23.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1131

Kılavuzu Necip Fazıl Olanın..

0

Yalçın Küçük hep der durur; “Kemal Tahir’i sağcılara verelim, onlardan Peyami Safa’yı alalım.” Dersim taşının altından da Necip Fazıl çıktı. Bana kalırsa Necip Fazıl‘ı üste parayla sol‘a verelim; karşılığında illâ alacaksak Atilla İlhan‘ı alalım.

Geçen yazıda gazozun kapağını açmıştık. Gayri baloncuklar şişede durmaz. Gerçi ruh dostum / yazı büyüğüm Câzim Gürbüz mercek altına almış NFK’yi; Menderes‘inden Cemal Gürsel‘ine, 27 Mayıs‘ından 12 Eylül‘üne sıkı bir silkelemiş. Lâkin herkesin zelzelesi kendine.

Sol‘da Nazım Hikmet, sağ‘da Necip Fazıl puttur. Erbakan‘a ‘Şerbakan‘ der, Millî Görüşçüler onu sever. Birbirini beğenmeyen AKP – MHP – BBP’liler nedense Necip Fazıl‘ı pek beğenirler. Atatürk’ün içkisine kızan muhterem mübarekler onun kumarına kızmazlar. Sağ‘ın bütün renklerinde NFK diye bir marka mevcuttur.

Manevî varisi Salih izzet Erdiş ve İslâmî Büyük Doğu Akıncılar hareketinin İBDA’sı ile Kısakürek yayınlarının ‘ibda‘sı arasında ne fark var? Türk Milliyetçiliğinden Kürtçülüğe, Atatürk yalakalığından Şeyh Said övücülüğüne, tasavvuftan kumarhaneye yol nasıl geçiyor, nerden geçiyor, niye geçiyor?

Fikrini yaşamak bakımından Câzim Bey‘in de işaret ettiği gibi Mehmet Akif emsalsizdir. Necip Fazıl da tersinden şaheserdir. Tıpkı Fransız aydını gibi: “Ben fikir üretirim, onu yaşamak / uygulamak bana değil halka düşer.”

Kelimeleri hoplata zıplata şiir örme, kendinden başkasına tüküren sözlerle konferans verme ve her devir siyaset gemisinin dümenine el sürme isteği dışında kimlere ne yol çizmiş, ne bırakmış? Artık Sakarya Türküsü bile 15 çeşit yemekten sonra klimalı kültür merkezlerinin iktidar gevişi için okunan mevlittir.

Çöle İnen Nur‘daki Peygamber muhabbetini kenara koyarsak siz deyin menkıbe Müslümanlığının ben diyeyim Eşarîliğin en namlı klişelerinden biridir. Vahşi için “Sahabenin en düşüğünün atının nallarının altındaki toz olamayız” der, biz de din defterini kapar gideriz. Öyle ya sahabeyle yarışamayacaksak dünyanın kepenklerini indirip gidelim.

Bu Muaviye’yi aklama, Yezid’in Ebu Süfyan’ın torunu olduğunu saklama, sarıkla / sakalla / şapka düşmanlığıyla İslâm’ın öz ve duru mesajlarını haklama ameliyesi eskimiş rujlardandır. Artık Kur’ansız Müslümanlığın, aracı / komisyoncu din anlayışının, kiliseler gibi Cennetten köşk satan tekke çorbacılığının yolu kapanmıştır. Moda oluşu Protestan İslâm ahlâkının bitiş ilânıdır.

Söylenecek çok şey var da ben hala o ‘Büyük Doğu Marşı‘ndayım. Necip Fazıl‘ın en kötü, en zorlama şiirlerindendir. Ve ben bu camianın Ortadoğu / Büyük Doğu tabirleri kullanma hevesini anlamış değilim. “Doğsun Büyük Doğu benden doğarak” derken herhalde Mirzabeyoğlu‘nu kastetmiyordu. Acaba NFK şiirleri okumasıyla gecelerde temayüz etmiş bir Başbakan mıydı o kast? Yoksa Büyük Orta Doğu Projesi miydi? Neydi yâ seydi?

Kılavuzu Necip Fazıl olanın burnu kötü kokudan kurtulmayacağa benzer. Ki İbrahimler ellerinde balta endamlı kalemlerle ortalıkta geziniyor.

İsteyene sahibinden tapulu tabu.

İlahi Ceza

“Nice ülkeler halkını haksızlık ve zulüm yaptıkları için yok ettik.” (Hac :45)

Tarih boyunca medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerinde ilginç benzerliklere rastlarız. İnanç ve büyük çabalar, özveri ve kahramanlıklarla yükselen devletler, zenginliğin getirdiği rehavet, şımarıklık, sapkınlık ve aile hayatının bozulması sonucunda nüfus azalmasına uğramışlar ve istilalara açık hale gelmişlerdir. Nankörlükle Allah’a isyan eden zalim ve ahlaksız kavimler, ya Filistin’deki Sodom ve Gomorra gibi gökten inen ateş yağmuru ile, ya da kibrin ve zulmün zirvesinde iken deprem, tufan gibi afetlerle yok edilmiş veya Pompei gibi öldürücü rüzgarlarla kızgın kumlar ve küller altında tarihi uykularına yatmışlardır. Nemrut gibi göğe ok atacak kadar büyüklenen bir haddini bilmeze Allah küçük bir sineğini musallat ederek cezalandırmıştır.

“Onlardan her birini günahları sebebi ile suçüstü yakaladık. Kiminin üzerine kasırgalar gönderdik, taşlar yağdırdık, kimilerini korkunç bir çığlık yok etti. Kimilerini yerin dibine batırdık, kimilerini suda boğduk. Allah onlara zulüm ediyor değildi, asıl onlar kendilerine zulüm ediyorlardı.”(Ankebut 4O) 

“Zulüm ile geçinen nice kasabaları helak ettik ki, tavanları çökmüş, duvarları yıkılmış, kuyuları kapanmış, yüksek köşkleri bomboş kalmıştır. Onlar yeryüzünü gezip dolaşmadılar mı?  Harabeleri görerek ibret alacak kalpleri, onların hikayelerini işitecek kulakları da mı yok? Gerçi gözleri kör değildir fakat kalpleri kördür ki ibret almıyorlar ” (Hac 42-46)

İnsanları köleleştirenler, onları birer mal gibi satanlar, soykırım yapanlar soylarının azalıp yok olması ile yaptıklarının cinsinden bir belaya uğramışlardır. Tarihte köle ticareti ile geçinen kavimler görülmüştür. Atalarımız derler ki, “Kölenin haklı bedduasına uğrayanın ailesi dokuz nesil belini doğrultamaz”

“Basit bir hizmetkarın bile Allah’ı vardır “

Çaresiz ve zavallıların bedduasından korkulur.

Peygamberimiz “Mazlumun bedduasından sakının, çünkü onunla Allah arasında bir engel yoktur.” buyurur.

Yozlaşma bütün geçmiş medeniyetlerin sonunu getiren ortak bir kaderdir.

Allah’ın nimetlerine nail olduğu halde azıp şımaran insanlar derece derece felaketlerine ilerlerler. Görünüşte asi ve gazaba müstahak iken talihin müsaadesine mazhar olan kimselere aldanmayınız.” Şayet Allah kazandıkları günahları sebebiyle insanlara çıkışsaydı Yeryüzünde debelenen hiçbir mahluk bırakmazdı. Fakat onları belirli bir zamana kadar tehir eder, o belirli zaman gelince ona göre cezalandırır. Çünkü Allah kullarını görür.”(Fatır 45) “Allah ihmal etmez, imhal eder (mühlet verir).” İslam’da insan ve millet ölçeğinde bu durum İSTİDRAC  (derece derece felakete doğru ilerleme) diye anılır. Hastalığın ilerlemesi gibidir.

 “İstidrac,  bazı insanların ikbal ve refah halinde iken inadına azıp, günahlarını arttırarak Allah’ın gazabına yaklaşmaları” (Kamus-u Osmani)

Yüce Allah buyurur ki: “Ayetlerimizi yalan sayanları bilmeyecekleri noktalardan derece derece helake yaklaştırırım. Onlara mühlet veririm, iplerini uzatıveririm. Benim lütfum yüzünden kahrım pek şiddetlidir”(Araf 182-183) 

Bu tarihi vakıa (olgu ), geçmişten günümüze tekrarlanıp durmaktadır.

