20.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1177

Irak Türklerinin İstikbali Barzani Hareketi ve Muhtemel Neticeler

Değerli dostumuz Ağabeyimiz Kadir Mısıroğlu’nun 40 sene önce yazdığı Musul Meselesi ve Irak Türkleri kitabından almış olduğumuz bu yazı 40 sene sonrada Irak Türklerinin kaderinin değişmediğini göstermektedir.

Haiz olduğu büyük iktisadi imkânlar ve stratejik ehemmiyetinden dolayı Ortadoğunun emperyalist devletlerin tesir ve nüfuzuna kapılmaktan masun kalabilmiş gerçekten müstakil tek bir milli lider bulabilmek adeta imkânsızdır.  

Birçok emperyalist devletin girift menfaatlerinin dünya üzerindeki iltika noktasını teşkil eden Ortadoğu’nun bu menhüs kaderi bu kıymetli toprakların ” Müslüman Türk’ün elinden çıkışına tekaddüm eden günlerde başlamıştır.  

Gerçekten bu bölgeyi asırlarca sulh, sükun ve adaletle idare etmiş olan Osmanlıların elinden alarak istismar etmek isteyen emperyalistler istismara daha ziyade imkân bahşetmesi yönünden bir taraftan mahalli liderleri satın almış, diğer taraftan da en küçük kavmi ve dini toplulukları artık bir daha imtizaç edemez şekilde birbirine karşı tahrik etme yolunu tutmuşlardır. Bu yüzdendir ki Ortadoğu, bu gün bir ihtilaflar kumkuması haline gelmiş mahalli liderlerden her biride mevkiini idame ettirebilmek için bu ihtilaflara dahil İngiltere, Rusya, Amerika ve İsrail gibi devletlerin menfaat zikzakları arasında bir muvazene imkanı aramaya koyulmuş bulunmaktadırlar.  

Kürtleri bir ” Milli Camia ” haline getirmek maksadıyla tarihte ilk defa ortaya çıkmış bir şahsiyet olan Molla Mustafa Barzani de bu harekete başladığı 1943 yılından beri Irak’ın dahili bir zaafa düşmesi ve hatta parçalanmasında menfaati olan devletlerin tabir caizse suyuna gitmek suretiyle bir huruç imkanı aramaktadır.  

Rusların hususi bir suretle yetiştirerek ” Kızılordu ” da ” Albay” rütbesine kadar yükselttikleri Molla Mustafa Barzani ilk ehemmiyetli desteği hiç şüphesiz Rusya’dan görmüştür.  

Fakat bilahare bu bölgede bir “İsrail Devleti” nin kuruluşu ile Amerika’ya karşı mecburen ” Arap Alemi’ni destekleyen Rusya’nın Ortadoğuya müteallik durumunda bu suretle tezatlı bir durum hasıl olunca, Kürtler kendilerini destekleme de amade başka devletlerin de bulunduğunu çok çabuk fark etmişlerdir. Ve onlarla teşriki mesai yoluna gitmişlerdir. 

Bunların başında Irak petrolleri üzerinde en büyük hisseye malik olan İngiltere gelmektedir. İngiltere Irak idarecilerinin gözlerin öyle korkutmuştur ki, bu memlekette iktidara gelen kralcı, komünist ve Baasçı bütün idareciler takip ettikleri iktisadi sistem ne olursa olsun petrolleri üzerindeki İngiliz hissesine dokunmaya kolay kolay cüret edememişlerdir.  

Irak petrollerinden ehemmiyetsiz bir hisseye malik olan Amerika’nın tesiri ile İngiltere’nin kinin aksine Irak’ı parçalamak raddesine kadar Kürtler lehine tecelli edebilir. Çünkü bu devlet kendi öz menfaatlerinden ziyade İsrail’in menfaatlerine göre hareket etmekten maalesef kurtulamayacak derecede Yahudi sultası altındadır. Yahudilerin ise Irak’ın parçalanmasında sayısız menfaatleri bulunduğu meydandadır. Yahudilerin, Fransız ihtilalinden beri beynelmilel siyasetle oynadıkları rol ve sağladıkları hâkimiyet nazarı dikkate alınırsa Irak’ın istikbalinden ciddi bir suretle endişe etmemek imkânsızdır. Şu hale nazaran

“Barzani hareketi ” Irak’ı parçalar ve teşekkül edecek parçalardan birinin bir müstakil Kürdistan devleti olarak ortaya çıkmasını temine muvaffak olursa bunun Ortadoğu Memleketleri ve bilhassa Türkiye bakımından çok büyük ve ehemmiyetli neticeler tevlid edeceği muhakkaktır. Bunları şu suretle hülasa edebiliriz. 

Irak Türklüğü bakımından Kürtler ırak’ın Türkiye’ye yakın kuzey ve dağlık mıntıkasında meskün bulunmaktadırlar. Burasının iktisadi bakımdan diğer Irak topraklarına nazaran ehemmiyetsizliği meydandadır. Bir devletin hayatiyetini idame ettirebilmesi her şeyden önce sahip olacağı iktisadi imkânlara bağlıdır. Rus erkani harbiyesinin yetiştirdiği bir kurmay Albay olan Molla Mustafa Barzani bunu düşünmeyecek bir insan değildir. Bu sebepledir ki gözünü Türkmenlerin meskün bulunduğu KERKÜK havalisinde dikmiştir. Çünkü Irak petrollerinin asıl membai burasıdır.  

Irak hükümeti ile imzaladığı 1970 tarihli anlaşma ile dahili bir muhtariyet elde eden Barzani Irak kabinesinde altı bakanlıkla temsil edilmesine müstakil bir ordu ve emniyet teşkilatına sahip olmasına, Kürtçe tedrisat yapan mektepler açmak, radyo kurmak ve her çeşit neşriyata bulunmak gibi muhtar bir idarenin bütün icaplarını elde etmiş olmasına rağmen bunlarla tatmin olmuş görünmemektedirler.  

Kerkük üzerindeki vazgeçilmez kürt talepleri şununla da sabittitir ki Barzani, müstakbel Devletini kurabilirse bu devlete başşehir olarak Kerkük’ü seçtiğini şimdiden ilan etmekten çekinmemektedir. Bu emeline bir dereceye kadar yaklaşabileceğini de kabul etmek lazımdır. Irak hükümeti Barzani’nin Kerkük etrafındaki taleplerini bir neticeye bağlamak maksadıyla burada plebisite başvurulmasını 12 Mart 1970 anlaşmasıyla kabul etmiştir. Bu meselenin bizim için acı olan tarafı şudur ki 1970 tarihli Irak anayasası birinci maddesinde Irak halkının Arap ve Kürt adında iki milleten meydana geldiğini Kürtlere Irak’ın bütünlüğü içinde milliyet haklarının tanındığını bildirmektedir. Bu suretle Türkler asla hesaba katılmamakla ve mevcudiyetleri nazarı itibara alınmamaktadır.  

Mezkür anayasasının Türkleri beş – on bin mevcutlu Nesturiler veya Yahudiler kadar bile himayeye laik görmemesi neticesindedir ki Kerkük Türkleri, yaklaşan plebisitle kendilerini kürt veya Arap olarak kaydettirmek mecburiyeti ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Hâlbuki Türklerin nüfusu kürt nüfusundan fazladır.  

Irak Türkleri bu bölgenin elimizden çıkışından bu yana en zor günlerini yaşamaktadırlar. Biri komünist Kürtler, diğeri de Baasçı Araplar olmak üzere iki muharip kuvvetin ağır siyasi ve iktisadi baskıları altında yok edilmek istenen Kerkük Türklerine bigâne kalmakta devam eden Türk idarecileri de bu tavrıyla Türk düşmanlarına istedikleri gibi hareket etmek imkânını bahşetmektedirler. 

Kürtler için Kerkük’ü ele geçirmek, yılda ” yetmiş milyon ” ton petrolün gelirine sahip olmak demek olduğu içindir ki Barzani bu davayı halletmedikçe silahı elden bırakmamaya kararlı görünmektedir.  

