4.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Nisan 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Sözün Namusu

Haberler arasında geçen bir cümle dikkatimi çekti. Stanford Üniversitesinin yaptığı bir araştırmaya göre insanların %70’i verdikleri sözleri yerine getirmiyormuş veya yerine getirmemek için söz veriyorlarmış.

İlginç ve tuhaf.

İnsan, hiç yerine getirmemek için söz verir mi veya sözünü verdiği bir taahhüdünü niçin yerine getirmez?

Ciddi bir şahsiyet yıpranması, ahlaki çöküntü…

Stanford Üniversitesi Amerika’da. Yapılan araştırmalar, ortaya çıkan istatistikler Amerikan toplumunu yansıtıyor, diyebilirsiniz. Düşündüğümde, yaşadığım toplumun da bundan pek farklı olmadığı kanaatine vardım.

Söz namustur; söz, senettir, diye öğrenmiştik. Hayvan yularından, insan sözünden tutulur, demiş atalarımız. Kişinin, sözüne bağlılığı oranında adam olduğuna inanırdık. %70’lik oran, namusun da senedin de insanın da değersizleştiğini, itibar kaybına uğradığını işaret ediyor.

Biz böyle değildik, bize ne oldu?

Söz verme eylemini kendimize ve dışımızdakilere diye ikiye ayırabiliriz.

Zaman zaman kendimize söz verebiliyor, kendimizi bağlayacak uzun ve kısa vadeli kararlar alabiliyoruz. Kendi adımıza aldığımız kararların bazılarını gerçekleştirebiliyor, bazılarını da es geçebiliyoruz. Aldığımız kararların, verdiğimiz sözlerin olabilirliği, kimi zaman imkân dahilinde, kimi zaman imkânsız olabiliyor. Gerçekleştiremediklerimizin de nedenleri bazen mantığa uygun, bazen de mantık dışı olabiliyor.

Kendimize verdiğimiz sözleri gerçekleştirmek, bizde özgüven oluşturur.  Özgüven, güçtür, gözle görülmeyen enerjidir. Gerçekleştirilemeyen her vaat, kişide moralsizliğe, motivasyon düşüklüğüne yol açar. Biriken sonuçsuz vaatler, şahsiyet yıpranmasına sebep olur, zamanla doğal davranışa, karakter zaafına dönüşür. Kendisine güvenilmez, sözüne inanılmaz, kendisiyle aynı yola gidilmez, aynı kaptan su bile içilmez insan figürü haline geldiğinde, bu olumsuz nitelikleri silecek deterjan bitmiş, tedavi edecek merhem tükenmiş olur. Kendimize verdiğimiz sözü yerine getirmek, kendi adımıza aldığımız kararları gerçekleştirmek, her şeyden önce kendimize saygımızın gereğidir. Verdiğimiz sözlerde, tutarlı olmalıyız, kaldıramayacağımız yükün altına girmemeliyiz.

Dışımızdaki insanlara verdiğimiz sözün bağlayıcılığı daha önemlidir, yerine getirilmemesinin olumsuz sonuçları daha etkilidir. Mahkemelerin İcra dairelerindeki her bir dosya, verilen sözlerin gerçekleştirilmediğinin resmî belgesidir. Biriken icra dosyaları, toplumun çürümüşlüğüyle doğru orantılıdır.

            M Akif, Eşref Edip’le öğle yemeği için sözleşir. Eşref Edip, Vaniköyü’nde oturmaktadır; Akif, Beylerbeyi’nde…   O gün öyle bir yağmur yağar ki her taraf sel olur. Eşref Edip, Mehmet Akif’in böyle bir yağmurda gelmeyeceğini düşünür, evden çıkıp yakın bir komşuya gider. Bir süre sonra Mehmet Akif, o yağmura rağmen Eşref Edip’in evine gelir. Edip’in evde bulunmadığını öğrenen Akif sırılsıklam bir halde olmasına rağmen içeriye girmez, evin hizmetçisine, ‘’Selam söylersin’’ diyerek yağmura aldırmadan gerisin geriye döner. Eşref Edip, ertesi gün kendisini bulur, durumu anlatarak Akif’ten özür diler. Mehmet Akif, davranışından dolayı Eşref Edip’e kırılmıştır, şu unutulmayacak cevabı verir: 
— Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir… 

Verilen sözü namus bilmek, bireyleri birbirine bağlayan güçlü bir tutkaldır. “Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap nedenidir.” buyrulur Saff suresi 2. ve 3. ayetlerde. Yine Ahzab suresi 23. ayette: “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” buyurur Yüce Rabb’imiz.