Roma İmparatorluğu yükselerek Akdeniz havzasına, Anadolu, Mısır ve Kuzey Afrika’ya hakim olmuş, Pax Romana (Roma Barışı, boyun eğdirmeğe dayalı barış) tesis etmişti. Romalılar kendilerine yeteceğinden ziyade zenginliğe  ulaştıkları noktada çileden çıkmışlardı.. Ünlü romancı Emil Zola’nın tabiri ile “beşerdeki ifrit, köpüren kuduran, ısırmaya hazır bencil ihtiras” ortaya çıkmıştı:

“Kuvvetli olmanın zevki ile sömürmüş, öldürmüş, cinayetlerinin korkunç şarabı ile tıka basa kana doymuş ve sarhoş olmuşlardı. (Beşerdeki İfrit shf:284)

Köleleştirdikleri insanları hizmetlerinde kullanıyorlar, ölümüne gladyatör dövüşlerinde gördükleri kan yetmiyor, iman sahiplerini aslanlara parçalatarak zevkle seyrediyorlardı. Temel içgüdüleri soysuzlaşmıştı. Tıkanıncaya kadar yiyor, bir tüyle kendilerini kusturuyor, tekrar yiyorlardı. Muhteşem Roma yolları, köprüler, kanallar, saraylar, gelişmiş Latin kültürü ve Roma hukukuna rağmen Neron gibi delilerin elinde bir Dünya Devleti adım adım sona doğru ilerliyordu. Romalılar artık aile ve çocuk külfetine katlanamadıkları için gittikçe nüfusları azalıyor, sınırlarını zorlayan savaşçı Germen, Hun, Alan gibi kavimlerden topladıkları ücretli askerlerle çok geniş bir ülkeyi korumaya çalışıyorlardı. Bu yabancı kavimler Romanın içerden çürüdüğünü hissetmişler, fırsat kolluyorlardı. Roma için İran korkutucu bir rakipti. Devamlı savaşlarla iki tarafın orduları yıpranmış, güçleri tükenmişti.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah bazı insanların şerrini diğer bir kısımla defetmeseydi…”(Hacc 4O) denilerek güç dengesine işaret edilmiştir.

“Yüce Allah’ın yarattığı hiç bir şey yoktur ki, ona galip geleni yaratmış olmasın, rahmetini de gazabına galip kılmıştır.” ( Hadis- Müslim ) 

Keza Doğu Roma (Bizans) da benzer bir akibeti paylaşmıştır. Hipodrum’daki Maviler ve yeşiller arasındaki yarışlar fanatik partilere dönüşmüştü. Darbeler ve gözleri kör edilerek adalarda manastıra kapatılan İmparatorlar sık sık rastlanan olaylardandı. Arap, Ermeni, Makedonyalı, Bulgar ve Slav asıllı çete reisleri yandaşları ile Bizans şehrini basıp tahtı ele geçiriyorlardı. Nüfus azalması yüzünden Türk kavimlerinden, Araplardan ve Katalonyalılardan ücretli asker kullanıyorlardı. Devamlı darbelerin, karışıklık ve ahlaksızlığın içerden çürüttüğü İmparatorluk komşu kavimlerin saldırılarına rağmen düşmanları birbirine düşüren “Bizans hilekarlığı ile” bir müddet daha devam etti ise de  “Her milletin bir eceli vardır” (Mü’minun 43) İlahi hükmünce ömrünü bitirdi.    

Eski çağlarda zalimlikleri ile bütün civar kavimleri titreten Asurlular o kadar büyük bir nefret uyandırmışlardı ki, İran’dan gelen istila dalgasına bütün ezilmişler destek verdiler. Tarihi Asur başkenti Ninova halkı kedi ve köpeklerine kadar katliam edildi, yakılıp yıkıldı. Zalim Asur kavminden kalanlar her yerde takip edildi,  uğursuz görülerek yeryüzünden kaldırıldı.

Her sene tapınak piramitlerinde Güneş tanrısına 2O bin insan kurban eden Meksika Aztek İmparatorluğu, onlardan daha zalim İspanyollar tarafından yok edildi. “Bir zalime başka bir zalimi musallat ederiz” İlahi hükmünce mücrimler cezalarını buldular. Ne yazık ki felaket toptan geldiğinde kurunun yanında yaş da yanıyor. Sümer, Babil, İran, Mısır vb. hükümdarlıklarında insan unsurunun bozulması ile çürüme ilerleyip gitmiştir. Ne yazık ki sonra gelenler yalnız dil, hukuk mimari gibi kültürel unsurlardan etkilenmemişler, eskinin toplumsal hastalıklarından bazılarını da devralmışlardır. Medeniyet unsurlarını süzerek seçebilecek ruhsal bir ölçü gerekiyor. Bir iman ve iç huzuru olmadan insani bir medeniyet tasavvuru da olmuyor.

Çağımıza gelecek olursak benzer olgularla karşılaşırız. Tarihi okuyanlar gelecek hakkında gerçeğe yakın tahminler yapabilirler. Amerika -Rusya rekabetinin ardından yükselen dev Çin ve uzak doğu ve Japonya Amerika ve Avrupa’ya karşı rakip olma durumuna yönelmiştir. Globalleşen dünyada devletlerin rekabetine global şirketlerin rekabeti karışıyor. Amerika, asırlarca sömürülen hakir görülen siyahilerin nüfus artışı ile gittikçe kararıyor. İslam’ın siyahiler arasında hızlı yayılışı, siyahi İslam bir Amerika’yı hazırlıyor. Meksika ve güney Amerika’da köleleştirilerek madenlerde ve tarlalarda çalıştırılan veya yok edilmeye çalışılan Kızılderili ırklar, tamamen yok edilmedikleri bölgelerde nüfus dengelerini lehlerine çevirmiş bulunuyor. “Sömürülen dünya, eski sömürenlerden intikamını almak üzeredir.” (İnsan ve Teknik O. Spengler çev: Dr. Kamil Turan s. 1o2  Ankara 1973)

Kuzey Amerika’da ise avlanarak tüketilen bizonlar gibi Kızılderili kabileler imha edildi. Katliamlardan arta kalan çok az bir kısmı da “koruma bölgelerine” kapatılarak yok olmanın eşiğine getirildiler. Bu bir “soykırım”dı .

Yapılan zulümlerin cezasız kalacağı zannedilmesin. İsrail’in çaresiz Filistinlilere, Rusların Kafkaslılara ve Orta – Asya Türklerine yaptıkları, Avrupalı sömürgecilerin Asya ve Afrika’da işledikleri korkunç katliamlar, Amerika’nın Irak’ta, Afganistan’da ve gücü yettiği yerlerde yaptıkları İlahi bir cezayı davet etmektedir. “Zulm ile abad olanın akibeti berbat olur.”

Devrimizin en büyük tarihçisi sayılan Prof. A. Toynbee Avrupa’nın sadece teknik ilerlemesinin getireceği tehlikelere şöyle işaret ediyor:

“Teknolojide ve müsbet ilimlerde büyük bir ilerleme var. Fakat manevi hayatta aynı ilerlemeyi göremiyoruz. Bence bu çok tehlikelidir. Biz ecdadımızdan daha kuvvetli değiliz. Onların tecrübelerinden istifade etmemiz, onların düştüğü hatalara düşmememiz lazımdır”. (Toynbee ile röportaj, Tarih Mec. s. 12 1969)

Refah seviyesini büyük ölçüde sömürüye borçlu olan Avrupa “günahkar bir miras”ın huzursuzluğunu ve bereketsizliğini yaşamaktadır. Sömürüye dayalı kapitalist fırsatçılığı ahlakı çökertmiş ve aile bağları çözülmüştür. Gayri meşru çocuk sayısı bazı ülkelerde meşru çocuk sayısına yakındır. Alkol ve uyuşturucu kullanımı, eşcinselliğe hoşgörü, nüfusun negatife geçmesi toplumun geleceğini tehlikeye atmıştır. Özveri gerektiren çocuk yetiştirmek külfet sayıldığından çocuksuz, sorumsuz ve sorunsuz, zevke dayalı birliktelikler tercih edilmektedir. Zenginlik insanlar için edepsiz bir tüketime fırsat yaratmıştır.