Hayat ve mematları bu ölçüde tehlikeye maruz bulunan Irak Türkleri Milli varlıklarını idame için ne yapabilirler. Her biri harici bir veya birkaç büyük devlete sırtını dayamış olan mütecavizler karşısında Irak Türklerinin vaziyeti kurt – kuzu hikâyesini hatırlatmaktadır. Böyle tehlikeli durumda onlara kim destek olabilir. Kerkük Türklüğüne kim yar olabilir. Elbette ki vatanperver Türk münevver çevreleri ile onların haklı ve yerinde ikazlarına kulak kabartması gereken Türk Devleti adamlarıdır.  

Türkiye bakımından; Iraktaki Barzani hareketinin muvaffakiyeti halinde bundan zarar görecek komşu devletlerin birincisi Türkiye, ikincisi ise İran dır. Zira Molla Mustafa Barzani Kürt istiklal hareketine başladığı ilk yıllarda gayesinin Türkiye ve İran da dahil olmak üzere bütün Kürtleri kurtarmaktan ibaret olduğunu söylemekten çekinmemişti. Gerçekten kendilerine kürt denilen ve ayrı bir ırk şuuru verilmeye çalışan bu unsur Türkiye, İran ve Irak ta yaşamaktadır.  

Molla Mustafa Barzani her vesileyle Türkiye ile bir davası olmadığını ifade etmekte ve hatta son yıllarda Türk Devlet ve hükümet reislerine gönderdiği mektuplarla Türkiye’yi eski büyük ve azametli Osmanlı İmparatorluğunun yerine koyarak ona sığınmaktadır. Fakat bu hareket aslında Rus ordusunda yetişmiş bir kızıl komünist olduğu halde “İslam Şeraiti”ni tatbik etmek propagandasından istifade yolunu tutmasında ki gibi aşikâr bir mugalâtadan ibarettir. Hakikatle Kürtçülüğe ait bütün propaganda kitapları asıl hedefin Türkiye olduğunu açıkça göstermektedir. 

Kürt ekseriyetinin Türkiye’nin doğu bölgesi ve İran da ikamet ettiği inkâr kabul etmez bir vakadır. Ancak Türklerle Kürtler “ilahi kelimetullah”  uğruna en az bin yıl omuz omuza dövüşmüşler ve aralarında en küçük bir ihtilaf zuhur etmemiştir.  

Kürtçülüğün eski Ermeni meselesi yerine ikame edilmek istendiği hatırlanırsa meselenin Türkiye bakımından ehemmiyeti daha kolayca anlaşılabilir.  

Türk vatanı bölüne bölüne adeta kuşa dönmüştür. Bunu bir kere daha bölünmeye asla tahammülü yoktur. Her gün biraz daha artan dinamik nüfusumuz ve gitgide kuvvetlenen dini ve milli mefkûremizin en geç 21. asır başında bizi eski kayıplarımızın bir kısmını telafi zaruret ve mecburiyeti ile karşılaştıracağı muhakkaktır. Bu sebepledir ki Türkiye’nin bölünmesine değil razı olmak, bu gibi niyet ve arzuları duymaya bile tahammülümüz yoktur. Bölünecek olan bizden ayrıldığı günden beri istikrarlı bir devlet olamamış bulunan komşularımızdır. Bunlardan baasçı Arapların işgali altında ki eski ” Musul Vilayetimiz” ve sosyalist Suriye idarecilerinin işgali altında ki ” Halep’i ” kurtarmak ilk ve yakın hedefimizidir. Şurası dost ve düşman herkese malum olmalıdır ki büyük bir istikbale namzet olan ebedi iman makamı Türkiye’nin parlak tarihini değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. İman buhranından dolayı ayrılık sevdasına kapılmış solcu kürt gençleri bilmelidirler ki hareketlerinin cezasını daha ziyade namlarına vekâletsiz iş gördükleri Doğu Anadolu’nun malum halkı çeker onları seviyorlarsa bu davadan vazgeçmelidirler. 

Hiçbir devlet bir başka devlete babasının hayrına yardım etmez unutmamak gerekir ki bu gibi hareketleri destekleyen yabancılar neticeyi kendi lehlerine çevirebilecek kuvvettedirler. Böyle olmasa zaten yardım etmezler. Bu hain ve gafiller bilfarz muvaffak olsalar bile buna imkân yok ya. Netice, Türkün de, kürdün de aleyhine çıkacak ve ancak her ikisinde düşmanı olanlara yarayacaktır.

40 sene önce Kadir Mısıroğlu böyle yazmış, böyle düşünmüş bugün de böyle düşünmek zorundayız. Çünkü değişen bir şey yok. Hatta dış güçlerin Ortadoğu’da ki emelleri ve Ortadoğu’yu parçalama ve bölme eylemleri artan bir hızla devam etmektedir.  

Bayrak Asmak

0

Son zamanlarda bazı evlerin pencerelerinde veya balkonlarında bayraklar görüyorum. Bu          manzaraya yani Türk Bayrağı’nı dalgalandıran evlere sıkça rastlanır oldu. Ve tabii bu, insanı derin derin düşündürüyor.

Öyle ya: “Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?” cümlesinde ifadesini bulan     gururla karışık bir şaşkınlık içindeyim!

“Bayrak Asmak” malum olduğu üzere, Milli-Dini Bayram günlerinde; resmi-gayri resmi herkes tarafından ev ve dükkanlar da ve resmi binalarda görmeye alıştığımız; ulvi bir hazla seyrine doyamadığımız günlere mahsustur.     

Öyleyse, Türk Bayrağı’nı indirmemek üzere asmak ihtiyacı nereden geliyor?

Vatandaş niçin buna ihtiyaç hissediyor?

Üstünde ciddiyetle durulması gereken bir milli tavır.

Evet sevgili okur! Halkımız arif. Leb demeden leblebiyi anlıyor.

Türkiye ufuklarında kümelenen kara bulutları görüyor.

Bir fırtınanın aldatıcı sessizliğinde olduğunu anlıyor.

Bu tehlikeli sinyaller karşısında, milli bir tavır almak gerektiğini düşünüyor.

Yerini belli etmek istiyor.

Ay-Yıldızlı Türk Bayrağı’nın aydınlığından başka bir ışığa gereksinim duymadığını, açıkça dışa vurarak fiilen / eylemli olarak dile getiriyor.

Kulağına gelen nahoş söylentiler asab ve sinirlerini bozuyor.

Rahat ve huzurunu tehdit ediyor.

Yabancı ve yabani fısıltı, fiskos ve vesveselere kapılan bir avuç terörist ve bölücünün bir  kaşık suda fırtınalar kopardığını görüyor.

Türk Milleti’nin ve onun şahsında tüm unsurların yediden yetmişe huzurunun kaçmak  üzere olduğunun farkına varıyor.

O benzersiz basireti yani hissi kable’l-vukuu / olmadan olacağı görmek demek olan   duyarlılığı ile olacakları seziyor.

Bunu da, Türk Bayrağı’nı dalgalandırmakla, en güzel şekilde dillendirmiş oluyor.

Bir avuç bölücünün temsil iddiasında bulundukları geniş kitleler de, estirilen ayrılık   rüzgarlarını tasvip etmeyip, doğru bulmuyor.

İşte, Türk Bayrağı’nı indirmek istemeyenler; onların bu vakur duruşlarına ve bu mahfi / gizli hislerine tercüman olup, onların da gönüllerine soğuk su serpiyor.

Onların yalnız olmadıklarını. Bir avuç kara aydına pabuç bırakmayacaklarını. Türkiye’nin   Doğusu, Batısı, Kuzeyi ve Güneyi, yani tüm insanıyla bir ve bütün olduğunu. En az 1000    senelik kardeşliğin, bugün de dipdiri ve ayakta olduğunu cümle aleme anlamlı bir şekilde     bildirmiş oluyor.

Meş’um ve uğursuz hayallerini kursaklarında bırakmanın kararlılığını, Türk Bayrağı  dalgalandırmak suretiyle ortaya koymuş bulunuyor.

Böyle vatandaşları olan bir ülke olarak, ne kadar iftihar edip öğünsek yine de azdır.       
Böyle halkı olan bir ülkeye bakılabilir mi hiç yan?

Öyle büyük ders alırlar ki, olur herkes hiç unutmayan.

 

 

 

Seçimler ve Politikacılar

Milletvekilliği genel seçimleri yaklaştı. Giderek kısalan propaganda sürecinde, adaylar bir hayli hareketlendiler. Meydanları dolduran taraftarlarına  vaatlerini peş peşe sıralıyorlar. Zaman zaman ölçüyü de kaçırıyorlar.