Ahit, sözleşme demektir, kişinin kendisiyle, çevresiyle sözleşmesidir, sözünde durmaktır. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olmayan kişilerin vereceği “ahit”in de bir bağlayıcı gücü yoktur. Sözün bağlayıcılığı, anlatılarak değil, yaşayarak ve yaşanarak öğretilir, öğrenilir. Sağlam karakterli kişiler, bu kişilerin birlikteliğinden oluşan dinamik toplumlar, kendi içlerinde ve aralarında güven duygusunu geliştirmişler ve “ahit”in değerini hem kavramışlar hem de içselleştirmişlerdir.

Sözde vefa, sözde namus, sözüne bağlılık; kişide mutluluk ve özgüven, toplumda huzur ve dayanışma demektir. Bu yüce değeri yakalayıp sindirmek için uzağa gitmeye gerek yok. Varsa bizde vicdan, kalmışsa bizde vefa, hala namus kelimesini yerli yerinde kullanabiliyorsak; sözünde durmanın kıymetini biliyoruz, gereğine inanıyoruz, demektir.

Kur’an’ın  Bayraktarı

     “Ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak bütün cihâna karşı meydan okuyup, Kur’an’ı i’lân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş hücumları def’ ettiniz. Tâ ‘Allah ileride (onların yerine) öyle bir kavim getirir ki, (O) onları sever, ve (onlar da) O’nu severler. (O bahtiyar insanlar) mü’minlere / inananlara karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetlidirler! Allah yolunda cihat eder / savaşırlar!’ âyetine güzel bir mâsadak (mazhar) oldunuz. Şimdi (Menfî) Avrupa’nın ve frenkmeşrep (menfî Avrupa fikirli) münafıkların desîselerine / hîlelerine uyup, şu âyetin evvelindeki ‘Kim dininden dönerse…’ hitâbına mâsadak / hedef olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!’ (Mâide: 54)”

     “Bir zaman Araplar İslâm’a hizmet etmişler, sonra İranlılar bu hizmeti sürdürmüşler. Onların yoldan çıkmaları üzerine hizmet şerefini üstlenen Türk milleti, İslâma sayısız hizmet vermişlerdir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

Yahudiler

     Yahudiler, insanlığın sosyal hayâtını sarsan; işçi ile işvereni birbirine düşürüp, fakirleri zenginlerle çarpıştıran bir millettir. İki kat faiz yapıp bankaları kurmaya sebebiyet veren, hîle ile mal toplayan yine Yahudilerdir. Rahat durmadıkları için, dâima zulmünü  gördükleri hükûmetlerden ve gâliplerden intikamlarını almak için, her çeşit fesat komitelerine karışan yine onlardır. Her nevi ihtilâle parmak karıştıranın, yine o millet olduğunu tarih bize somut örneklerle ifâde ediyor. Gazze’de yaptıkları ve hâlen devam ettirdikleri soykırım; nasıl bir millet olduklarının son örneğidir.

Hz. Muhammed’in  Evrenselliği

     Hz. Muhammed’in hıfzı ve ismeti / maddî mânevî musîbetlerden muhafaza edilip korınması, açık bir mucizedir. “Ve Allah, seni insanlardan muhafaza edecektir.” âyetinin açık hakîkati çok mucizeleri gösterir. Evet, Resûl-i Ekrem çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım siyaset ehline veya bir dîne, belki bütün dünyaya ve bâtıl dinlere karşı, tek başına meydan okudu.

     Halbuki amcası en büyük düşmanı idi! Kavmi ve kabîlesi en büyük düşmanları arasındaydı! İşte bu durumda yirmi üç sene korunmaksızın ve zorlanmadan; çok defa da, sû-i kasta mâruz kaldığı hâlde, tam bir saâdet içinde rahat döşeğinde vefat etti. En yüce mertebeye çıkmasına kadar korunması “Ve Allah, seni insanlardan muhafaza edecektir.” âyetinin; ne kadar kuvvetli bir hakîkati ifade ettiğini ve ne kadar metîn / sağlam bir dayanak noktası olduğunu güneş gibi gösterir.

Mutlak  Hâkim  Olan  Allah

     Kâinatın Mutlak / Salt Hâkimi ve Kâinatın Müstakil Âmiri / Tek Başına Emredeni ve Vâhid-i Ehad / sıfatlarında ve zâtında bir olan Yüce Allah; tüm kâinatın / evrenin meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bunlar hikmetine zıt olarak, yaratılış netîcesini, kâinatın meyvesini abes / faydasız eder mi? Hâşâ ve kellâ / asla!

     Hem hikmetini ve rububiyetini / her şeyin Rabbi olduğunu inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkatın / yaratılmışların ibadetlerini başka ellere vermeye rıza gösterir mi, hem hiç müsâade eder mi? Hem hadsiz derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı fiilleriyle gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûklarının şükür ve minnettarlıklarını ve sevgi göstermelerini ve kulluklarını başka sebeplere vermekle kendini unutturup, kâinattaki yüksek maksatlarını inkâr ettirir mi?