“Evet, evet, İnsan kendini müstağni (zengin)  gördüğünde mutlaka azar” (Alak suresi 6-7)

İç denetimi olmayanların ne kendilerini ne de toplumu idare edemeyecekleri, şaşkınlık, nankörlük ve azgınlık içinde mukadder akibetlerine doğru sürüklenecekleri açıktır.

Bütün Avrupa ülkelerinde nüfus önce duraklamış sonra azalmaya başlamıştır. Oralara işçi olarak yerleşen Müslüman gruplar Sadece bir nesil sonra nüfusun önemli bir kısmını oluşturacaklardır. Tehlike fark edildiğinden başka din ve kültürlere mensup çocukları asimile edecek tedbirler gündeme gelmiştir. Batı Avrupa’daki Müslüman göçmenlerin doğum oranı Avrupa’lılardan üç kat daha fazladır. Avrupa yaşlanıyor. 2O3O’da fazladan 2O milyon işçiye daha ihtiyaç var. Genç nüfustaki düşüşün devam etmesi halinde Avrupa Birliğinin güçlü bir ekonomik varlık olma hayallerinin suya düşeceği ileri sürülüyor. Avrupa “açmaz”a düşmüş. Hem yabancılardan nefret ediyorlar hem de onlara muhtaçlar.

Rusya ise tarihin en büyük “sömürgeci haydut devlet”lerinden biridir.  Ele geçirdiği uçsuz bucaksız topraklarda yerlileri yok ederek, sürerek yerlerine slav nüfusu yerleştirerek, zorla Ortodoks mezhebine geçirerek Ruslaştırma siyaseti güttü. Rus Çarlarının ve Rus generallerinin dayanılmaz zulümlerine karşı mazlumların ahı tutmuş olacak ki, 1917 Bolşevik ihtilalinden hemen sonra 1918’de Yakaterinburg şehrinde esir tutulan Çar ailesi, doktorları, hizmetçileri dahil kurşuna dizildi. Cesetleri 4o km uzaklıktaki bir maden ocağına atıldı. 1978’de bir kuyu içinde yanmış, erimiş ceset parçaları bulundu. Glasnost’tan sonra Lenin’in koruması Aleksi Akimov, sakladığı özgün telgraf metninde infaz emrinin bizzat Lenin’e ait olduğunu göstermiştir. Yahudi asıllı Troçki, şöyle der : “Kraliyet ailesinin öldürülmesi zorunlu idi, korkutma, düşmanı umutsuzluğa düşürmek, geriye dönüş olmadığını göstermek şarttı” Romanov’ların katliamının simgesel bir yanı vardı. Çar Rusya’nın simgesiydi. Hanedanın infazı Rusya’nın canına ve ruhuna kasıttı. Parti genel sekreteri, merkez komitesi başkanı Yakov Sverdlov (Solomon) infazı bizzat yönetmişti. Kendisi gibi infaz müfrezesinin bütün üyeleri Yahudi idi. Katliamın yapıldığı Ipatev’in evinin bodrum duvarına Yehovayı kızdırdığı için öldürülen Kral Baltazar’ı anlatan bir şiir yazılmıştı. Yahudiler, ırkdaşlarına pogrom  = toplu katliam yapan Çarları affetmemişler, Rus Çarlığının yıkılışını yıkıcı fikirleri ve olağanüstü örgütçü faaliyetleri ile desteklemiş, intikamlarını almışlardı. İhtilalin komuta kademesinde çok sayıda Yahudi vardı. Lenin de anne tarafından Yahudi idi. Yakov Sverdlov Sovyetlerin ilk Cumhurbaşkanı olmuş. Katliamı yaptığı şehrin adı Sverdlovsk olarak değiştirilmişti. (Dünya nöbeti A. Alatlı s. 411-413) 

Hz. İsa (a s), bir katilin öldürüldüğünü görür ve şöyle der:

“Öldürdün, seni de öldürdüler, seni öldüreni de öldürecekler!”

Sovyetler’de tekniğe olan inanç materyalist bir din halindeydi. Her çeşit kutsala ve dine karşıydılar. Bütün güçleri ile inananların tek sığınağı olan Allah inancını yok etmeye çalıştılar.

Teknoloji Avrupa ve Rusya’da insanları o kadar meşgul etmişti ki, onu meydana getiren insan ve insan’a o aklı veren Allah unutulmuştu.

Dinin, Yaratıcı’ya karşı sorumluluğun, ahlakın ve asırlık tecrübelerin mahsulü geleneklerin devrim adına yıkılması, toplumda büyük bir manevi boşluk yarattı.

Toplumdaki isyan duygularını yatıştırmak için alkol teşvik ediliyordu.

Sovyetlerin çöküşünden sonra dine dönüş başladı ise de devlet eli ile yapılan sistematik tahribat derinlere inmiş toplumda her şey şirazesinden çıkmıştı. Üstelik şimdi de bütün etnik gruplar ve gelenekler, global yoz kültürün her yönden saldırısına açık hale gelmiştir.

“Rusya Bilimler Akademisi Ekoloji ve Demografik Araştırmalar Merkezi”nin açıkladığı rapora göre: “Evlilik çağındaki bayanların %5O ye yakını çeşitli nedenlerle yalnız yaşıyor. Toplumun sadece % 12 si geleneksel bir aile yapısı kurmayı düşünmektedir. Bunun dışında kalan büyük nüfusun sorumluluk almak istemediği, evlilik dışı birliktelik veya tek başına yaşamayı tercih ettiği tespit edilmiştir.” (14.11.2OO6 Zaman)

Alkolizm yüzünden erkek nüfusun önemli bir kısmının (% 15) çocuğu olmuyor. Erkek nüfusun bayan nüfustan % 2O daha az olduğu Rusya’da 1991’den bu yana nüfus 6 milyon azaldı. Her yıl 7OO bin  – 1 milyon civarında azalıyor. 2015 ‘e kadar 134 milyona, 2050 yılında 100 milyona gerileyeceği tahmin ediliyor. Müslümanların çoğunlukta olduğu Rus Federasyonu cumhuriyetlerinde nüfus süratle artıyor.  Rusya’nın nüfus azalması böyle giderse ne silahlı kuvvetlerini ne de endüstrilerini ayakta tutabilmesi zor.

İstatistiklere göre bütün Dünya’da Müslüman nüfus artıyor. İslam, bütün engellemelere rağmen Rusya’da Ruslar arasında bile taraftar buluyor. Rusya Baş piskoposu Viaçeslav Polosin  Duma (Temsilciler Meclisi) Kamu dernekleri ve Dini Örgütlerle İlişkiler Komitesi Başkanı: “Tüm Peygamberlerin yüce geleneği olan gerçek inancın takipçisi olarak Ortodoks kilisesinden ayrıldığını ve İslam’a geldiğini kamu oyu önünde  Kelime-i şahadet getirerek ilan etmiştir.” (Aydınlanma değil Merhamet 1. kitap Alev Alatlı 2oo4 s. 228)           

Kendini bilen, dinini, ahlakını, aile yapısını ve geleneklerini koruyan bir toplum için “sabah yakındır”.

Rusya Federasyonu’nda ve Orta -Asya’da nüfus artışı araştırmacılar tarafından “saatli bomba” olarak nitelendirilmişti. Komünizmin yıkılmasından sonra İslam’ı stratejik yeni hasım ve düşman olarak gören Yahudi asıllı S.P.Huntington “Medeniyetler çatışması” adlı eserinde:

  “Uzun vadede Müslümanlar kazanmaktadır. İslamiyet hem dine gelme (ihtida) hem de nüfus artışı nedeni ile yayılmaktadır. Dünya’daki Müslümanlar dramatik bir şekilde artmaya devam edecektir. 2O25 yılında Dünya nüfusunun % 3O’u Müslüman olacaktır.”(S.P.Huntington, Medeniyetler Çatışması s.85 İst.2OO2)

 Huntington’un İslamın yükselişi ile ilgili bilinçaltı korkuları vardır. Afgan ve Türk mücahitlerin Çeçenistan ve Bosna’da savaşmaları, İslam birliği ve İslam Ümmetini ırkçı mikro milliyetçiliklerle parçalama hedefini güden sömürücü emperyalistleri rahatsız etmiştir.