Sayın Erdal İnönü, seçimlerde verilen vaatlerin kaçan dozu için, gazeteci Mehmet Barlas’ın hatırlattığı (Sabah Gazetesi, 30 Mayıs 2011) şu ifadeyi kullanmıştı “Meydanlarda söylenenleri, halk kısa zaman sonra unutur”.

Sandığa gitmemize sayılı günler kaldı. Sonuçların hayırlı olmasını diliyorum.

Hangi rejimde olursa olsun politikacıların gerçek amaçları iktidar olmaktır. Bu çabalar esnasında ve sonucunda bazı enteresan neticeler alınmıştır.

Yazımın konusu, sizlerin de ilgisini çekeceğini umduğum siyasetle ilgili bazı özel olaylardır. Örneklerini aşağıda sunuyorum.

-En uzun iktidarda kalan kişi, Firavun Phiops II’dir. M.Ö. 2281’de, 6 yaşında taht’a oturtulmuştur. 94 yıl saltanat sürmüş, M.Ö. 2187 yılında 100 yaşında ölmüştür.

-Fransa kralı  XIV. Louis, 14 Mayıs 1643’de 4 yaşında kral olmuş 1 Eylül 1715’e kadar 72 yıl hüküm sürmüştür.

-Portekiz kralı Alfonso I. Henrigues, 30 Nisan 1112 ile 6 Aralık 1185 yılları arasında 73 yıl ülkesini yönetmiştir.

-En az süre krallık yapan kişi ise, Sri Lanka kralı Virabahu’dur. 1196 yılında kral olmuş bir (1) saat sonra suikaste uğramış ve öldürülmüştür.

-En uzun süre millet vekilliği yapan politikacı ise 1832’den 1915 yılına kadar  83 yıl süre ile Macar parlamenter Josef Madarasz’dır.

-A.B.D. senatosunda bir kanun tasarısının yasalaşmasını önlemek ve engellemek için vakit geçirmek amacıyla yapılan en uzun konuşmayı, Wayne Morse 24-25 Nisan 1953 tarihinde, 22 saat 26 dakika kürsüde kalarak gerçekleştirmiştir.

-Hindistan’da yapılan 1980 Ocak ayı seçimlerinde, İndira Gandhi 364 milyon oy alarak, dünyada bir seçimde en fazla oy alan siyasetçi olmuştur.

-Genel seçimlere en fazla katılım oranı “yüzde yüz” ile 8 Ekim 1962’de Kuzey Kore genel seçiminde gerçekleştirilmiştir. Bütün seçmenler oy kullanmış ve oyların hepsini İşçi Partisi almıştır.

-Kuzey Kore’nin rekorunu egale etmek isteyen Arnavutluk’ta 14 Kasım 1982 seçimlerinde ulusal oybirliği girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bütün seçmenler sandığa gitmiş ancak, bir kişi farklı oy kullanmıştır.

-Birden fazla  ülkede devlet başkanının eşi olan tek kadın, Graca Machel’dir. Bu hanım, 1975-1986 yılları arasında Mozambik devlet başkanının eşiyken, kocası uçak kazasında vefat etmiştir. Bayan Graca bu defa 1998 yılında Güney Afrika’nın devlet başkanı, meşhur Nelson Mandela ile evlenmiştir. Böylece iki ayrı ülke devlet başkanına eş olan, ilk kadın olmuştur.

-Mr. Jeffrey Ondash, 16 Mayıs 2008 tarihinde Ohio eyaletinde düzenlenen etkinlikte, bir saat içerisinde 1205 kişiyle sarılarak kucaklaşmıştır. Rekoru halen devam etmektedir.

-New Mexico eyaleti vali seçimi yarışında, adaylardan Bill Richardson, sekiz saatte 13.392 kişinin elini sıkarak, bu alanda rekor kırmış ve Guinness Rekorlar Kitabı’nda yer almıştır.

-Guinness yetkilileri popülaritesinden etkilendikleri başbakanımız sayın Recep Tayip Erdoğan’ı, yetkili bir heyetle 10 Ağustos 2003 tarihinde katıldığı bir etkinlikte izlemiş, sayın Erdoğan’ın 4815 kişinin elini sıktığını tespit etmiştir. Başbakan’ımız dünya rekoru kıramamış, ancak ülke rekoruna sahip olmuştur.

Yazımı kentimizle ilgili bir haberle tamamlıyorum. Sabah Gazetesi’nin Abbas Çakar imzalı haberine (31.05.2011 tarihli) göre Başiskele ilçesine bağlı, Aksığın köyünün girişine “Köyümüze politikacıları istemiyoruz Tayyip Erdoğan’dan başka, bütün oylarımız Tayyip Erdoğan’a” diye pankart açmışlardır.

Demek ki, kendilerince seçimleri şimdiden sona erdirmişlerdir.

 

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri – 3

Türk Dünyası
Türkler, Avrasya olarak adlandırılan geniş bir coğrafyada dağınık olarak yaşamaktadırlar. Türk dilleri ailesine mensup çeşitli dil ve lehçeleri konuşan halk grubudur. Tarihî ve kültürel ortaklıklara sâhiptirler.
Türk dilleri, Altay dilleri ailesinin bir alt kolunu oluşturur. Türklerin büyük bir çoğunluğu 10. yüzyıldan itibaren İslam dinini kabul etmiştir. Ancak Gagauzlar, Çuvaşlar ve Sahalar gibi Hıristiyanlığın Ortodoks koluna mensup olan, Altaylar gibi geleneksel çoktanrılı inanç kültürlerine mensup Türk toplulukları da vardır.
Günümüzde Türklerin toplam nüfusu 300.000.000 ‘a yakındır. Türkçeyi ikinci dil olarak konuşanların sayısı 30.000.000 ile 50.000.000 arasında tahmin edilmektedir.
Sovyetler Birliğine dâhil olan cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmasıyla birlikte, Türkçeyi resmî dil olarak kabul eden devletlerin sayısı 7’ye çıkmıştır. Bu ülkeler Türkiye, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkmenistan’dır.
Yukarıdaki ülkelerden başka, Rusya, İran, Çin, Tacikistan, Ukrayna ve Afganistan’da Türkçe konuşan azınlıklar önemli bir sayı tutarlar. Osmanlı Devleti’nin yayılma alanında bulunan Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Irak’ta Türkçe konuşan azınlıklar bulunur. Ayrıca modern dönemdeki işçi göçleri sonucunda, Almanya, Hollanda, Fransa ve İsveç gibi Avrupa ülkelerinde önemli Türk toplulukları oluşmuştur.
Diğer Ülkelerdeki Türkler:

Yukarıda anılan bağımsız devletler dışında, Rusya Federasyonu’na ait olan bazı özerk cumhuriyetlerde Türk dilleri resmî dil veya resmî dillerden biri konumundadır: Altay, Başkurdistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Hakas, Karaçay, Balkar, Tataristan, Tuva, Taymir ve Saha. Bunların her birinin bayrağı, parlamentosu, kanunları ve kendi resmî dilleri vardır.
Çin’de Doğu Türkistan Muhtar Cumhuriyeti, Moldova’da Gagavuzlar’ın yaşadığı Gagavuzyeri, Ukrayna’da ise Kırım bölgesi özerk statüye sahiptir.
Rusya Federasyonu içinde şu şehirlerde Türk toplulukları yoğun olarak bulunur: Astrahan, Samara, Barnaul, Stavropol, Orenburg, Tobol, İrkutsk, Novosibirsk, Kazan.
İran’da Tebriz, Erdebil, Urmiye, Zengan ve Hemedan bölgeleri, Kuzey Irak’ta Kerkük, Gürcistan’da Ahıska, Çin’de Kansu bölgesi, Yunanistan’da Batı Trakya, Afganistan’da Mezar-ı Şerif çevresi, Romanya’da Dobruca’ın batısında Kobro nehri çevresi, Bulgaristan’ın Rodop ve Deliorman bölgeleri, yerleşik Türk halklarının yoğun olarak yaşadığı bölgelerdir.
‘Türk’ adına tarihte ilk defa 6. yüzyıl ortalarında Orta Asya’da Türk İmparatorluğu’nu (Kök Türk veya Göktürk adıyla da bilinir) kuran bir boy veya aşiretin adı olarak görülür. Daha eski Çin kaynaklarında sözü geçen Tu-kyu veya Tue-kue halkının Türkler olup olmadığı konusunda çeşitli görüşler mevcuttur.
Türk İmparatorluğu’nun kazandığı büyük prestijden ötürü, daha sonraki yüzyıllarda aynı dili konuşan (Oğuzlar, Kırgızlar, Türgişler gibi) çeşitli boylar da ‘Türk’ adını benimsemiştir. Ancak Sibirya’daki Sahalar (Yakutlar), Volga Bulgarları ve Çuvaşlar gibi merkezden uzak bazı boyların tarihte ‘Türk’ adını hiç kullanmadığı görülmektedir. Bu grupların Türk halklarına dâhil edilmesi modern etnografik tasniflerin sonucudur.
Türklerin anayurdu