Sınırsız  Cömertlik

     Dünya yüzünü bu kadar müzeyyen / ziynetli masnûâtıyla / sanatlı eserleriyle süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir nimet sofrası ederek; yiyeceklerin en güzel çeşitleriyle doldurmak ve donatmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok def’alar tecdîd etmek / yenilemek, hadsiz / sayısız bir cûd ve sehaveti / cömertliği göstermiyor mu?

Hangi Devletin Aklı?

PKK ile yürütülen yeni açılımda süreç bütün hızıyla devam ediyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve “PKK’nın siyasi uzantısı” DEM Partisi ile Ana Muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel olmak üzere süreci destekleyenler çok mutlu bir bekleyiş içindeler.

PKK Terör Örgütü kongrelerini yaptıklarını duyurdu. Bugün yarın kongrede aldıkları kararları açıklayacaklar. CB Erdoğan bu gelişmeyi “her an bir MÜJDE alabiliriz” diyerek duyurdu.

Yani iktidar kanadı (AKP+MHP) ile işbirliği içindeki DEM ve projeye dışarıdan destek veren Atatürk’ün partisi CHP bu “müjdeli haberi” beklerken acaba Türk Milleti veya vatandaşlarımız bu konuda ne düşünüyor?

Metropoll Türkiye’nin Nabzı Mart 2025 anketinde “Abdullah Öcalan’la yürütülen yeni süreci destekliyor musunuz? sorusuna yüzde 23,8 EVET derken, yüzde 67.7 HAYIR demiş. Fikrim yok/ Cevap yok diyenlerin oranı ise yüzde 8,5 olmuş.

Demek ki yürütülen bu süreç halkın talebine göre değil, süreci yürütenlerin kendi tercihleri olarak devam ediyor.

Yani projenin sahibi olan DEVLET AKLI projenin yürütücülerini ikna etmiş ama halkı ikna edememiş görünüyor.

*******************************

Projenin ABD ve İsrail’e Faydası

Halkın ikna olmadığı ama devleti yönetenlerin yürüttüğü proje için, son yazımda sorduğum soruyu hatırlatıyorum:

Eğer bir ABD/İsrail projesine destek anlamına gelecek şekilde PKK liderleriyle anlaşmaya varılacaksa, bu devlet aklının hangi devlete ait olduğunu sorgulamamız gerekmez mi?

Bu sorumun sebebi Türkiye’de yürütülen sürecin, ABD ve İsrail’in Suriye (ve Irak, İran, Türkiye) içinde planladığı projeyle doğrudan ilişkili olmasındandır.

ABD ve İsrail açısından Türkiye’deki süreç bu dört ülke içinden parçalar kopartılarak kendi güdümlerinde bir “Büyük Kürdistan” kurma projesinin bir parçasıdır.

İlk aşamada hedef Suriye’deki PKK’nın devletleşmesidir.

Türkiye’nin “PKK ile anlaşması” halinde Suriye’deki Mazlum Abdi yönetimindeki PKK (PYD/YPG/SDG) terör örgütü olmaktan çıkacak. Türkiye Suriye’ye operasyon yap(a)mayacak ve hatta “Suriye Kürdistanı”nı meşru bir devlet yapılanması olarak tanıyacak ve destek verecektir. (Bakınız Irak’taki Kürdistan örneği)

****

Türkiye’deki PKK militanları Suriye’deki uzantısı olan PYD/YPG/SDG denilen güçlerin kontrol ettiği bölgeye kaydırılmıştır. Türkiye’de TSK ve Emniyet güçlerinin etkili mücadelesi yanında PKK’lı teröristlerin Suriye’ye çekilmesiyle zaten terör olayları minimize edilmişti.

Buna rağmen “Terörsüz Türkiye” sloganıyla halkı ikna için yapılan psikolojik operasyonun akıl hocalarının ABD ile bağlantıları olduğundan eminim.

*******************************

Yurt İçi Aktörler Ne Kazanmayı Umuyor?

Terör örgütü, DEM ve ayrılıkçı Kürtler için bu proje ABD/ İsrail’in onlara altın tepside sunduğu bir fırsattır. Tarihte ilk defa bir devlet kurma hayallerini gerçekleştirecekleri umuduyla çok mutludurlar. Terör faaliyetleriyle elde edemediklerini Türk devletinin yöneticilerini ikna ederek siyasi yolla kazanacaklarını düşünüyorlar. PKK’nın Suriye’deki kolu için bir “statü” kazandıklarını, sırada Türkiye’de “statü” kazanmak olduğunu düşünüyorlar, bunun için anayasal ve yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyorlar.