Yüksek bir kültür ve bilinç seviyesinde birleşecek olan İslam milletleri, emperyalizmin ve sömürünün zincirlerini kıracaktır. Amerika’nın istediği “Ilımlı İslam” imansız peynir denilen yağsız tuzsuz ucuz kişiliksiz bir şeydir. Müslümanlar onların istediği gibi değil Allahın istediği gibi olacaktır.

“Her kuvvet tükenir, tarihi yönetme gücü ilelebet devam etmez.”

Ümid ediyoruz ki, çalkantılar içinde olmasına rağmen gittikçe bilinçlenen, maddi ve manevi bir kalkınma yoluna giren Türk – İslam Alemi Dünya’da layık olduğu yeri er geç alacak ve “kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

 

Selçuk Arslan’ın Ev Sahipliğinde Mükellef Dost Meclisi

0

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı Eczacı Selçuk Arslan, Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı ile birlikte bazı Kocaeli Aydınlar Ocağı mensuplarını Bahçecik’deki evinde ağırladı.

(Öncelikle kelimenin manasını bilemeyecek olanlar için mükellef kelimesinin “eksiksiz, kusursuz, itina ile hazırlanılmış” anlamında kullanıldığını ifade etmek istiyorum.)       

Bundan bir hafta kadar önce Ocak Genel Sekreteri Hasan Uzunhasanoğlu telefon ederek Musa Ağabey, 11 Aralık 2011 Pazar günü öğleden sonra Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu, Ocak Başkan Yardımcımız Selçuk Arslan Beyin evine geliyor, siz de davetlisiniz dedi. Usulden olduğu üzere, davete başka kimlerin geleceğini sormadım. Zira daha önceki tecrübelerimden bildiğim üzere böylesi daha güzel, daha hoş oluyordu. Yalnız şu hususu iyi biliyordum ki bu davette Ocak Başkanı olarak Ruhittin Sönmez Beyin mutlaka bulunması lazım gelirdi.

Bu itibarla, kimlerin geleceğini bilmeden Pazar gününe kadar bekledim. Öğleden önce Ruhittin Beye telefon ederek Selçuk Beyin davetine ne zaman ve nasıl gidiyoruz diye sorduğumda, saat 14.00 sıralarında orada olmamız icabediyor dedi. Yapılan konuşma neticesinde Bahçecik’te saat 14.00 de olabilmek için İzmit’ten saat 13.35 de hareket etmeye ve tespit edilen bu saatte Ruhittin Beyi ve Eşi Dr. Gülden Hanımı evlerinin önünden alarak Bahçecik’e beraber gitmeye karar verdik. Alınan bu karar gereğince ben, eşim Reyhan ile beraber arabaya binerek saat tam 13.34 te Ruhittin Beyin evlerinin önüne vardığımızda, Ruhittin Beyi Gülden Hanım ile beraber sitenin önünde beklemekte olduğunu gördük. Tabii ki randevu saatine gösterilen bu hassasiyet takdire şayan bir durum arz ediyordu. Arabaya bindikten sonra Ruhittin Beye, “Rahmetli Mehmet Akif Ersoy‘un randevu hassasiyetini iyi biliyorsunuz” deyince, gülümseyerek “hem de çok iyi biliyorum, keşke bütün insanlarımız Mehmet Akif’in randevu hususunda göstermiş olduğu hassasiyeti bilseler ve riayet edebilseler ne güzel olur” diye cevap verdi.  Dr. Gülden Hanım da bu temenniye canı gönülden iştirak ettiğini ifade etti.

Bu minval üzere Bahçecik’e müteveccihen hareket ettik ve tam saat 14.00 de Eczacı Selçuk Arslan Beyin evine vasıl olduk. Eve varınca kapıda Selçuk Bey ve Eşi Gül Hanım bizi gayet samimi bir şekilde karşıladı. Ev sahiplerini selamladıktan sonra içeri girdiğimizde bizden önce sadece Ziraat Müh. Hasan Uzunhasanoğlu ile eşi Emine Hanımın gelmiş olduğunu gördük. Sonradan anladık ki onlar ev sahibine yardımcı olmak gayesi ile erken gelmişler.

Eve girdimizde gördüğümüz manzara, Selçuk Beyin misafirleri için çok esaslı bir hazırlık yaptığını gösteriyordu. Zira masaların üzeri ancak beş yıldızlı otellerde görülebilecek çok güzel yiyecek çeşitleri ile donatılmış, hatta öyle ki içerideki masalara sığmayan, üzerleri fındık, ceviz ve kırmızı nar taneleri ile süslenmiş aşure kâseleri balkondaki masalara sıra sıra dizilmişti.

Bu şekilde biz salonda sohbet edip beklerken bir taraftan da kimlerin geleceğini merakla bekliyorduk. Nitekim biraz sonra Ocak İlim İstişare Kurulu Başkan Vekili Ahsen Okyar ve eşi Nursel Hanım,  Emekli İl Müftüsü Hikmet Kutlu ve eşi Rabia Hanım ile Rabia Hanımın annesi Hatice Güven Hanım teşrif ettiler. Onların arkasından da Endüstri Müh. Mustafa Toka ve Eşi Halime Hanım geldi. Bu arada Rahmetli Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun Eşi Zeynep Hanım ile kızı Merve Hanımın da geldiği görüldü.  Böylece salon yavaş yavaş dolmaya başlamıştı ki, Adapazarı’ndan da Sakarya Ocak Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve Eşi Emel Hanımın geldiğini haber verdiler. Onları karşılayıp salona aldıktan sonra herhalde gelecek misafirler tamamlanmıştır düşüncesiyle, “başka gelecek var mı” diye sordum. Verilen cevapta sadece Yalova Üniversitesi Öğretim Üyesi Yunus Özen ve ailesinin eksik olduğunu söylediler. Hasan Uzunhasanoğlu’nun yaptığı telefon görüşmeleri neticesinde ise Yunus Özen Beyin biraz geçikebileceği anlaşıldı. Bu arada biz de, Emekli Müftümüz Hikmet Kutlu Beyin imamlığında cemaat halinde ikindi namazını kıldık.

Bundan sonra herhalde yemek için masalara otururuz diye düşünüyordum.  Çünkü geldiğimiz zamandan beri karşılıklı olarak yemekler bize, bizde yemeklere bakıyorduk. Fakat düşündüğüm gibi olmadı. Zira tam bu sırada Sakarya’dan gelen misafirimiz M. Kemal Cerrahoğlu’nun kollarını sıvayıp ellerine eldiven geçirdiğini gördük. “Hayrola Mustafa Bey ne yapıyorsunuz” dediğimizde, “çiğ köfte yapacağım, bunun için leğenimi bile getirdim” deyip hemen işe koyuldu. Çiğ köfte yapımında katkı maddesi olarak kullanılan baharat ve diğer malzemelerin leğene konulmasında Hasan Uzunhasanoğlu yardımcı oldu. Çiğ köfte yapımı aşağı yukarı bir saate yakın sürdü. Mustafa Bey bir hayli yorulmuştu. Sonunda Mustafa Bey işini başarı ile tamamlamış olmanın mutluluğu içinde yapmış olduğu çiğ köfteden hepimize birer parça ikram etti. Hakikaten harika bir şey olmuştu. Hepimiz memnuniyetimizi ifade ettik.  Öyle tahmin ediyorum ki, bizim memnuniyetimizi ifade etmemiz Mustafa Beyin bütün yorgunluğunu gidermeye yetmişti.  Bu arada Yunus Özen Bey de geldi. Fakat Yunus Bey tek olarak gelmişti.

Nihayet saat 16.30 sıralarında yemeğe oturuldu. Birbirinden nefis yemekleri yedikçe bütün arkadaşlar her şeyin çok mükemmel olduğunu ifade ettiler. Yemek esnasında servislerin aksamadan yapılmasında gerek Hasan Uzunhasanoğlu’nun ve gerekse Yunus Özen Beyin takdire şayan hizmetlerinin olduğu görüldü. Hanımlar kısmında da hiçbir şeyin aksamaması için Hasan Beyin eşi Emine Hanımın da canla başla gayret ettiğini müşahede ettik. Yemekten sonra da meyve, tatlı ve çay ikramı başladı. Bu fasılda yapılan ikram ile alakalı olarak şu kadarını ifade edeyim ki, ikram arasında sadece yok yoktu.