Türk İmparatorluğu’nu kuran Türk halkının köken efsanesine 8. yüzyıla ait olan Orhun Yazıtları’nda ve daha sonraki birçok kaynakta yer verilmiştir. Buna göre Türklerin anayurdu Altay Dağları yakınında, Selenga ve Orhun ırmakları arasında bulunan Ötüken Ormanı idi. Bu yer Baykal Gölü’nün güney ucunun 250 kilometre kadar güneyinde olup, günümüzde Moğolistan Cumhuriyeti sınırları içinde bulunmaktadır.
Dil ile ilgili verilerden hareket eden bazı araştırmacılar Türk dillerinin nihai kökeninin daha kuzeyde, belki Baykal Gölü’nün kuzeyinde veya doğu Sibirya’da olabileceğini ileri sürmüşlerdir.
Tarih

Çinliler ülkelerini kuzeyden ve batıdan saldıran savaşçı Türklere karşı koruyabilmek için Çin Seddi’ni inşa ettiler.
Orta Asya’nın bozkır imparatorlukları içinde Türkler daima belirleyici bir rol oynadılar; çoğu zaman bu imparatorlukların kurucu ve yönetici zümresini oluşturdular. İnsan eliyle yapılmış en büyük yapı olan Çin Seddi, Çin’in yerleşik uygarlık alanlarını Orta Asya’nın bozkır halklarına karşı korumak için MÖ 2. yüzyılda inşa edildi. Çin Seddi ortalama 15 metre yüksekliğinde ve 12.000 km uzunluğunda bir duvardır.
Türk İmparatorluğu’nun 8. yüzyılda yıkılmasından sonra Uygurlar, bugünkü Moğolistan ve Batı Çin’i kapsayan güçlü bir imparatorluk kurdular. 10. yüzyılda Orta Asya’nın batısında bir imparatorluk kuran Karahanlılar, Müslümanlığı benimseyen ilk Türk hanedanıydı. Yine 10. yüzyılda, Türk asıllı bir profesyonel asker olan Gazneli Mahmud, Afganistan’ın Gazne kentinde bir imparatorluk kurarak Hindistan’ın büyük bir bölümüne hâkim oldu.
Orta Doğu’nun İslam ülkelerinde Türkler 8. yüzyıldan itibaren profesyonel paralı asker olarak önemli bir yer edinmişlerdi. 9. yüzyıl sonunda Abbasi İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla çeşitli Türk askerî hanedanları Mısır, Bağdat ve İran’da bağımsız veya yarı bağımsız devletler kurdular.
1040 yılı dolayında, Türklerin Oğuz ulusuna mensup olan Selçuk oğulları İran’ı ele geçirerek güçlü bir imparatorluk kurdular. 1071 yılında Selçuklular Bizans İmparatorluğu’nu ağır bir yenilgiye uğratarak, Anadolu, Suriye ve Kafkaslarda çok sayıda Türk beyliğinin ortaya çıkmasına zemin hazırladılar. Ancak Türklerin kitle halinde Anadolu’ya yerleşmesi daha çok 13. yüzyılda, Moğol yayılmasının doğurduğu zincirleme tepkiler sonucunda gerçekleşti.
13. yüzyıl sonunda Anadolu’da kurulan Türk devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti, İslam dünyasının en güçlü cihan devleti haline geldi. Balkan Yarımadası’nı fethetti; 16. yüzyılda bir yandan Viyana’ya, diğer yandan Cezayir’e kadar dayandı.
Türklerin yaşadığı ve ‘Uluğ Türkistan’ olarak anılan coğrafya, 13. yüzyılda, annesi Türk olan ve Türkçe konuşan Cengiz Han’ın kurduğu imparatorluğun eline geçti. Ancak Moğol İmparatorluğu’nda da Türkler kilit mevkilerde idi ve Moğol ordularının büyük bir kısmı Türklerden oluşuyordu. 14. yüzyılda Orta Asya ve İran’ı fetheden Timur, Müslüman bir Türk’tü. 16. yüzyıl başında Özbek Han önderliğindeki Şeybani’lerin istilasından sonra Orta Asya’da bir daha güçlü bir imparatorluk doğmadı. Orta Asya’daki Türk beylikleri 18. ve 19. yüzyıllarda güçlenen Rus Çarlığı’nın eline geçti.
Hindistan’da Timur’un torunu Babür Han’ın kurduğu Moğol-Türk İmparatorluğu, 19. yüzyıla kadar devam etti.
İran’da 11. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar hüküm süren hanedanlarının tamamı, Türk kökenli askerî önderler tarafından kuruldu.
Türkler
Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir.
Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Türklerin köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması sebebiyle birçok ilim adamı ‘Türk’ adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticesinde Türk adının ilk defa Milattan Önce 14. yüzyıla ‘Tik veya ‘Tikler’ adıyla geçmeye başladığı iddia edilmiştir. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı M.Ö. 14. yüzyıldan önce de vardı. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmî ve millî mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izah eden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması sebebiyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,
*Heredot’un doğu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB’lar.
*İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE’ler
*Tevratta adı geçen Togarma’lar.
*Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA’lar veya THRAK’lar
*Eski Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU’lar.
*Çin Kaynaklarında M.Ö. 1. yüzyılda rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ’ler
‘Türk’ adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli ‘Zend-Avesta’ (*) rivayetleri ile İsrail menşeli ‘Tevrat’ rivayetleri de Nuh Peygamber’in torunu olan Yafes’in oğlu ‘Türk’ ile İran rivayetlerindeki Feridun’un oğlu ‘Türac’ veya ‘Tur’un soyu Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
Avesta’da yer alan ‘Ebül Beşer’den, Cemil ve oğlu Ferdidun’dan bahsedilmektedir. ‘Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay edilmiştir. Salm’a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi, Turak’a ise Orta Asya ve Çin havalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak’a saldırmıştır.
Irak, Turak’ı yenememiş, savaş bunların torunlarına kazar uzanan seneler boyu devam etmiştir. Sonunda Turak’ın torunu Afrasyap Irak torunun Muncihir’i mağlup ederek Ceyhun nehrini sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra Ceyhun Nehri’nin doğusunda ‘TURAN’, batısına da ‘İRAN’ denmiştir.
Tevrat rivayetlerinde ise Nuh Tufanı’ndan sonra Nuh Peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiştir. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan ‘TÜRK’ e bırakmıştır.
Görülmektedir ki Hz. Âdem devrine yakın zamanlarda Turak (Türk)’den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk başbuğundan ve Saka İmparatorluğu Kağanından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihî kayıtlar içerisinde yer alan ‘Türk’ kelimelerinden, Türk adının ne kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır.
M.Ö. 1. yüzyılda Roma’lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala’nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan ‘Turcae’ olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı bir metinde ‘Türk’ kelimesiyle karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı Milattan Sonra 6. yüzyılda kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun Kitabeleri’nde yer alan ‘Türk’ adı daha çok ‘Türük’ şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmî olarak kullanılan siyasî teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türklerin ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonra da Türk milletini ifâde etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
M.S. 585 yılında Çin İmparatoru’nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta ‘Büyük Türk Kağanı’ diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabî mektupta ‘Türk Devleti’nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti’ ifâdesi, Türk adını resmîleştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok ‘Türk Budunu’ şeklide geçmektedir. Türk Budunu’nun ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasî bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifâde etmek üzere millî bir isim hâline gelmiştir.
(Yukarıdaki bilgiler, doğruluğu ispat edilmemekle birlikte, gerçeğe en yakın bilgiler olarak kabullenilmektedir. İlim adamları, başka iddialar da ileri sürmüşlerdir. Bu bilgiler, çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.) O.Ç.
(*) Zend-Avesta: Eski İran dini olan ‘Zerdüştçülük’ olarak anılan inanç kültürünün mukaddes kitabıdır. Bu inanç kültürünün kurucusu Zerdüşt, ‘Gatalar’ denilen dörtlükler yazmıştı. Bu dörtlükler Avesta´da toplanmıştı. Bu yazılar, Zerdüşt´ün neye inandığını ve Zerdüştçülüğün temellerini anlatan tek belgedir. Avesta dilinde, Türkçe ile ortak kelimeler mevcuttur. Hala da Zerdüştlüğü benimseyen az sayıda Kırmanç bulunmaktadır. Avesta 21 kitaptan oluşmakta iken, İskender’in işgali sırasında yok olan kitaplardan sadece Yasna, Visparad ve Vendidad (veya Videvdat) kalmıştır.