AKP ve MHP açısından “Terörsüz Türkiye” sloganıyla yürütülen süreç, yapılacak ilk seçimde Erdoğan için yeniden Cumhurbaşkanı yolunun açılması demektir. Ancak “sürece” destek AKP seçmeninde yüzde 32,1 ve MHP’de yüzde 36,1 oranında. Her iki partide süreci desteklemeyenler yüzde 57 mertebesinde. Yani doğru bir rakip çıkarsa, Erdoğan (aday olabilse bile) kazanamaz, AKP ve MHP oyları çok düşer. Buna rağmen neden bu riske giriyorlar? Muhtemelençok yoğun bir psikolojik operasyonla halkın desteğinin yükseltileceğini hesaplıyor olabilirler. Ya da bu görevi yapmaya mecburlar.

Atatürk’ün kurduğu CHP ve Atatürk’ün koltuğunda oturan Özgür Özel için süreç ne anlam ifade ediyor ve niçin süreci destekliyor ben anlamış değilim. Anketlerde oy oranı yüzde 8 mertebesinde olan DEM oylarını alabileceklerini sanıyorlarsa buna çok şaşarım. CHP’ye oy verenlerin bile yüzde 82,8’nin desteklemediği bir sürecin parçası olan CHP’nin, gelecek seçimde, bırakın iktidar olacak oyu mevcut oyunu dahi koruması mümkün değildir. Ekrem İmamoğlu hapisten çıkıp Cumhurbaşkanı olabilse dahi sürece destek vermeye devam ederlerse CHP de Ekrem İmamoğlu da seçimden hezimetle çıkar.

****

Şimdi bu durumda yeniden soralım: ABD/İsrail projesine destek anlamına gelen Türkiye’deki süreci “halka rağmen” dayatan hangi DEVLET AKLI’dır?

Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu varsayılan “Derin Devlet Aklı” mı? Soyadı Bahçeli olan Devlet Bey’in aklı mı? Yoksa ABD ve İsrail devletlerinin aklı mı?

*******************************

Sürece “Hayır” Diyenler Ortak Hareket Etsin

Mecliste grubu olan partilerden İYİ Parti ve Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu yürütülen sürece en güçlü şekilde “HAYIR” diyor. Mecliste grubu olmayan başta Zafer Partisi, BBP ve diğer milliyetçi partilerin yöneticileri de seçmenleri de bu dayatmaya karşılar. (AKP, MHP ve DEM haricindeki partilerin seçmenlerinin yüzde 90’ı sürece karşı.) Bu olağandışı dayatmaya karşı olan bütün partilerin “vatanın bütünlüğünü korumak” ve “milli iradeyi hakim kılmak” konusunda ortak hareket etmeleri gerekir.

Sürece karşı çıkmak, halkımızın iradesinin yanında olmak, içeriden ve dışarıdan dayatmalarla ülkemizi bölünmeye götürecek bu sürece karşı mücadele etmek bir vatan görevidir.

Terör örgütünün silahlı mücadele ile elde edemediği hedeflerini masa başında kazanmasına izin veremeyiz. ABD/İsrail projesine maşa olanları milletimiz ve tarih affetmeyecektir.

Anneler

“Anneleri bir gün değil, her gün anmak dileklerimle….”

 “Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

“Anne; aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme” anlamlarına gelmektedir. Annenin var olduğu evde zenginlik ve şatafat özlemi çekilmez. Çünkü anne; zenginlik, huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci ve mutluluğun ta kendisidir.

Annenin var olmasının huzuru, tadı, konforu ve ayrıcalığı her an hissedilmektedir. Senede bir gün değil, her gün, hatırlayıp bu kıymetin hakkını vermeliyiz. Çünkü annesiz mekânlar ve yürekler haraptır, kuraktır, hüzünlüdür, adeta bir enkazdır.

Annelere karşı hissettiğimiz ilgi, sevgi, ihtimam, saygı ve değer verme gibi güzel duygularımızı, Mayıs ayında “sadece bir gün” hatırlamak, mutluluğumuzu ertelemek, huzurumuzu yeterince tadamamak anlamına gelmez mi?

Sevgi, yüreklerde çağlayan, sevilenleri kuşatan yüce bir nehirdir. O ferman dinlemez. Hissedilen yoğun duyguları istesek de erteleyemeyiz. Öyleyse sevdiklerimizi koşulsuz, beklentisiz ve kesintisiz hiç ertelemeden, her an bağrımıza basmayı bilmeliyiz.

Anne, var olmamızın şifresidir. Benliğimiz, irademiz, hayata tutunmamız, O’nun sayesindedir. Yüzümüzdeki tebessüm O, gönlümüzde yeşerttiğimiz en nadide çiçek O’dur.

Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, becerikli ellerin mahareti, başarılı erkeklerin mimarı ve tamamlayıcısı olmuştur.