Yemeklerin yenilip, diğer ikramların yapılmasından sonra misafirliğin sohbet kısmı başladı. Sohbet esnasında Emekli Müftü Hikmet Kutlu Bey Müftülük yapmış olduğu yerlerde yaşayıp gördüğü bazı enteresan hadiseleri o tatlı üslubuyla bizlere anlattı. Müftü Beyin anlattıklarını hem keyif alarak dinledik hem de bazılarından da kendimize göre ders çıkardık.  Bu arada dini konularda bilmediğimiz veyahut da bildiğimizi zannedip tereddüt ettiğimiz hususlar hakkında emekli Müftümüze birtakım sorular sorduk ve tatmin edici cevaplar aldık. Bu sebeple, öğrenmenin yaşı yoktur prensibi gereğince bazı faydalı yeni bilgiler öğrenme imkanı bulduk. Bir ara söz Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti‘den açıldı. Arkadaşların bir kısmı Rahmetli Serdengeçti ile alakalı bazı hatıralar anlattı. Bu arada herkes tarafından çok sevildiği anlaşılan Serdengeçti’nin “idareten Antalya’ya, ticareten Konya’ya bağlı olan” Akseki’li olduğunu öğrenmiş olduk. Allah Rahmet etsin, mekânı Cennet olsun. Âmin…

Sohbetin sonlarına doğru konu Aydınlar Ocağı Derneklerinin 2012 Mayıs Ayında Kütahya’da yapacağı 38. Şura gündeme geldi. Yapılan konuşmalardan Şuranın yapılacağı yer olarak Kütahya’nın seçilmiş olmasının isabetli olduğu ifade edildi. Bu arada Selçuk Bey, Kütahya da bir akşam ki program bana ait dedi. Bir akşama da Hasan Uzunhasanoğlu sahip çıktı. Arkadaşlar sevinç ifadesi olarak “ah ne güzel” derken,  Mustafa Toka Bey de “hanımları gezdirmek de bana ait” dedi. Mustafa Beyin bu teklifine hep beraber gülüştük. Çünkü Aydınlar Ocağı Derneği olarak yapmış olduğumuz bütün gezilerde hanımları gezdirmenin zaten Mustafa Beyin asli görevi olduğunu hepimiz biliyorduk. Hep beraber gülüşmemizin sebebi bu idi. Bize göre Mustafa Toka Bey bir nevi malumu ilan etmişti.

Bu tatlı sohbet devam ederken saatin 20.00 ye yaklaşmakta olduğunu fark ettik. Ayrıca Ahsen Okyar Bey de daha buradan sonra Kandıra da bir düğün programına iştirak edeceklerini söyleyince hep beraber kalkmaya karar verdik. Kalkmadan önce Emekli Müftümüz Hikmet Bey çok güzel bir kapanış duası yaptı. Yapılan duaya hep beraber canı gönülden âmin dedik. Çıkmadan önce tek tek vedalaşmak suretiyle dış kapıya doğru yürüdük. Kapının önünde bizi bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Selçuk Bey kapıdan çıkan herkesin eline içi dolu bir poşet veriyordu. Bunun ne olduğunu sorduğumuzda, bunun eski bir geleneğimize göre “diş kirası” olduğunu söyledi. Poşetin içine baktığımızda ise içinde Cennet Hurmasının olduğunu gördük. Meğer bu nefis iri hurmalar Selçuk Beyin kendi bahçesinde yetişiyormuş. Bu husus hakikaten tam bir sürpriz oldu.

Diş kiralarımızı da aldıktan sonra, Sakarya’dan gelen misafirleri uğurladık. Ardından da bize güzel bir ev sahipliği yapan Selçuk Arslan Bey ve Eşi Gül Hanıma veda etmek suretiyle evlerimize gitmek üzere Bahçecik’den ayrıldık. Böylece Kocaeli Aydınlar ocağı mensuplarının bir ev ziyareti daha tamamlanmış oldu. Darısı bundan sonra yapılacak ziyaretlere temennisiyle bütün okuyucularıma hayırlı günler niyaz ederim.

İslam’da Tevekkül Anlayışı

Tevekkül, sözlükte “vekil kılmak, başkasına havale etmek, dayanmak ve güvenmek” manalarına gelmektedir. Dinî anlamı ise; “her hususta Allah’a güvenmek, dayanmak, O’na teslim olmak ve işlerini Allah’a havale etmek” demektir.

Allah’a tevekkül; Cenab-ı Allah’ın en büyük yardımcı olduğuna, emeklerimizi boşa çıkarmayacağına, sevabımızı, ücretimizi tam vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna ve haksızlık etmeyeceğine inanmak ve güvenmektir. Tevekkül, çalışmadan, sebeplere sarılmadan işi Allah’a havale etmek değildir. İnsan her ne iş yapıyorsa yapsın, o işini kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah’tan başarısı için yardım isteyecek ve Allah’ın kendisini muvaffak kılacağına itimat edecektir. Bu husus, Ankebût sûresinin 58-59. ayetlerinde açıkça ifade edilmiştir. “Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.” Buna göre, çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olmalıdır. (Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay. S. 658)

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, Allah’a tevekkülün olgun mü’minin niteliklerinden olduğunu bildirmektedir: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun ayetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl, 8/2) Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yetmiş bin kişinin hesap vermeden ve azap görmeden cennete gireceğini haber vermiş,  bunların arasında Rablerine tevekkül edenlerin de bulunduğunu bildirmiştir. (Müslim, İman, 94)

Yüce Allah, “(Ey Muhammed) bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et (O’na dayanıp, güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’e her zaman Allah’a dayanıp güvenmesini emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) her zaman Allah’a hakkıyla tevekkül etmiştir. Hayatı boyunca birçok sıkıntı ve musibete uğramış, müşriklerin sayısız saldırısına maruz kalmış, ama hiçbir zaman zerre miktarı korkuya, endişe ve ümitsizliğe kapılmamıştır. Hicret esnasında sığındıkları Sevr  Mağarasında, müşriklerin yaklaşması üzerine yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.a.) endişelenir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) büyük bir tevekkül ve teslimiyet örneği göstererek, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 9/40) buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) evinden çıkarken her defasında şöyle dua etmiştir: “Allah’ın ismine sığınıyor ve Allah’a tevekkül ediyorum. Allahım! Doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kaymaktan ve kaydırılmış olmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım.” (Tirmizî, Daavât, 35)

Tevekkül konusu bazen yanlış anlaşılmakta, kendi üzerimize düşen vazifeleri yapmadan ve hiçbir emek sarfetmeden her şeye kolayca sahip olacağımızı sanmaktayız. Halbuki Kur’an-ı Kerim, insanın kendisine düşen görevleri yaptıktan yani önce istişarede bulunup gerekli tedbirleri aldıktan sonra sonucu Allah’a bırakmasını ve O’na inanıp güvenmesini istemektedir. Hiçbir şey yapmadan, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden işleri Allah’a havale etmek doğru değildir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) tevekkül konusunda kuşları örnek vererek şöyle buyuruyor: “Sizler Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz (sabahleyin yuvasından) aç olarak gidip (akşamleyin) tok olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi Allah sizi de rızıklandırırdı.” (Tirmizî, Zühd, 33)

Allah’a karşı tam bir iman ve güven duygusuna sahip olan bir mü’min başına gelen bela ve musibetlerden dolayı hiç bir zaman endişeye kapılmaz, ümitsizliğe düşmez. Çünkü Müslüman, “De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler” (Tevbe, 9/51) ayetinde buyrulduğu gibi başına gelenlerden Yüce Allah’ın haberdar olduğuna inanır ve Ona güvenir. Yine o, bir sıkıntıya maruz kaldığında, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân 3/173) buyrulduğu gibi Allah’a dayanıp güvenmekle huzur bulur.

Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin Allah’a tevekkül etmeleri emredilmiş ve tevekkül etmenin imanın bir gereği olduğu belirtilmiştir: “Mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et” (Şu’arâ, 26/217), “…Eğer mü’minler iseniz yalnızca Allah’a tevekkül edin.” (Mâide, 5/23) Öyleyse biz Müslümanlar, üzerimize düşen görevlerle ilgili çok çalışmalı; ancak bizi yaratan, yaşatan, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’a güvenmeli, O’na tevekkül etmeliyiz.

Gazete

                                 Gazete deyip de geçmeyin.

                                 Onun yeri bambaşka deyin.

 

                                 Ne Radyo’dur benzeri, ne de Televizyon;

                                 Gazete gibi, veremezler gerçek vizyon.