Evlenmek ve Boşanmak

Gazetemizin dünkü manşeti “evlenen evlenene” başlığı ile çıktı. Üç ay önce de “boşanan boşanan” başlığı ille çıkmıştık. Bu iki başlık kutsal aile yuvamızın ne durumda olduğunu gösteriyor. Aile yuvası hızla çatlıyor, çocuklar perişan, aile dramları yaşanıyor.

Evlilik kutsal bir kuruluş. Evlilik üzerine bir çok atasözümüz yer almakta. Evliliğin temeli sevgi, saygı, yardımlaşma, birlik ve bütünlük içerisinde aileyi geleceğe taşımaktır. Eşler birbiri için fedakarlıkta bulunma sözü verirler. Cicim ayları geçtikten sonra fırtınalar kopmakta, birbirini severek evlenenler birkaç içerisinde boşanıp gitmekte. 

Geçtiğimiz gün bir yerde 30 yaşlarında iki erkek arkadaş birbirleriyle konuşuyorlar. Konuşmaya istemeden kulak misafiri oldum. Arkadaşına eşiyle ilgili o kadar enteresan şeyler anlatıyor ki hayattan nasıl bıktığını, hayatın nasıl çekilmez olduğunu, evlilik hayatının adeta hapishane hayatı olduğundan dem vuruyordu. 

Buna benzer daha bir çok olaylar yaşanıyor. Sanal alemde başlanan arkadaşlıklarla kurulan yuvalar yine sanal alemde yıkılıp yok oluyor. Bu konuda gazetemiz ısrarla yayınlar yapıyor ve zaman zaman yaptığımız yayınları sizlerle paylaşıyoruz. 

Şimdi gelin dilerseniz daha önce evlenme ve boşanmayla ilgili neler yazmışız hep birlikte okuyalım:

Çocuklar mağdur oluyor

         

Gebze’de yaşanan boşanmaların sayısı acı gerçeği yine gözler önüne serdi. Geçtiğimiz yıl 2040 kişi Gebze’de eşinden boşandı. En çok mağdur olan her zaman ki gibi yine çocuklar olurken, boşanmaların büyük bir kısmını şiddetli geçimsizlik oluşturuyor. Gebze’de Çocuk Esirgeme Kurumu gibi önemli bir kurumun olmayışı da çocukların geleceğini olumsuz yönde etkiliyor.

Boşanma grafiği yükseliyor

Boşanma grafiğinin her yıl giderek artması düşündürücü. Geçtiğimiz yıl Kocaeli’de 2450 kişi boşanırken, 2011’de 1431 olan boşanmaların 2 bini geçmesi aile kurumunu zedeliyor. Boşanma davalarının büyük bir kısmı 3 ay içinde karara bağlanırken boşanmalar genelde 10 yıldan fazla evli kalan aileler arasında yaşanıyor. Toplumsal çöküşün önüne geçilebilmesi için aile kurumuna önem verilmeli. (2010)

Boşanma ve Kutsal Aile

Dini ve milli kültürümüzde evlilik ve nikah kutsaldır. Aile yuvası kurmak, çoluk çocuğa  karışmak, dünyanın en güzel olgusudur. Geçmişte baba ve analar çocuklarını mürüvvetini görmek için daha çocuk yaşta evlatlarını evlendirmek isterlerdi. Zamanla bu değişti, yaşlar ilerlemeye, evlilikler modern hayata uymaya başladı. Görücü usulü ile evliliklerin yerini flörtle evlilikler aldı. Babalar ve analar artık çocuklarının isteğine boyun eğerek, sevdikleriyle evlendirmeye başladılar. Önceden ikinci gelin gelene kadar birinci gelin evde kayınpeder ve kaynanası ile kalıp, tecrübe kazanıyorlardı. Gelinin aynı evde kalması hatta aynı binada oturması bile “Şiddetli geçimsizlik ve boşanma” nedeni sayılabiliyor. Nereden nereye.

Henüz aile sorumluluğunu bilmeyen gençler cicim ayları geçtikten sonra kavga etmeye, hatta boşanmaya kadar gidiyorlar. Bugün yapılan araştırmalarda en çok boşanma evliliklerin ilk 5 yılında gerçekleşiyor. Bu kutsal aile yuvasını yıkan ve boşanmaya giden yolun başlangıcı olan geçimsizliklere dur demek gerekiyor. Boşanma ve kutsal aile yuvasına kimse değinmedi. Boşanmalarda en çok mağdur olanlar kadınlar oluyor. Üstelik çocuklar annelerinde kalıyor ve kadınların dramı katlanarak büyüyor.
 

Anlaşılamayan Sosyal Bütünleşme

Türk Dünyasının önderlerinden, değerli devlet adamı ve kıymetli büyüğümüz KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş‘ın rahatsızlığı dünyanın neresinde olursa olsun, kendisini Türk olarak hisseden herkesi üzmüştür. Sağlığındaki iyiye doğru gidiş ise Türk Dünyasına gönül vermiş herkesi sevindirmiştir.

Siyasi tartışmaların temelinde bilgi eksikliği ve kavramları yeterince yerine oturtamamak söz konusu olunca iş rayından çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde kavramlara yeterince açıklık veremeyenlerin fikri kargaşanın merkezi haline geldikleri görülmüştür.

Meselâ, “entegrasyon” Türkçesi bütünleşme ve “asimilasyon” Türkçesi eritme bu kavramların başında yer almaktadır.

Geçen hafta bir makalenin kapsamına girecek şekilde sosyal bütünleşme ve eritme (asimilasyon) kavramları üzerinde biraz durmuştuk.

Önce sosyal bütünleşme dar anlamda hissedilen etnik, mezhep, bölge, şehir, boy, kabile ve yöre mensubiyet ve şuurunun aşılarak toplum ve milli seviyede biz duygusuna ulaşılabilmesidir.

Bu duygu ve şuura ulaşamadığınız takdirde, etnik taassubun aşırı hemşericiliğin ve mezhepçiliğin, cemaatçiliğin, boy ve kabileciliğin sınırlarını aşarak topluma açılıp onunla bütünleşemezsiniz.

 Bu eğilimler, topluma kapanmayı ve etnosantrizmi (etnik merkezlilik) ön plana çıkarır.

Sosyologların ilkel etniklik dediği topluma kapalılık ve ırkçılık seviyesine varan etnik taassup buradan kaynaklanır.

Sosyal bütünleşme durgun, zora dayalı ve değişmesiz bir denge hali değildir. Farklılaşma kadar bütünleşebilme de önem taşır. Sosyal bütünleşme, bir başka tanımla fertlerin ve sosyal grupların dünya görüşleri arasındaki farkların,  toplumdaki milli kültürden en az seviyede sapma gösterebilmesidir.

Demek ki toplumda herkesin her şeyin aynı şekilde sapma göstermeden düşünebilmesi, davranabilmesi gerekmemektedir. Demokrasilerde farklı baskı grupları olabilir. Farklılıklar bütünlüğü zedelemediği ölçüde demokrasi yürür.