Annenin ruhu, has ipeklerden daha şeffaf, en nadide tüllerden daha incedir. Toplumda en çok ihtimam gösterilmesi, değer verilmesi, baş üstünde tutulması gereken kadındır. O’na sarf edilen sözlerin, zarafetsiz, kaba ve uluorta söyleniş biçimi O’nu derinden yaralar.

Muhataplarının O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok ihtimam etmesi, dikkatli ve titiz davranması gerekir. Söylenen en kibar sözcüklerin bile tekrar tekrar akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi gerekir.

 Çünkü kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir. Çünkü kristaldir. O yüzden kadına en değerli,  en nazik en müstesna söylemlerin, yine en uygun jestlerle, saygı ve sevgi çerçevesi içinde  ifade edilmesi elzemdir.

Aklımıza gelebilen en nadide hitapları  saysak da, anne sözcüğünün içerdiği ve taşıdığı önemi yine de anlatmamız yeterli değildir. Çünkü bir anne, bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir. Annelik, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor, fakat en zevkli, nadide bir sanattır.

Kadın her olumlu şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazife, vicdanlar için borçtur.

Bazen anne demek, “kıymeti bilinmeyen ortamlarda”; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin, küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de canını vermenin adıdır.

Bir ağacın kesilmesine, kıyıya vuran ölü balıklara, koparılan çiçeklere ağlayan, haklı ve cesurca haykıran bizler, kadınlarımıza neden gereken ihtimamı gösteremiyoruz? İşte insanlık duygularımızın sınavı, burada yatmaktadır.

Kadınlarımız, dolayısıyla annelerimiz hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek mutluluğa doyduğu gün, topluma gerçek huzur o zaman gelecektir. Bu da O’nu yeterince anlamaktan, anlayabilmekten geçmektedir sanırım. Çünkü O var oluşumuzun şifresi, eşsiz bir kıymet ve bir hazinedir.

Kadın, erkekler için bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet, erkeklik semeresi, güç gösterisi asla olamaz. Böyle bir hak veya ayrıcalık, hiç kimseye verilemez.

O, toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu, sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en kıymetlisidir. Kızı, kardeşi, eşi, anası ve var oluş sebebidir.

O’nsuz bir hayat yavan ve anlamsızdır. Çünkü hayat O’nunla anlamlıdır, O’nunla tatlıdır, Onunla güzeldir. Yer küresinin değer kazanması, kıymetli olması da kadının sayesindedir.

Metafizik boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz, mutluluğumuz, değer yargılarımız, moral değerlerimiz vb. hep kadının bize sunduğu manevi kıymetlerdir.

Çocuklarına daha güzel bir dünya kurma adına hayatını feda etmenin adıdır anne. Temizliğe gitmek, gündelikli en zor koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da annenin yaşam biçimidir bazen. Çünkü O yemez yedirir, giymez giydirir.

Anne alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur duyulmalıdır.

Her makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir, polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir.

Bu makamlarda bulunanların da annesidir. Yani anne “ itibar, makam, şöhret, vakar, onur, haysiyet ve şeref demektir. Bu yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının öpülmeye layık görülmesi.

Bir ülkenin felakete gitmesinin, ya da yükselmesinin sebebi yine annedir. Çünkü anne geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata hazırlayıcısı ve mimarıdır.

Mukaddes dinimizin emirleri, köklü saygın ve değerli bir millet olarak; geleneklerimiz, göreneklerimiz, onurlu bir insan olarak taşıdığımız; merhamet, değer verme, sevgi, hürmet vb. gibi hasletlerimiz, görgü kurallarımız; “anneye gerekli saygıyı, değer vermeyi, sevmeyi, kırıp incitmemeyi emretmektedir.”

Cennet O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle öpebilenlere ne mutlu.

Dualarında, umudumuz, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz, huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…

Vakarlı, özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz. Nefesimiz, suyumuz, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin mutluluk kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.

Kadınlarımız, pırlantalarımız… Kızımız, eşimiz, anamız, bacımız… O’nlar bizim baş tacımız… Her gününüz mutlu, huzurlu, sağlıklı ve esen geçsin… Ruhunuz ve kalbiniz hiç incinmesin dileklerimle…

Sevgiyle kalın…

Anneler Gününüz Kutlu Olsun

Başta cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anneleri Zübeyde Hanım olmak üzere, bütün şehit annelerinin ve annelerimizin, anne adaylarının Anneler Günü kutlu olsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

“Amerika’yı Geri Al!”