 

                                 Dünyaya açılan, kapanmaz bir pencere.

                                 Onsuz hayat, inan, çekilmez bir cendere

 

                                 Ekmek su gibi insan ona muhtaç.

                                 Durma, sayfalarını habire aç.

 

                                 Nasıl ki, her sabah yeniden kurulur Dünya.

                                 Açılır önünde daim haberden bir derya

 

                                 Kopar iç sayfalardan derin canhıraş bir vaveyla.

                                 Yedi iklim dört bucak, gezdirir hem şehir hem yayla.

 

                                Eder insanı sanki dertlilerle hem-dert,

                                Olur insan; insana merhametle cömert.

                                

 

                                Ta, kılar dört bir tarafından şu Dünya’nın,

                                Haberin olur, ne halde Güneş’in Ay’ın.

 

                               “İnsanım, insani olan şeye değilim yabancı!”

                                Dünya oldu hep, insanların konup göçtüğü hancı.

 

                                İşte Gazete böyle bir yerde;

                                Sanki derman oluyor her derde.

 

                                Haberdar ederek çok insanı; insandan.

                                Kattıkça katıyor insana ömür, candan.

 

                                Denmiş: “Ekmeksiz yaşarım. Hürriyetsiz asla.”

                                Güzel Gazete: Bilgiç kılar insanı asra.

 

                                Bilgisiz de yaşamaz insan, inanın!

                                Bilgiyle farkına varır insan, aan’ın.

 

                                Gazete usanmaz hizmetkar, insana.

                                Serer Dünya’yı önüne, sunar sana.

 

1490

 

 

                                Oturmuşken koltuğa iyice,

                                Bir bardak çay da varsa elinde.

 

                                İşte o insanın, sakın değmeyin keyfine;

                                Yaşamak için bu duyguyu, koşar evine.

 

                                Der demez, gelelim artık saded denen yola.

                                İstenen örnek bir gazete acep var m’ola?

 

                                Var m’ola Türkiye’de, hiç böyle bir gazete?

                                Varsa, buyurun gidelim onu ziyarete:

 

                                “Önce Vatan” diye olmalı sayfalar dop dolu.

                                 Gidişatı; daima takip etmeli, Hak Yolu.

 

                                 Çok mükemmel, güzel bir gazete;

                                 Etmeli hizmet Cumhuriyet’e.

 

                                 Sahip çıkmalı, Vatan’a Millet’e.

                                 Göz yummasın, yapılan eziyete.

 

                                 Her sayfasında görülmeli ciddiyet.

                                 Sahibinden hediye, güzel bir niyet.

 

                                 İnsanlara göstermeli samimiyet;

                                 Kazandırmalı onlara çok keyfiyet.

 

                                  İnce uzun yolda şiar: “Önce Vatan”

                                  Böyle olur ancak, ömre ömür katan

 

                                  Düşmeli mütevazice Basın’da bir yola.

                                  Emin adımlarla ilerlemeli, kol kola.

 

                                  Önünde, varsa da birçok tehlikeli engel!

                                  Atmak isteyen varsa da, ayağına çengel!

 

                                  Hiç dönmemeli yolundan, diyerek hep: “Önce Vatan”

                                  Atmalı Sahib’in kalbi daima ille de Vatan

Türkman Ekradı – Ekrad Türkmanı

0

Sayın Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğü’nde “Arşiv Ayırma Kurulu”ndaki on beş yıllık çalışması sırasında, çeşitli belge ve defterleri titizlikle araştırması ve incelemesi sonunda (Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA OYMAK, AŞİRET VE CEMAATLAR) adlı dev bir eser meydana getirmiştir.

Bu eserde, Orta Asya’dan  Anadolu’ya uzanan ve yüzyıllar boyunca süregelen  İmparatorluk içinde, değişik bölgelere yayılan Türk soyunun binlerce oymak, aşiret ve cemaatlarını ( 7230 kadar…) incelemiştir. (Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA OYMAK, AŞİRET VE CEMAATLAR, Cevdet Türkay, İstanbul – 1979, s.7)

Belgelerde geçen Türkman Ekradı / Türkmen Kürtleri / Konar – Göçer Türkmanı / Türkman Taifesi ve Ekrad Türkmanı / Kürt Türkmeni deyimleri (Hüccet – i zahriyye, D – BŞM – 1144 ve Mühimme Defteri No. 124, Sayfa: 51) dikkatini çeker.

Kanaatine göre, Türkman ve Ekrad deyimleri aynı anlamda kullanılmaktadır. Yani, Türkman da Ekrad da Oğuz Türkleri demek oluyor. Oğuz Türkleri’ne ise “TÜRKMEN” adı verildiği tarihen sabittir, diyor. “KÜRD” kelimesinin de, Türkçe olup, kar yığını demek olan “Çığ” anlamına geldiğini belirtiyor. (a.g.e. s. 7)

Nitekim, “Kürd, Kürdi, Kürdler nam-ı diğer Murtana aşireti veya cemaatı, Çankırı, Adana, Teke (Antalya) ve İçel bölgelerinde yerleşmiş olup, Yörük ve Türkmen Kürdlerindendir. Yine, İçel ve Maraş bölgelerinde yerleşen Kürdcü cemaatı da, Türkmen taifesindendir. Karacakürd, Karakürd adlarıyla geçen cemaat da, Kayseri, Sivas,…Adana ve Saruhan (Manisa) bölgelerinde yerleşmiş olup, Konar – Göçer Bozulus Türkmenlerindendir. Yani, adı Kürd ve Kürmanc olan aşiret veya cemaat bile Türkmen / Oğuz Türklerindendir.” (a.g.e. s. 15-16)

X

Hepimiz insan olarak birbirimizin kardeşiyiz. Bilhassa aynı dinin mensupları olarak yine birbirimizin kardeşi sayılırız. Böyle olmamız hasebiyle, bütün bunlardan anlıyoruz ki, bu devletin, bu milletin nazarında ha Türk ha Kürd veya bir başka ırktan oluş fark etmez. Ve zaten tarih boyunca etmemiş.

Bu fark ediş o kadar manasızdır ki, çok görmüşümdür, mesela adam Türk, kendini Kürd zannediyor. Adam Kürd, kendini Türk sanıyor. Demek her ikisinin de iddiası, ancak Levh – i Mahfuza bakmak suretiyle kesinlik kazanabilir. Kimin ne olduğu, ancak bu şekilde anlaşılır. Öyleyse bu hususlar birlik ve beraberliğimize engel teşkil etmemeli ve zaten etmiyor.

Hakikaten bu vatanda hiç kimse, hayatının hiçbir safhasında, resmi veya gayri resmi münasebetlerinde, ne kendisine ırkını hatırlatacak, ne de başkasının ırkını kendisi bilmesi gerekecek bir durumla asla karşılaşmamaktadır. Hayatının geri kalan kısmında da, karşılaşması mümkün değildir. Zaten doğru olan da budur.

X

Ayrıca, lisanımızda kürdi, kürdi hotoz gibi kelimelerin kullanılması ve Klasik Türk Musikisi’nde kürdi, kürdi-aşiran, kürdili çargah ve kürdili hicazkar makamlarının yer alması da, bu millet ve bu devletin her hangi bir ırk kompleksi içinde olmadığını göstermektedir.

Emekli Olunca Konuşuyorlar

Emekli olunca konuşan, KAMU GÖREVLİLERİNİ kesinlikle hoş karşılamıyorum. Utanmıyorlar da, televizyonda, gazetelerde boy gösteriyorlar ve çalışırken gık çıkaramadıkları konularda ahkam kesiyorlar.

Sadece ayıplamıyorum, komik buluyorum. Kişilik zafiyeti olarak yorumluyorum.

Sen çalışırken, her şeye boyun eğeceksin, hatta gereğinden fazla KRALCI olacaksın, sonra bir gün ipini koparmışçasına bağırıp çağıracaksın.

Hem de bunlar kimler biliyor musunuz,  En Üst Düzeyde Görev Yapmış, çok saygın makamları işgal etmiş insanlar.

Bir  Üst Subay,  şimdi tutmuş,  Asker, Stratejiden, Savunma ve Yönetim Zafiyetinden filan bahsediyor. 