Bütünleşmenin olmadığı yerde demokrasi çok teorik kalır. Hiç de desteklemeyi düşünmediğiniz bir siyasi partinin varlığı sizin iktidar yapmak istediğiniz siyasi partinin de bir varlık gerekçesi olabilir.

Demokrasi faziletli bir rejimdir. Yeter ki onu değişik şekillerde istismar etme yanlışından kurtulalım. Ben merkezli ve hep bana, hep bana anlayışından uzaklaşalım.

Bu yönlerden demokrasimizin önemli eksikleri vardır. Birbirini batırmak için her şey mübah görülmektedir. Bu zaman zaman ters tepki de yapmaktadır.

Bir devletin temel ilkeleri ve kuruluş felsefesi dışlanarak dar anlamdaki milli irade öne çıkarılarak bütünleşmeye varılabileceğini zannetme de son derece yanlıştır.

Anayasamızın 10. Maddesindeki eşitlik ve birbirine üstünlük sağlamamayı ifade eden maddesi ayrıca 66. Maddede herkesin milli, kimlik olan Türklük ile kucaklanması ayrıştırma değil; bütünleşme için gereklidir.

Kültürel anlamda kimlik bunu gerektirir. Ferdi hak ve hürriyetler yerine son yıllarda olduğu üzere ülkemizde etnik taassubun ve fitnenin gereği olarak bazılarına imtiyazlar ve kolektif haklar tanımak, etnik manada pozitif ayrımcılık yapmak bütünleşme diye takdim edilemez. Bu yol ırkçılığı tahrik eder.

Sözde bütünleştirme adına yapılacak yanlış anayasa değişiklikleri, Devletin ve Türk Milletinin aleyhine olacaktır. Türkiye’nin sorunu, bazılarında zayıflayan Türk Milletine mensubiyet şuurunu geliştirebilmektir.

 Bu da “sen ayrısın, sen farklısın, sen benden değilsin” şeklinde bütünü reddeden yanlışlar ile olamaz.

 Ülkenin sorunlarını örtebilmek için etnik merkezli yaklaşımlardan medet umulmamalıdır.

Asıl sorunlar konuşulmalıdır.

Vatandaşın eğilimlerine rağmen politika uygulayanlar, aslında vatandaşı töhmet altında bırakmaktadırlar. 

Çocuk Suçluluğu IV

Çocuk suçluluğu adı altındaki yazımın bu son aşamasını kendi araştırmalarım, gözlemlerim, edindiğim bilgilerime dayanarak tamamlamak istedim. Birçok şeyden yoksun çocukların en büyük örneği olan çocuk esirgeme kurumlarına baktığımız da; fakir, gayrimeşru, annesi – babası ölmüş, aileleri boşanmış, terk edilmiş çocukların buralarda kaldığını görmekteyiz.  

Bu kurumlarda kalan çocukların ruhsal durumlarının  mutsuz olduklarını,  polisin çocuk koruma yasasına göre hırsızlık yapan, suç işleyen sokak çocuklarının, dilenciliğe gönderilen çocukların, evden kaçan kızların da böyle kurumlara getirildiğini görmekteyiz.

Çocukların bazılarının getirildikten kısa bir süre sonra kaçtıklarını, evlatlık olarak verilebildiklerini,  dikkatlerinin dağınık, derslerde çoğunlukta başarısız olduklarını, içlerinden evlenip yuva kuranların çok azınlıkta olduğunu, boşanmış aile çocuklarının mahkeme velayetine göre ebeveynleriyle görüşebildiklerini ama bununda sakıncalı yanları olduğunu, her zaman gerçek aile ortamı özlemi duyduklarını tespit etmiş bulunmaktayım.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki: suçlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır. Bazı nedenler onları suça iter. Ve bütün suçların temelinde sevgisizlik, ilgisizlik, sevgi ve denetim yetersizliği, şefkatte yoksunluk yatmaktadır.

Bu, genelde ölüm ya da boşanma gibi sebeplerle bölünmüş aile çocukları, ilimize göç nedeniyle gelmiş kalabalık aile çocukları, üvey anne, üvey baba ortamı çocuklarında daha sık görülmektedir. Hep temelde sevgisizlik ve ekonomi yatmaktadır.

Suç türlerinde en yaygını kapkaççılık, uyuşturucu var ama gizlidir. İspat yoktur. 5 yıl ve yukarısı adam öldürme, uyuşturucu kaçakçılığı gibi suç işleyenler koruma amaçlı tutuklanmaktadırlar.

 Çocuk koğuşu denilen bölümde ıslah edilmektedirler. Çıkınca gene suç işlemeye devam etmektedirler. Çünkü “kaybedecek bir şeyim yok” gözüyle bakmaktadırlar. Pişman oluyorlar mı diye sorsanız çocuklar  her şeyden habersizdir. Pişmanlık duyamaz çünkü hiçbir şey bilmemektedirler.

 Hiçbir şeyin farkında değildirler. Nasıl bir çocuk evde dikkat çekmek için bir şeyi kırarak bile mutlu olur, bunun gibi bir çok suçu oyun gibi algılamaktadırlar. Bu algılamada şiddet özendirici tv programları, ekonomik koşullar, her şey sebep teşkil eder.

Çocuk grup içinde de kendisini ispatlama zihniyetiyle yapmaktadır her şeyi.  Aileye gelince, yoksulluk gibi nedenlerle çocuğuna suçu öğreten, çocuğu o yolda yetiştiren, nasıl çalınır gibi öğreten aileler de maalesef toplumumuzda bulunmaktadır.

Onlar için çocuk para getirsin de nasıl getirirse getirsin. Çocuğun ruhunu sattığını düşünmezler.  Günümüzde  örneğin; fuhuş inanılmaz yaygın. Hele ki üniversiteler de.. Öyle aileler var ki: anne kızına diyor ki “nasıl olsa biriyle evleneceksin, biride kenar da bulunsun, ihtiyaçlarına lazım olur, gözünü aç, akıllı ol, kullanmasını bil” diye öğüt veriyor. Veya her ailenin bütçesi bellidir.

Çocuk bir gün eve çok lüks yeni mantoyla geliyor, anne bu nereden çıktı, nasıl aldın diye sormuyor bile. İşte bu çocuklara, gençlere, ahlak, terbiye, değer, mahremiyet aşılanmıyor, verilmiyor. Böyle yetişen bir gencin zihniyeti de “ben şunu istiyorum, bunu elde edeyim de ne olursa olsun, uğruna ne giderse gitsin” şeklinde oluyor.

Her şeyin başında aile var. Çocuk dünyaya gelirken seçme hakkı yok. Otomatikman sorumluluk ailede. Bizim toplumuzun en büyük eksiği; kaç tane aileye çocuğunuzu bir psikiyatristle görüştürün deseniz “benim çocuğum deli değil ki” der.

Çocuğun kandırılmak, korkutulmak suretiyle ailelere düşen görevler belirlenmeli. Her çocuğun özentisi, beğenilme duygusu, sevilme içgüdüsü var. Arkadaş, çevre çok önemlidir.

Çocuk ilkokula başlayana kadar gözünde en büyük insan anne, babadır. İlkokula başladığı andan itibaren o en büyük insan öğretmen olur, lise çağına gelince ise artık anne-babada boştur, öğretmende, sadece çevresidir önemli olan.

Çevresi ne derse onu yapar, kendisini ispatlamaya çalışır. Grupta lider olmaya çalışır, onun gölgesinde kişilik gelişmeye başlar. Aileler bu konularda bilinçlendirilmeli, eğitilmelidir. Ailelerin yaptığı en büyük yanlış ya aşırı paraya boğmak, ya hepten yoksun bırakmaktır. İlişkilerimizde de olduğu gibi denge kuramamaktır.. Genelde aileler şunu söylüyor: “bilgisayar istedi aldık, telefon istedi aldık, bir istediğini iki etmedik, şimdi niye böyle, derdi ne”. Oysa ki; her istediğini aldınız ama peki en son kırılan bir oyuncağını ne zaman tamir ettiniz, ne zaman birlikte sinemaya gittiniz. Oturup dertleştiniz, aşklarını dinlediniz? Ailede en önemli şey sevgi, iletişimdir.

Çocuk o kadar akıllıdır ki. Çok güzel izleyicidir. Her şeyi izler ve bilgisayar gibi hafızada tutar. Onurlandırılmayan çocuk durup dururken takdir edildiğinde afallar. Ne yaparsam yapayım takdir ederler der. Evde köpek bile nasıl yetiştirirsen öyle davranır.