Amerika seyahatimden döndüm. Jet-lag dedikleri saat farkı sersemliği beni fena hâlde çarptı. O sersemlikten midir, kendi öz bağımsız sersemliğimden midir ne, geldiğimin ertesi günü de sokakta bir güzel düştüm. Neyse fazla bir hasar yok. El parmaklarımın yaprak sarmasına benzer görünümde şişmesinin dışında. Bu sadme sayesinde belki ABD hakkında yazdıklarımı eksik bıraktığımı hatırladım.

Öyle ya, dünya Trump’tır, gümrük vergisidir diye hop oturup hop kalkarken benim Amerika hatıralarımın ‘insanlar tanışmasalar da birbirine gülümseyip selamlaşıyor’ ve ‘trafikte çok disiplinli ve saygılılar’dan ibaret olması hayatın olağan akışına uygun değil.

Önce Trump’tan başlayayım. Trump’ın bir maddi belirtileri var, bir de insanların Trump hakkındaki fikirleri.

Benim kamuoyum

Trump belirtilerinden en göze çarpanı, bazı bahçelerin yola yakın kısımlarına çakılmış TRUMP tabelaları. Bunlar seçim kampanyasından kalmaymış ve seçime gidilirken sayıları epey fazlaymış. Bir de bazı arabaların üstünde Trump sloganı taşıyan bayraklar gördüm. Slogan, “Take America back!”. Tercümesi, “Amerika’yı geri al!”. Hani “istirdat” anlamına. Amerika kime gitmiş de kimden geri alınıyor, bilemiyorum. Kaçın kurasıyız; hemen komitacılığımı kuşanıp fotoğrafını da çektim, bu yazıya ekliyorum, göreceksiniz.

İnsanlar Trump’a kızgın. ABD’nin düzenini, ta derinlerdeki temel değerleri sarsacak derecede bozduğunu düşünüyorlar. Musk’a verilen ve laubali sayılan yetkilere de kızıyorlar. Harvard gibi dünyanın en üst sıralardaki üniversitesinin, Filistin taraftarlığı yapıyor gerekçesiyle fonlarını kesmesi, vergi muafiyetini kaldırma tehdidi… Bütün bunlar büyük öfke doğuruyor. Yalnız, ben anket yapmadım, kamuoyu yoklaması menzilimin dışında. Sadece dostlarımla konuştum. Benim entelektüel dostlarım da muhtemelen ABD’nin çoğunluğunun tutumunu yansıtacak bir örnekleme değil. Öyle olsaydı Trump iktidara gelebilir miydi? Hem de çok güçlü şekilde gelmiş. ABD’nin kırmızı ve mavi eyaletleri var. Kırmızılar Cumhuriyetçi, maviler Demokrat. Bir de “sallanan” denilen mor eyaletler var. Bunlar bazen Cumhuriyetçilere bazan Demokratlara gidiyor. Trump kendi partisinin eyaletlerinde, kırmızılarda kazanmış. Bu beklenen bir şey ama morların tamamını da almış. Bu, seçmen desteğinin kuvvetini gösteriyor.

Ancak telaşlanan Amerikan entelektüeli ile bizimki arasında bir fark var. Temel mekanizmanın aynı kalacağından, adalet sisteminin sapma teşebbüslerini önleyeceğinden kimsenin şüphesi yok. Hele anayasanın değişmesi falan akla gelecek şeyler değil. Amerika da başkanlık sistemiyle yönetiliyor ama başkan tek başına elçi bile tayin edemiyor. Kontroller ve dengelemeler diyorlar- “checks and balances”.

Din ve aile

Anlatmadıklarım arasında Amerikanların dinle ilişkisi var. Hemen hükmümü söyleyeyim: Çok dindarları da vardır ama gözlediğim ortalama sofu değil. Dinle ilişkileri sevecen ve samimi. Paskalya Pazarında oradaydım. Haydi kiliseye gidelim dendi ve gittik. Metodist, yani Protestanlığın bir koluna ait bir kiliseydi.

ABD’de kilise bir aile kurumu. Anne, baba, çocuklar, varsa nine ve dedeler, hepsi ya birlikte gidiyor yahut orada buluşuyor. Kapıda “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz.” diyen bir görevli var. İçeriden bir müzik sesi… Kilisenin papazının gitarla yönettiği bir orkestra çalıyor. İlahilere hâzirunun tamamı eşlik ediyor. O gün papaz, günün mana ve önemini anlatan bir konuşma yaptı. Hz. İsa’nın Lazarus’u diriltmesi üstüne. Paskalya basü badel mevtin kutlanması zaten, ölümden sonra dirilişin. Sonra okul öncesi ve ilkokul çağında çocuklar sahne aldı. Papaz onlarla sohbet etti. Sorular sordu. Gürültülü bir sınıf gibiydi. Heyecanla parmak kaldırıp söz alıp konuşuyorlardı.

Sonra çıkışta papaz kapıda uğurluyor. Yine “Ne iyi ettiniz de geldiniz.” ve “Yine gelin, olur mu.”

