosyal medyada… Niyetim, nirengi noktaları olmayınca gerçeğin bulanıklaştığından şikâyet etmek. Gerçeğin yok oluşundan. İşte, gerçek yok olunca ortaya post-gerçeklik çıkıyor. Yani herkesin gerçeği kendine. Daha doğrusu herkes kendine sempatik gelen, işine gelen gerçeği uyduruveriyor. Bunu bir kişi yapsa ya ağzının payını verirler yahut da meclisten kovuverirler. Ama meclisin çoğunluğu birbirinden kopuk çok özel gerçekler yumurtlamaya başlarsa, vah gerçek gerçeğin hâline ve vah o meclisin düşünce seviyesinin hâline.

Gerçek konturlarını kaybedip silikleşmeye başlayınca gazeteciliğe iş düşüyor. Gazeteci, gerçekler arasından seçtiği gerçeği en kalın hatlarıyla anlatmalı ki şaşkına dönmüş okuyucu, dinleyici, seyirci bir şeyler anlayabilsin. Anladığının doğru mu yanlış mı olduğu; doğrunun, yanlışın ne olduğu ikinci planda. Ama hiç olmazsa bir şey anlasın.

Tereddüt eden kaybeder

Ekonomimiz çöktü çökecek ama Türkiye Yüzyılı’nı yaşıyoruz. Sahi İlber Ortaylı’nın, “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” dediği 19. Yüzyıl da Osmanlı Yüzyılı mıydı? Benziyor mu ne! Allah benzetmesin.

Abdülhamit ve Vahdettin kötüydü, Cumhuriyet mi bizi kurtardı yoksa Abdülhamit ve Vahdettin çok ama çok iyiydi de Cumhuriyet mi bizi batırdı? Çek tarihçiye mi sorsak?

Deprem oldu. Uzmanlara sorduk. Bu 6,2’lik deprem, gerilimi azaltarak büyük depremi ertelemiş veya müstakbel şiddetini azaltmış. Yine uzmanlar dedi ki, gerilim artmış, felaket kapıdaymış. Ne yapacaksınız? O da uzman, öteki de uzman.

Haberleri kaleme alan arkadaşlara bakınız. Birbirine taban tabana zıt tahminleri naklediyorlar. Nakledişlerindeki tek ortak nokta da resmi çizmekte kullandıkları kalemin kalınlığı. Kalemleri kalın olmalı ki parazitten bir anlam çıksın. Yeter ki bir anlam, hatta daha iyisi bir heyecan, bir şok çıksın. Onun için bağırıyorlar. Hani dilimizi bilmeyene bağırarak hitap edersek belki anlar diye umarız ya. Onun gibi bir şey. Dikkat ediniz deprem tahminlerinde, yorumlarında en az rastladığımız, “Şöyle de olabilir, böyle de” değerlendirmesi. Çünkü öyle yazılırsa, zaten anlayamadığımız şey büsbütün anlaşılmaz hâle geliyor. Maazallah tereddüt eden kaybeder. Böyle ikircikli değerlendirmeler verilmez. Onun yerine bir gün arayla iki zıt şeyi söylemek tercih edilir. Büyük devlet adamlarımızdan hiç mi ders almadınız!

Postlar postları doğurur

Post gerçeklik dedik. Bu saçmalığı post modernizm doğurmadı mı? Evet, ta kendisi, o doğurdu. Ne söylerseniz söyleyin, neyi savunursanız savunun, anlattıklarınız odur işte. Nedir? “Anlatı”dır. Abdülhamit de anlatıdır, Cumhuriyet de. Deprem geliyor da anlatıdır deprem gelmiyor da. Çıkıyoruz da, batıyoruz da, Türkiye yüzyılı da anlatıdır.

Yanlış yapmak insanlık hâlidir. Doğruyu bulmak da. Fakat herkes başka türlü yanlış yaparsa ne olur? Herkesin yanlış yapmasıyla eşdeğer başka bir hâl, herkesin kendine göre doğru yapması veya kendine göre bir doğru bulmasıdır. Doğruların çeşitlenip çoğaldığı bir dünyada ne olur? Doğru kaybolur.

Makul bir toplumun bilimde, siyasette, düşüncede fikir birliğine vardığı nirengi noktaları bulunur. Paradigma da denir bu müşterek noktalara. Hani yüzde yüz herkes toplumun paradigmalarını benimsemek zorunda değildir ama hiç olmazsa insanların “kısmı azamı” bazı tariflerde fikir birliği içinde olmalıdır. Mesela toplum nedir, vatan nedir, millet nedir? Biz bir toplum muyuz? Yoksa değil miyiz? Toplumsak neden öyleyiz? Değilsek toplum olduğumuz bir yere hicret edelim.

Paradigmalar

Bilim tarihi, bilim felsefesi dersi verirken Thomas Kuhn’un bilimde paradigma devrimleri düşüncesini anlatmadan geçemezsiniz. Kuhn’a göre bilimin bir alanında, bilim adamlarının mutabık oldukları anlayışlar, paradigmalar vardır. İşte bu paradigmalardan birine karşı deliller çıkmaya başlar, paradigmanın açıklayamadığı gözlemler yapılır. Paradigma zayıflar, sarsılır. Sonra birden yeni bir paradigma doğar ve eskisi devrilir. İşte bilimde devrimler böyle olur der Kuhn. Şimdi Kuhn’a bildirmek isterdim: Kuhn kardeş, senin teori Türkiye’de sökmez. Çünkü bizde bilimde de tek paradigma yoktur. Paradigmadan geçilmez. Paradigma çok demek, paradigma yok demektir. Öyleyse Türkiye’de bilim devrimini nasıl yapacaksın? Yapamazsın değil mi?

Ne yazık ki Kuhn, 21. asır görmeden terki dünya etti. Yoksa Türkiye, onun bilimlerde devrim paradigmasında devrim yapardı.