Çocuklar çok akıllı. Çocukları zamanı gelmeden çalıştırmak ta doğru değildir. Küçük yaşta para edinmeyi öğrenen çocuk şahsiyeti geriye atıp,  para kazanma içgüdüsünü öne çıkartır. Para kazanıyorsam patron benim, ne babam, ne ailem hiçbir şey düşüncesi oluşur ve ileride para için her şeyini satabilir.

Böyle tehlikelerle dolu bir dünyada ailelerin çok bilinçli, eğitimli, sevgi ve ilgi gösterici, belli yaşa kadar çocuğunu koruyucu olmalıdır. Her şeyin temeli ailede başlar ailede biter.

Bu toplumun birer parçası olarak bu toplum un her sorununda her birimizin ayrı ayrı birer payı, sorumluluğu olduğunu göz ardı etmeden, hayatı, hayata dair  her şeyi,  bize sunulan her şeyin kıymetini bilmek gerektiğine inanıyorum.

Geleceğimizin en önemli temeli, hayatın en masum, en temiz yüzü olan çocukların kıymetini bilen bir toplum olabilmeyi diliyorum..

 

                          

 

Mübarek Üç Ayların ve Kandillerin Değerlendirilmesi

Üç ayların değerini ifade eden unsurlardan biri Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu mübarek dualarıdır: “Allahım! Receb’i ve Şâban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” (Keşfu’l Hafâ, 554) Hz. Aişe (r.anha) Validemiz de Peygamber Efendimizin bu mübarek aylara verdiği önemi şöyle anlatıyor: “Resûlullah’ın Şaban ayındaki kadar oruçlu olduğu bir ay görmedim.” (Müslim, Sıyam, 175)

Bizler için en güzel örnek olan Âlemlerin Sultanı Efendimiz (s.a.s), üç aylar girdiğinde diğer zamanlardan daha çok oruç tutar, nafile namazlarını artırır, yoksulları daha çok gözetirdi. Ve bu yaptıklarını Ramazan ayına doğru daha da çoğaltır, Ramazan ayında ve özellikle sonlarına doğru kulluğunu zirveleştirirdi.

Bizler de şu hususları yapmaya çalışarak bu mübarek zaman dilimlerini en iyi şekilde değerlendirmiş olabiliriz:

  • 1. Öncelikle böyle zamanlarda kulluğumuzu gözden geçirerek, geçmişin muhasebe ve murakabesini yapmalı, eksik ve hatalarımızı düzeltmenin yollarını aramalıyız. Üç ayları günahlarımızın affı için bir fırsat bilmeli, bol bol tövbe ve istiğfarda bulunmalıyız.
  • 2. Özellikle namazlarımızı vaktinde kılmaya özen göstermeli, çocuklarımızı da alarak ibadetlerimizi mümkün mertebe camilerde eda etmeye çalışmalıyız. Eğer kaza namazlarımız varsa bunları kılma yoluna gitmeli, kaza namazımız yoksa bile, çokça nafile namaz kılmalıyız.
  • 3. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in yaptığı gibi mübarek Recep ve Şaban aylarını oruçlu geçirmeli ve Ramazan’a oruçla hazırlanmalıyız.
  • 4. Bu mübarek zamanlar Kur’an’la yeniden buluştuğumuz ve onu anlamak için gayret sarfettiğimiz aylar olmalı. Bunun için de çokça Kur’an okumalı, hatimler indirmeli ve Kur’an’ın manasına da nüfuz edebilmek için meal ve tefsirlerini okumalıyız.
  • 5. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e salât ü selâmlar getirmeli ve O’nun sünnetlerini uygulamanın gayreti içinde olmalıyız.
  • 6. Hayatta olan anne ve babamızı, diğer yakınlarımızı, üzerimizde emeği bulunan hocalarımızı ziyaret ederek veya telefonla üç aylarını ve kandillerini tebrik etmeli, gönüllerini almalıyız. Vefat etmiş olanların da kabirlerini ziyaret ederek Fatiha okumalı, onlar için dua etmeliyiz.
  • 7. Dost, akraba ve komşularımızla olan yakınlığımızı bir kat daha arttırmalıyız. Üzerimizde hakları olanlarla karşılıklı helalleşerek kul hakkından kurtulmaya çalışmalıyız.
  • 8. Etrafımızdaki fakir fukaraya yardım etmeli, imkanlarımız ölçüsünde sadaka vermeli, fakir öğrencilerin okuması için onların elinden tutmalıyız. Kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, yaşlı kimselerle ilgilenip; sevgi, şefkat ve merhamet göstermeliyiz.
  • 9. Küs ve dargın olanlar barıştırmalı; kardeşlik duygularımızı, birlik ve beraberliğimizi pekiştirilmeliyiz.
  • 10. Kendimiz için, aile fertlerimiz için, ülkemiz, milletimiz ve bütün Müslüman kardeşlerimiz için bol bol dua etmeliyiz.

Bu ve benzeri davranışlar; mübarek günlerde ve kandil gecelerinde yapılabilecek; af ve mağfirete nail olma, ecir ve sevap kazanma, manen yükselme, bela ve musibetlerden kurtulma ve Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaşma vesileleridir.  Yüce Mevlâmız, bizleri mübarek üç ayları rızasına uygun şekilde değerlendirmeye muvaffak eylesin.

 

 

Vahideddin ve Re’fet Paşa

0

Günümüzde -halkın alım gücü zorlaştığı halde- her alanda çok çeşitli, birbirinden güzel ve değerli eserler neşredilmekte. Hele Yakın Tarih konusunda sayısız kitaplar ortaya konmakta. Özellikle Cumhuriyet Tarihi hakkında bakış açıları değişik, farklı yorumlarla yeni araştırmalar vitrinlerde boy göstermekte. Yakın Tarih hallaç pamuğu gibi atılmakta. Her iki taraf biraz da ifrat-tefrit ve tefsiri mahiyette, düşündürücü yapıtları bir bir okuyucu karşısına çıkarmakta. Velhasıl, tarih mevzuunda doyurucu çalışmalar kitapçı raflarında yer almakta.

Hem eski bakış açılarını te’yit ve doğrulama şeklinde yayınlar yapılmakta. Hem de yeni açılımlar tarzında bilinenleri daha da bilinir kılan ve kılacak olan tarih kitapları vitrinleri süslemekte.

Aslında yazılanların çoğu meçhul / bilinmez şeyler değil. Üzerine daha fazla eğildiğimiz ve öyle de yapmamız gereken, kıyıda köşede kalmış eski eserlerin yeniden ele alınması. Mazi kuytularından gün ışığına çıkarılmasıdır. Bütün bu -özellikle- Yakın Tarih alanındaki kıpırdanış ve toparlanışlar: aslında geçmişin yeni bir ruhla yazılmasından ibaret.

İşte bu mütalaa ve düşüncelerin sevkiyle birkaç alıntı. Takdir -her zaman olduğu gibi- okurun.

Merhume Münevver Ayaşlı Hanımefendi diyor ki: “Biz içinde yaşadığımız devri, gördüklerimizle, tanıdıklarımızla, işittiklerimiz veya işitenlerden işittiklerimizle, nüktesiyle, rivayetiyle… bizden sonra gelecek nesillere nakletmek istiyoruz. Biz tarih yazmıyoruz amma, belki tarihçi(ler) bizim ‘documents’larımızdan istifade edecek(ler)dir.” (Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim, İstanbul-1973 s: 3)

Tam bir Osmanlı Hanımefendisi olarak yaşamış olan merhume Münevver Ayaşlı’nın Vahideddin Han’ın İstanbul’u terk edişiyle ilgili bir hatırası:

Re’fet paşa, bir ara bize çok gelip giderdi. Hemen hemen her Pazar günü çaya gelir, akşam yemeğine kalır gece saat 11-12 sularında avdet eder (döner)di.

O zamanlar bu günkü gibi Boğaziçi’nde vasıta bolluğu yoktu. Çoğu zaman hava müsait ve deniz sakin olduğu akşamlar sandalla karşıya geçilirdi.