Din ve milliyet

Paskalya evlerde, sokaklarda da küçük çocuklar vasıtasıyla devam ediyor. Bir zamanların İstanbul’unda, İzmir’inde de gördüğümüz eğlenceler: Boyanmış yumurtalar, saklı hediyelerin aranıp bulunması.

ABD’de kilisenin göze çarpan bir özelliği kiliseyle milliyetçiliğin sıkı beraberliği. Kaldığım üç hafta zarfında gördüğüm, bol bayraktı. Evlerin girişinde bayrak, bahçelere dikilmiş bayrak… Ama kiliselerin önünde mutlaka bir bayrak direği ve kocaman bir bayrak. Hristiyanlık ve Amerikanlık iç içe.

Milliyetçiliği ırkçılık zanneden, öyle olduğu propagandası yapanlar anlamaz. Amerikan milleti, şu dünya konjonktüründe en güçlü millet- Çin yakında ona yetişmezse-. Ve Amerikancılık, ABD’de son derece güçlü. Bizzat gözleme imkânını bulduğum son 60 yılda da gittikçe arttı.

Genel Kurula Çağrı

Derneğimizin olağan/olağanüstü genel kurul toplantısı 24/05/2025 tarihinde saat 14:00’de Şefik Postalcıoğlu Kültür Merkezi’nde, çoğunluk sağlanamadığı taktirde ise 31/05/2025 tarihinde aynı yer ve saatte yapılacaktır. Genel kurul gündem maddeleri aşağıya çıkarılmıştır.

Dernek üyelerine duyurulur. 09/05/2025

GÜNDEM

  • Yoklama-Açılış
  • Divan Oluşumu
  • Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulu Raporlarının Okunması
  • Organların Seçimi
  • Dilek ve temenniler
  • Kapanış

Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu

Çevresel Sorunlar ve Ruh Kirlenmesi

Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.
Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez; tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.
Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.
Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.


  • Kuraklıklar nedeniyle yaşanamaz hale gelen Türk’ün Anayurdu Orta Asya’dan başlayan göç dalgaları, bugün Türk milletinin sığındığı son liman olan Anadolu topraklarıdır. Ne var ki, Türk’ün son kalesi Anadolu, Orta Asya steplerinde olduğu gibi ‘ çöl haline gelme’ tehdidi ile karşı karşıyadır. Yaşadığı tarihi tecrübeler sonucu kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli olması gereken Türk milleti ise çevreye karşı o ‘yaşadığı tarihi duyarlılığını’ neredeyse kaybetmiş haldedir. Dünya yıllardan beri ‘küresel ısınma felaketine’ karşı tedbir almak ile uğraşıyor. Türk milletini yönetenler ise başlarını gömdükleri kumların üzerinde oluşan ‘seraplar’ ile meşgul oluyor.
    Devlet adabı ve yönetiminden, içinde bulunduğu Türk Tarihi ve kültüründen habersiz, her şeye ticari kafa ile bakmanın vahim sonuçlarından biri de yapılaşma ve bayındırlık adı altında ülkenin ekolojik dengelerini bozmaktır.
    *
    ‘Gönül’ bahçelerimizin hassas noktalarında filiz veren bir ‘gonca gül’ gibidir vatan. Birileri ‘canını’ ortaya koyar onun uğruna; ‘maniler’, ‘türküler’ üretir, ‘şiirler’’, ‘destanlar’ yazar ardından;’ incinir’ korkusu ile ‘dokunmaya’ dahi kıyamaz gönül insanları.
    Ama ‘içinde bulunduğu tarih ve kültürden mahrum, her şeye ticari zihniyetle bakan birileri’ gelir, doymak bilmeyen egolarıyla bozgunculuk peşinde koşarlar. Ülkenin gelir kaynaklarını ele geçirmek için kan akıtan yozlaşmış bu yaratıklar, hem doğayı alabildiğine tahrip ederler, onu doyumsuzca tuttuğu gibi ta ‘kökünden’ koparmaya çalışırlar.
    Evet, bu aymazlık devam ederse, bir zamanlar dörtnala koşan atlarımızla ‘Asya steplerini’ terk edip, ‘dört iklimin’ aynı anda bir arada yaşandığı ‘Anadolu sığınağını’ çölleştirmiş olabiliriz.

  • Gerçek o ki, aslında tahrip edilen yalnızca tabiat değil, tabiatla beraber ruhtur. Dünyada ruh kirlenmesinin önüne geçmeden, çevre kirlenmesinin önünü almak mümkün değildir. Bütün insanlığın büyük bir ruh temizliğine ihtiyacı vardır. Ruhlar seküler kültürün değerleriyle değil kutsal kültürün değerleriyle temizlenir.
    Zira kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli insan, ne yazık ki bu görevini yerine getirme şuurundan mahrum olduğunda, kâinatın dengesini bozacak yanlış faaliyetlere girerek kendi hüsranlı sonunu da 0hazırlamış olacaktır.