Bir  üst düzey YARGI MENSUBU, nasıl haykırıyor, YARGI BAĞIMSIZ DEĞİL, Önce YARGI BAĞIMSIZ OLMALI.

Peki sormaz mısın, sen de bağımlı mı çalıştın? Verdiğin kararların objektifliğine ben nasıl güveneyim şimdi.  Eee kendin söylüyorsun, BAĞIMSIZ DEĞİLİZ diye… Bu ne demek BAĞIMLIYIZ Demek, Ben de bağımlı olarak, baskı altında karar verdim, demek.

İşte biz bunu yapmadık, gücümüzün yettiği kadar haykırdık, görevden alınma pahasına, Yüksek Emekli Maaşından da mahrum kalma pahasına..

Hem kimlere haykırdık; MİLLETVEKİLİNE BAKAN’a, BAŞBAKAN’a CUMHURBAŞKANI’na haykırdık.

Ve şimdi senden farklı olarak ta, şunu söylüyoruz;

EVET, KAMU YÖNETİMİNDE BİR SÜRÜ AKSAKLIK VARDIR, MENFAAT BEKLENTİSİ VARDIR.  BECERİKSİZLİK VARDIR. VE BİZ BUNLARLA MÜCADELE ETTİK. GÖREVDEYKEN BUNLARA KARŞI ÇIKTIK.  VE AYRILINCA HİÇ KONUŞMADIK.

Büyükelçiler konuşuyor, DEVLET Politikasından, Dünya Stratejilerinden dem vuruyorlar. Büyük Devletlerin Büyük Politikalarını ortaya koyuyor ve onu irdeliyorlar. Karşı Politikalardan dem vuruyorlar.

Siz bunların hangisini Devletinize önerdiniz?  Siz bunların hangisini uyguladınız, Hangi uygulayamadığınız Politikalar için hayıflandınız ve bunun için Devletinize Raporlar yazdınız. 

Haa, bunları yapanlar da vardı. Büyükelçilikte olduğu halde; BURADA YOK Efendim.. Dedirten,  Eş Dost ağırlayan, ama Devlet ve Millet adına hiçbir zahmete katlanmayan, hatta Temsilcilik Binasına BAYRAĞIMIZI ASMAYAN ve gerekçe olarak da Ermeni Terörünü gösterenler vardı.  (1994’te bu durumu  Chikago’da gözlerimle gördüm.)

Ama bunun yanında son derce saygın elçilerimiz de vardı. Rahmetli Metin GÖKER’i saygı ve Rahmetle anıyorum.  Bişkek’te bütün diğer Elçiliklerin Örnek aldığı gıpta ettiği bir babacan Büyükelçiydi o. Sivil resmi, o kapıdan giren herkes sorunlarına çare bulunmadan ayrılmazdı.  (“Aslında ZOR Değil isimli kitabımızda yazdık, bir gün Türk ve Japon İş Adamları ve Yöneticiler Grubu ile Kırgızistan Cumhurbaşkanını ziyaret programımıza bizi götürmek üzere gelen Otobüsün Direksiyonunda Büyükelçi Metin GÖKER’in bizzat kendisini görünce şaşırmıştık. Meğer Otobüs Şoförü gelmemiş gecikmişti ve Metin Göker, bir skandalı önlemek uğruna bizzat kendisi direksiyona geçmiş ve Başkente 20 kilometre uzaktaki konaklama yerine kendisi gelmiş ve aynı şekilde Otobüsle Cumhurbaşkanlığı Binasına Kadar da bizzat O götürmüştü.

Ama o, Emekli olunca hiç konuşmadı, o kadar konuşmadı ki; kimbilir ne duygular içinde hayatını İntiharla noktaladı. Ama şimdi onu saygıyla anıyorum.

Şimdi, Televizyonlarda, bunları;  sizin de bildiğiniz her gün gördüğünüz simaları dinlerken ibret alınacak hallerinden tiksiniyorum. Devletim adına da üzülüyorum.  Siz görev başında sessiz kalın, durumu rahatlıkla kabullenin, gizli gizli konuşun, ya da konuşamıyorsanız kabul etmediğiniz ama uygulamak zorunda kaldığınız şeyler için ezilin, ezilin.. Sessiz kalın ve şimdi konuşun.

Belkide el altından, karanlıklardan konuşarak, Devleti Yıkmak için teşkilatlanmış odaklara da alet olun.  Belki bunun bile farkında değilsiniz. Yazıklar olsun.. 

 

Aile İçi Şiddete Çözüm

0

Sebeplere inmeyip sadece sonuçları konuşmak hiçbir sorunu çözmez.
Bu konuya dönmek üzere bir nokta koyalım.
Dinimizin kadına bakışına bir göz atalım.
Peygamber (sav) bir hadisinde:
“Sizin en hayırlınız hanımına iyi davrananızdır…”
Başka bir hadisinde:
“Cennet annelerin ayaklar altındadır”
Bir başka hadisinde:
Kime iyilik edeyim diye soran bir sahabeye
Annene
Sonra kime iyilik edeyim diye sorunca
Yine annene
Sonra kime iyilik edeyim diye sorunca
Yine annene
Dördüncü sefer aynı soruyu tekrarlayınca
Babana cevabını verir.
Bu anlayış
Cahiliye döneminde hiç bir hakka sahip olmayan kadına İslam’ın bakış açısıdır.
Cennet anaların ayakları altına konulacak kadar kadına değer veriliyor
Ama dikkat ediniz
Kadına bu kadar değer verirken
Allahu Teâlâ Melekleri Âdem’e secde ettiriyor.
Yani bir erkeğe secde etmelerini emrediyor
Havva’ya değil
Yanı kadına hak ettiği değeri verilirken erkekte ihmal edilmiyor.
Aile içerisinde hanıma elbette ki hak ettiği değer verilmeli.
Aynı değeri hatta daha fazlasını kadında erkeğe göstermeli
Âdem’e kim secde etmeyerek saygısızlık etmişti?
Diye sorsam yanlış anlaşılır mı acaba?
İnsanlarda iyi niyetli olsun yanlış anlamasınlar
Elbette şeytan ruhlu erkek ve şeytan ruhlu kadınlar olacaktır
Olmasaydı bu şiddette olmazdı
Fakat bu inancın mensuplarına yakışan
Yukarıda yazılanlara uygun hareket etmektir.
Bir kadın vede erkek
Tek taraflı olmaz.
Çünkü aile iki taraflıdır
Âlemlerin Rabbine hamd etse
Verdiği nimetlere şükretse
Ondan gelen sıkıntı ve musibetlere sabretse
Yani hayatın sefasını da cefasını da beraber omuzlasalar
O ailede değil şiddet huzursuzluk bile olmaz.
Bir hanım en lezzetlisinden her çeşit yemeği yapmasını bilse ve yapsa
Unutmamak gerekir ki
Erkeğin kalbine giden yol birazda midesinden geçer
Temizliğe azami dikkat edip tertipli ve düzenli olsa
Adabı muaşeret kaidelerine uygun harekât etse
O ev neşe kaynağı ve mutluluk yuvası olmaz mı?
Serseri soytarı ayyaş berduş kesimini istisna tutarak yazıyorum.
Bir erkek kirada oturup asgari ücretle de olsa çalışıyor
Eve ekmek getirmenin peşinde koşuyorsa
Elbette ki ekonomik zorluklar olacaktır
Hanımın ve çocukların her isteği
Hatta birçok isteği karşılanamayacaktır
Bu evde bu sebeplerden dolayı huzursuzluk yaşanıyorsa
O annenin ayakları altından cennet kayar gider.
Sosyal meselelerin çözümünde sadece suçlar konuşulup sebeplere göz ardı edilirse bu sıkıntı hiçbir zaman giderilemez.
Ölen öldüğüyle vuran vurduğuyla kalır.
Gerisine de konuşmak düşer.
Anne ve babaların kendilerine verilen değer ve sorumluluklarını bilmeleri
O na uygun hareket etmeleri temennisiyle…
Kalbiniz iman
Cebiniz para 
Eviniz huzur mutluluk ve neşe dolsun. AMİN

Yoksa ümidiniz mi yüreksiz?

Zihnimizi meşgul eden düşüncelerle siperler kazıyoruz köşe başlarına… Göz göze gelemediğimiz her anda cepheler oluşuyor sanki.