Sonraları, silah, ideal arkadaşı ve en yakın dostlarından Ali Fuad Cebesoy Paşa, Münakalat Vekili / Ulaştırma Bakanı olduğu zaman, sadece Re’fet Paşa’nın kolayca avdeti (dönmesi) için, Pazar günleri gece saat 11’de Boğaz’dan köprüye inen, bir vapur koy(dur)muştu.

Çok sübjektif, çok hislerine mağlup, çok enaniyetli, yani benliği olan Re’fet Paşa, bu beşeri zaafları yanı sıra, çok zeki, dünya görüşü kuvvetli iyi asker ve iyi kumandandı. Kendi deyişine göre: “Kumandan yetişmez, yetiştirilemez, insan kumandan doğar.” Derdi.

İstiklal Harbi’nde Dumlupınar’da ondan evvel Birinci Cihan Harbi’nde Gazze’de, iyi askerliğini ve kumandanlığını göstermişti. İyi ve talimli ANZAKLAR’ın karşısına (Re’fet Bey) yarı aç, yarı tok Mehmetçiklerle çıkıyor ve Anzaklar’ı püskürtüyordu.

Re’fet Paşa, yakın tarihimizin 50-60 senelik mes’elelerini ve hadiselerini iyi bilirdi. Hepsinin değilse bile, hemen bir çoğuna şahit olmuş, bir çoğunun da içinde bulunmuş, hadiselere karışmıştı.

İstiklal Harbi’nde ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti zamanında, zirvede değilse bile, hemen ondan sonra gelen kademelerde yer almış, sırasıyla Kumandan, Vekil, hatta üç ay kadar Başvekillik bile etmişti.

Buna işaretle, kendisi “Ben Sadrazamlık etmiş insanım”, “Ben bin sene yaşamış insanım.” Derdi.

Ankara’dan işgal altındaki İstanbul’a gelen ilk Kumandan yine Re’fet Paşa idi. İstanbul Re’fet Paşa’yı nasıl karşılamıştı. Onu bir Allah, bir de o karşılamayı görenler bilir.

Yalnız Re’fet Paşa’nın İstanbul’a gelişinin, Sultan Vahideddin’in kaderi  üzerinde meş’um (uğursuz) tesirleri olmuştur. Daha Dolmabahçe’de ayağını İstanbul toprağına atar atmaz, kendisini Padişah namına selamlamaya gelen Yaveri (zannedersem Tevfik Paşazade Ali Nuri Bey olacak) Re’fet Paşa hiç de hoş karşılamıyor. Sonra, Padişah’la olan bütün temaslarında, Padişaha çok ürkütücü sözler söylediğini ve tavırlar takındığını yine kendisinden dinlemişimdir.

Hatta “Padişah’ın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki, nerede ise pabucum Padişahın burnuna değecekti.” demiştir.

Ankara’nın tayin ettirdiği, Padişahın genç bir yaveri, zannedersem bir Deniz Subayı, gece geç vakit koşa koşa Re’fet Paşa’nın kaldığı Babıali’ye geliyor, telaş içinde ve ağlarcasına:

“Padişahı, İngilizler yarın sabah kaçırıyorlar!” demesine mukabil (karşılık), Re’fet Paşa:

 “Budala, ne üzülüyor, ne ağlıyorsun? Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk Milleti hiç bir gün, Vahideddin’in bu hareketini affetmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer, Millet bizi affetmeyecektir. Bırak gitsin, Vahideddin işimizi kolaylaştırıyor.” Demiştir.

Evet, mes’eleyi bildiği halde, bilmemezlikten gelmesi ve hiçbir harekete geçmemesi, İngilizler’in işini kolaylaştırmış(tır). (a.g.e. s: 7-8)

Sultan Vahideddin’in vatandan ayrılışında, ayrı ayrı zaviyeden, fakat aynı paralelde ve aynı görüşte iki kimse vardır. Re’fet Paşa ve o zamanlar İstanbul’da astığı astık, kestiği kestik İngiliz Polis Kuvvetleri Kumandanı Mister Benet. Geçelim…

Re’fet Paşa’yı Pazar ziyaretlerinde dinler, dinler, bıkmadan dinlerdik. Kendisi çok zeki, hafızası çok kuvvetli, hadiselere ve mes’elelere derin vukufu vardı ve bu hakimiyetle mes’eleleri hiç bilinmeyen taraflarıyla anlatıyor, yahut büsbütün başka ve şaşırtıcı bir zaviyeden izah ediyordu.

Ben, sanki başkalarını mahrum etme bahasına, harikulade bir konseri tek başıma dinliyormuş gibi üzüntü içinde, kendisinden rica ederdim:

“Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok mes’elelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması ve bir gün şahitlerinin birer birer hayat sahnesinden çekilmeleriyle meçhul olarak kalması yazık değil mi?”

O zaman Re’fet Paşa susar, acı acı güler:

“Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, ONU da ben mi yıkayım?” derdi.

Günahı boynuna, verdiği cevap bu idi. Asıl sebep ne idi, bunu bilemiyoruz. Velhasıl, hatıratını yazmadan Re’fet Paşa da göçüp gitti.

Bir gün, rahmetli dostum Haluk Şehsuvaroğlu’na bunu hikaye ettiğimde, çok şaştı, ve:

“A! A! Bunlar söz birliği mi etmişler?”

“Bunlardan” kasdı, biri Re’fet Paşa, diğeri Rauf Bey (Orbay).

Merhum Rauf Bey de yakın tarihimizin devlerinden biri… Hamidiye Kahramanı, Başvekil, Büyükelçi, vesaire vesaire… Satırlar ve satırlar dolusu unvan, makam ve bunların içinde en mühimmi kendisinin üstün şahsiyetiyle Rauf Beyefendi.

Kendilerine de Haluk Şehsuvaroğlu, hatıralarını yazmaları için rica, hatta ısrar ettikçe, verdikleri cevap Re’fet Paşa’nın bana verdiği cevabın aynı oluyormuş.

Böylece, Hamidiye Kahramanı da kendisinden beklenilen hatıratı ve bir çok mes’eleleri aydınlatmadan göçüp gitti. (a. g. e. s: 9-10)

Re’fet Paşa’nın: “Bu Milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım?” cevabı(nda); yazılanlar doğru olmakla birlikte, bir çok

hakikatlerin de olduğu gibi bırakıldığına telmih ve işaretler var.

Elbette hiçbir şey gizli kalmaz. Kalmıyor zaten. Günün birinde kendini açığa çıkarıyor. Nitekim, zaman en iyi müfessir / yorumcu ve gerçeği açığa çıkarıcıdır hükmü, bu yüzden verilmiş olsa gerek. Zamanla gizli kalan ve kalmış olan çok şey daha iyi anlaşılıyor.

Nasıl ki, dağın yamacında dağın heybet ve büyüklüğü temaşa edilemez / seyredilemez. Tüm şaşaasiyle görülemez. Ama uzaktan, bütün görkemiyle dağ görülebilir. Bunun gibi, olayların içindeyken de çok zaman gerçekler tam olarak anlaşılmayabilir. İçyüzüne nüfuz edilmeyebilir. Ama yıllar sonra olaya uzaktan bakanlar, gerçeği görmekte, o günleri yaşayanlardan daha şanslıdırlar. Tıpkı verdiğimiz dağ misalinde olduğu gibi.

İşte Re’fet Paşa, bu sözüyle, belki de gerçeklerin gelecekte anlaşılmasının daha yerinde olacağını söylemek istemiştir.

Nitekim öyle de olmuş; yakın tarihimiz bugün daha iyi aydınlanmış vaziyette. Gittikçe daha da anlaşılır hale gelmekte. Taşlar yerine oturmakta.

 

 

 

Arkadaşlık

Arkadaşlar, sadece senin sevdiğin kişiler değildir.

Sen, çünkü senin tanıdığın, senin yaşındaki kişilere muhtaçsın.

Bir ihtiyacın olursa kimde varsa ondan alırsın. Çünkü senin ona ihtiyacın vardır.

İşte bu anlattığım paylaşmaktır. Sen kiminle ya da kim seninle ihtiyaçlarını giderirse bence o senin arkadaşındır.

Belki onu diğer kişilere göre çok sevmiyorsundur. Ama o iyi kötü arkadaşındır.

Birisi sana arkadaşlarını söyle dese sevdiklerini değil tanıdıklarını söylersen iyi olur.