Düşün Damlaları  (1)

     Bâzıları “Aklım var!” diyerek -genel kültür sınırları dışında- hemen her konuda haddini aşarak, bilir bilmez konuşmaktan, fikir yürütmektan -tâbir câizse- akıl vermekten kendilerini alamıyorlar!

     Bunu yaparken “Akıl, akıl olmalı.” gerçeğini hiç akletmiyorlar! Yani ancak, eğitim gördükleri  sâhada, akıllarını da kullanarak fikir beyân edebileceklerini hiç düşünmüyorlar! Meselâ, hiç fizik tahsîli / eğitimi görmemiş biri; “Aklım var.” diyerek fizik konusunda konuşmaya kalkışmalı mı?

     İlk okula, orta okula, liseye ve üniversitelere niçin gidiyoruz? Aklımız var diye gitmesek olmaz mı? Tabii ki olmaz. Çünkü, zaten gidişimiz aklımız olduğu için değil mi? Var olan aklımızı, seçtiğimiz bir sâhada söz sahibi yapmak için değil mi? Zâten okullar; aklımız sayesinde istediğimiz alanda bilgi edinmek için var değiller mi?

     Aklımız ham madde gibidir. Seçtiğimiz eğitim yoluyla onu yoğurur, hâlden hâle sokar, istenilen kıvama getirerek; istediğimiz meslek için, çalışma imkânını elde etmiş oluruz.

     Aklı olmayan okuyamaz. Okumayan akıl sahibinin aklı da, potansiyel olarak bir kenara konmuş sayılır! Üstelik, sâhibinin hayâtta; alt seviyelerde kalmasına sebebiyet verir! Böylece, o kimse hayâtını düşük seviyelerde geçirmek zorunda kalır! 

     X

     Bâzıları, her konuşmasında, hep başkalarını tenkîde tâbi tutuyor! Her husûsta, her kusûru hep başkalarında buluyor; kendi mes’ûliyet ve sorumluluklarını aklına bile getirmiyor!

     Oysa, Hz. Peygamber’e insanlara yol gösterme görevi verildiği zaman; ortam çok bozuktu. Ahlâksızlık, sahtekârlık, çalıp çırpmak, yalan dolan ve kız çocuklarını doğar doğmaz öldürmeler gibi, sayısız insanî olmayan davranışlar, çok olağan şeylerdendi!

     Bunlar gibi daha nice fecî, vahîm, korkulu hareket ve durumlar karşısında, Hz. Muhammed onlara karşı: “Ne biçim insanlarsınız? Yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz? Yazıklar olsun size! Allah sizleri kahretsin! Sizlerden hayır gelmez! Ne hâliniz varsa görün!” anlamına gelebilecek aşağılayıcı, onları yerden yere vurucu ağır sözlerden kaçındı! Kısaca onlara:

     NE  OLDUKLARINI  SÖYLEMEDİ.

     NASIL  OLMALARI  GEREKTİĞİNİ  SÖYLEDİ.

     Onları aşağılamadı. Onları küçümsemedi. Onları hor görmedi. Onlara karanlıklardan bahsetmeden, onlara ışık tuttu. Doğru yolu gösterdi. Çünkü biliyordu ki:

     Bâtıl / yanlış ve sapık fikirleri iyice tasvir etmek / iyice anlatmak, nazara vermek; saf zihinleri idlâldir / dalâlete atmak, yanlış yollara sevketmek; onların zihinlerini bozmaktır!

X

     Okumak; sadece kitap okumak değildir. Kâinatın her bir parçası, kâinat / evren kitabının küçük büyük kitaplarının; sayfaları, kelimeleri ve harfleri hükmündedir. Fakat kâinat kitabını okurken; eserden ustaya, fiilden fâile, yapılandan yapana geçmiyor, nakışta nakkaşı görmüyorsak; o, okuma değil, kuru bir bakış, câhilce bir oluş, ilim karşısında menfî bir duruştur. Çünkü kâinat bir okul, bizler birer öğrenci, nebîler birer öğretmen. Zâten bu kâinatta ya öğrenici, ya öğretici, ya da dinleyici olmalı.

     Hiçbiri olmayan için, yok oluş mukadder.

     Olmaz bundan büyük keder.

     Öyleyse, “Ne derler?” i bırak.

     İlim yoluna girmeye bak.

     Aldırma artık diyene.

     Yanlış karar verene.

     El ele ver ilimle arkadaş.

     Kalmasın içinde bir telâş,

     Engelleri durma aş.

     Düşse de başına taş!

     Aldırma! Bu bir savaş.