Umutlar azaldıkça ihtiyaç duyduğumuz hayallerimiz de bir bir yok oluyor.. ‘ 

Öyle bir hal aldı ki: Karamsarlık, kötümserlik ve olumsuzluk hepimizin zihnine yerleşti.

” Hayatı ucundan yakalamak yerine, yenilgiyi, çökmüşlüğü ve kaybolmuşluğu hissederek kendimizi koyuvermiş ruh halinin girdabındaki bir toplum haline geldik”.

İşte bu ruh hali, bir toplumu yok etmek isteyenlerin yaratmak istedikleri arzu ve hedeflerdir.

Bu yüzden içerden ve dışarıdan koordineli olarak üzerimizde yoğun  asimetrik ve psikolojik yöntemler uygulanmaktadır.

Bu savaştan galip çıkabilmenin yolu ise, moral ve umuttur.

Umudunu yitiren her şeyini yitirir.

Bakın,

Umutsuzluk girdabında olanlara, milli şairimiz Mehmet Akif ne diyor:

”Yeis öyle bir bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun”

Çünkü

Umut, yaşamın vazgeçilmez temel ihtiyacıdır.

Yürekli toplumun umudu tükenmez..

Öyleyse sen de:

Bir düş kur..
Umuda dair…
Dünden sonra yarından önce..

Unutma ki:

”Bize gerilimi kader olarak yazmaya çalışanlar,

İstikrarlı gerilimin imkânsızlığını” unutuyorlar”…

Oysa”Kara gündür gelip geçer” türküsüyle umudunu hiç yitirmemiş bir milletiz.

Şair diyor ki:

Ben sabit şeyleri sevmem ey can
Sen
Eğer beni dinlersen
Çağlayan ırmak ol..
Ve gönül gönderine çekilmiş
Nazlı nazlı dalgalanan
Bayrak ol..

Ben karanlığı hiç sevmem ey can
Vaktin her saatinde
Her zaman
Ağaran şafak ol..
Güneş ışıklarıyla ürperen çiçek
Seher yeliyle ırgalanan
Yaprak ol..

Ben uykuları da sevmem ey can
Uykulardan uzak ol..
Kış günü karları yarıp çıkan
Beyaz bir gül
Mavi bir zambak ol. Fakat..

Hala,

Yitirmişliğimizle umudu, milletçe tepkisiz ve tedirginsek!

”Ya kendimiz, ya da ümidimiz yüreksizdir”.

Saygılarımla 

İnsan Hakları ve Hakkın Suistimali

 

İnsan haklarını incelemeden önce “HAK” kavramını açıklamak istiyoruz.

Hak kişiye ait olan varlık, doğru ve gerçek olan şey. Adalet, insaf, doğruluk bir dava veya iddiaya gerçek uygunluk şeklinde açıklanabileceği gibi insanın insan olarak sahip olduğu ve başkalarının saygı göstermesi gereken maddi veya manevi şeyler şeklinde de açıklanabilir.

Aslında kanun veya törelerin bütününü dile getiren hukuk hakkın çoğuludur. Hakkın çoğulu olarak hukuk insanlar arasındaki ilişkilerde onların karşılıklı olarak birbirlerinin diğerini tanımaktan ibarettir. Hukuk önce, kutsal gücün ve onu temsil eden karizmatik iktidarın zümreye karşı sahip olduğu üstünlük imtiyazıdır. Farklılaşmış toplumlarda bu imtiyaz belirli bazı ailelerin eline geçer ve alttaki tabakalara karşı kullanılır. Üstün tabakaların alttakiler üzerindeki tesir nüfuzu azaldıkça, alttaki tabakalarda nüfuz kazanmaya başlar. Böylece hukuk kavramı bütün topluma doğru genişler.

İnsan nerede ve ne durumda olursa olsun, bilgin, cahil, kuvvetli ve aciz ne şart ve sıfat taşırsa taşısın insanlık bütünün bir parçası olmak itibariyle bazı haklara sahiptir ve bunlar karşılıklıdır. Birimiz için hak olan birimiz için yerine getirilmeye mecbur olduğumuz bir vazife ve borçtur. Bu kaide önünde bütün insanlar eşittir.

Bu tanımlamanın ışığı altında hakları şöyle sınıflandırabiliriz. İnsanların Allah ile ilgili hakları, kul hakları, kamu hakları köleliğin kalkması ile birlikte insan hakları, milletler arası haklar, medeni haklar. İnsan hakları Fransız ihtilalinde ilkeleri ortaya konmuş ve bütün demokrasi hareketleri ile birlikte dünyaya yayılmış olan, çağdaş milletlerin ortak idealleridir. Bunlar kardeşlik, hürriyet, eşitlik ve adalettir.

İnsan hakları kavramımın başlangıcını TEVRAT’ta ve HIRISTİYANLIK’ta olduğunu söyleyenler vardır. İnsan haklarını Fransızlar JJ Rusya’ya ve 1789 ihtilal beyannamesine bağlarlar. Doğrusu odur ki insan hakları anlayışı tarih boyunca yavaş yavaş gelişmiş olmakla birlikte ilk ve gelişmiş şekliyle İslam’da gerçekleşmiştir. Hazreti Peygamberimizin veda hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir.

İnsan hakları ve hürriyetleri 2. Dünya Savaşından sonraki umumi ve kapsamlı teminatını aşağıdaki üç kaynaktan almaktadır. Bunlar Birleşmiş Milletler antlaşması, insan hakları evrensel beyannamesi ve insan hakları Avrupa sözleşmesidir.

İnsan hakları sözleşmesinin asıl ehemmiyetli olan özelliği fert hak ve hürriyetlerini sadece tanıyıcı ve koruyucu ve milli hukuk bakımından müeyyidelendirici teminata bağlanması sözleşmede ki taahhütlere riayeti sağlamak maksadıyla iki organ kurmasıdır. Bu organlardan biri Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, diğeri de Avrupa İnsan Hakları Divanıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti komisyona dilekçe ile müracaat hakkını ve Divanın yargı yetkisini kabul ettiği için Türk Vatandaşları Türk makamlarının bir karar ve tedbir ile hak ve hürriyetlerinin ihlalinden dolayı bu milletler arası mercilere başvurma hakkına sahiptirler.

İnsan haklarının vazgeçilmez olduğu kabul edilen bu haklara sınırlama getirilmeli midir? Bu beyannameler ve antlaşmalar altında imzası bulunan devletler taahhütlerine ve imzalarına bağlı kalmışlar mıdır? Yoksa güçlüler yine güçsüzleri ezmiş ve bu beyannameler ve antlaşmalar kağıt üzerinde mi kalmıştır?

Değişmeyen kural güçlüler kendileri için kullandıkları ve vazgeçilmez saydıkları bu hakları güçsüzler için daima ellerinde bir oyuncak olarak tutmuşlardır. Güçsüzlerin istediği kadar değil kendilerinin menfaatine yaradığı kadar kullanma hakkı vermişlerdir.  

Irak’ın Kuveyt’e girmesini güya insan haklarını korumayı bahane eden ve bütün dünyayı ayağa kaldıran niyet, petrolden pay almak ve körfezi kontrolü altında bulundurmak niyetidir. Aynı dünya devletleri ve beyannamelere ve antlaşmalara imza koymuş devletler Bosna’da, Çeçenistan’da, Azerbaycan’da, Batı Trakya’da ve diğer insan haklarının çiğnendiği ve katliamların yapıldığı bölgelere ilgi duymuyorlarsa, bunun sebebi bu bölgelerde çıkarlarına uygun petrol ve başka kaynaklar bulunmadığındandır.

Demek ki insan hakları beyannamelerde yazılı olduğu gibi kalmakta uygulamada güçlülerin zayıfları ezdiği bir dünya olmaya devam etmektedir. Hak hakkı olanın değil güçlü olanındır. Fertlere sonsuz hürriyet tanımak hürriyetin sınırlarını tayin etmemek, toplumun huzurunu bozacağı gibi insan haklarını da kavram kargaşasına sürükler.  

İnsan haklarını, milletler veya şahıslar kendi menfaatleri doğrultusunda kullanırsa ve bunu yaparken başka milletlerin ve şahısların haklarına tecavüze yeltenirse insan hakları yerine terör ve anarşi doğar.

Bugün dünya üzerinde terör ve anarşi hala devam ediyorsa bu durum Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin uygulamada ki çifte standartlarından kaynaklanmaktadır.