4.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 112

CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı

Okuyucularım farkındadır, günlük siyasete dair pek yazmam. Niçin? Baş sebebi görece çok anlamamam. Daha doğrusu, biraz anlıyorum da benden çok daha iyi anlayan arkadaşlarımın arasındayım. Onun için görece…

Bir başka sebebi, günlük siyasete dair yazıların tam da öyle, yani günlük olması. Günün meselesine dair yazarsanız, gün dönünce o mesele artık güncel değildir. Onun için günün meselelerine toptan bakıp acaba bunlardan bir kalıcı sonuç çıkarabilir miyim diye bakıyorum. Benim geldiğim memlekette, yani doğa bilimlerinde invaryantlar, yani değişmezler aranır. Siyasetin invaryantlarını bulmaya çalışıyorum. Galiba bir tane buldum. Ne olduğunu söylemeyeyim. Yazının sonunda okuyucunun ferasetine bırakayım o değişmezi.

Üç yıl önce – üç yıl sonra

Bakınız, 18 Eylül 2022’de, Altılı Masa Kimi Aday Göstermeli başlıklı bir yazı yazmıştım. Özetle şunu söylüyordum: “Anketlerin hata payını hesaplayabilirsiniz. İstatistik bilimi, kazanma şansları 50-50 olan iki adayın hangisinin kazanacağını %1’in altında hatayla öngörebilmeniz için rastgele 9604 kişiye sormanız gerektiğini gösteriyor. Sorun ve sonuca göre aday gösterin. Her şeye hile karıştırmaktaki maharetimizden endişelenirseniz, bütün masacıların üstünde anlaşacağı bir şirkete verin işi. Hatta yabancı bir şirketten bile isteyebilirsiniz.” Hiç birini yapmadılar. Sayın Meral Akşener, bir süre sonra aynı teklifi tekrarladı… Yapılmadı ve seçim kaybedildi. Anladık ki bütün altılı masa hareketi temelde Sayın Kılıçdaroğlu’nun adaylığı içinmiş. Seçimi kazanmak için değil. Sonuç şunu gösterdi: Kılıçdaroğlu’nun adaylığını temin etmekle seçimi kazanmak aynı hedefler değildir. Acaba helalleşecekler mi?

Şimdi de bu eski hataya çok benzer bir rota izleniyor. Yine anlıyoruz ki seçimi kazanmak için değil, Sayın İmamoğlu’nun adaylığını temin etmek için gayret gösteriliyor ve bu ikisi yine ayrı hedefler.

Aslolan ihtiraslarımız

Bu defa anket zahmetine katlanmalarına da gerek yok. Belki bir düzine anket yapıldı ve hep aynı sonuç alındı. Sayın Mansur Yavaş, açık ara önde. Doğrudur, yanlıştır ama halkın tercihi böyle. CHP seçmeninde de tercihi aynı. Anketlerde, seçmen tercihinin kırılımlarını da yapıyor: CHP seçmeni hangi adayı istiyor, diğer parti seçmenleri hangi adayı istiyor diye… Sonuç yine aynı çıkıyor. Ama biz allem eder, kallem eder direniriz ve o tercihi değil kendi tercihimizi aday yaparız. Sonra kaybedersek de canımız sağ olsun. İhtirasımız yolunda kaybederiz ya.

Mesele doğruyu bulmak değil de siyasî münakaşayı kazanmak ise yanlışa da kulp bulunur. “Erken seçime erken aday gerektir.” O halde bir milyon üye kaydedip sonra elcağızınızla kaydettiğiniz üyelere “Kimi tercih edersiniz?” diye sormak yerine hemen, hem de bugün, hem de bu saat, anketleri açıp bakın. Kimi gösteriyorsa onu aday ilan edin. Bundan hızlısı yok.

Bir başka kulp: Bakın altılı masada adayı geç ilan ettik, o yüzden kaybettik. O sebeple o sonucun hiç mi hiç ilgisi yok. Altılı masanın adayını geç ilan etmesinin sebebi, diğer partilerle gizli mutabakatlar, ödünç milletvekillikleri pazarlıkları ve bunların masanın ikinci büyük partisi İYİ Parti’den gizlenmesiydi. Sanki iç siyasetin Sykes-Picot anlaşmasıydı. Ne kadar geç olursa o kadar iyiydi; ne kadar emri vaki olursa o kadar iyiydi… Ve nihayet cesaret edilip Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ilan edilince kıyamet koptu. Geç ilandan değil, gizli kulislerden kaybedildi. Geç ilandan değil, yanlış adaydan kaybedildi.

Arzulanan sonuçlara yanlış sebepler

İşte siyaset tartışmalarının bir başka sıkıntılı tarafı. Sebep-sonuç çözümlemeleri, sebep- sonuç düşünceleri sağduyuya göre değil, çıkmasını istediğimiz sonuca göre yapılıyor. “Biz İmamoğlu’nun aday olmasını arzu ediyoruz. Bunu sağlamak için nasıl bir aday belirleme usulü uygulamalıyız?” Açıktır ki akıl yürütme de soru da yanlış: Biz seçimi kazanmayı arzu ediyoruz. Bunu sağlamak için nasıl bir aday belirleme usulü uygulamalıyız?” diye sorulmalıydı.

Başka kulplar da bulunur: Mesela İmamoğlu’nun çok sevdiği “Kürt seçmen”! Hani devlet vaat ettiği. İşte o “Kürt seçmen” Yavaş’a oy vermezmiş. Bu ifadelerin temeli reddedilir de en basit cevap şudur: Anketler bütün Türkiye’nin örneklemesidir. Sonuç neyse odur. Anketler o seçmene de öbür seçmene de öteki seçmene de yapılıyor. Gerçek şu ki siz beğenmediğiniz için sonuca karşı çıkıyorsunuz.

Mesele adayın erken mi geç mi belirleneceği değildir. Mesele seçmenin tercihinin mi sizin tercihinizin mi aday yapılacağıdır.

Anladınız mı niçin siyasete dair yazmayı sevmediğimi? Bundan siyasete dair bir genelleme çıkar mı? Bence apaçık ortada. Hadi ipucu vereyim: Siyasetçi bunlardan hangisini savunur dersiniz? Gerçeği mi arzu ettiğini mi?

Bir de bulmaca: Tarafsız ve bağımsız yargımız bu şartlarda İmamoğlu’nu mahkûm etme yoluna gider mi?

Depremin Yıldönümünde Albay Reşat Bey’i Andım

Albay Reşat Bey Büyük Taarruz sırasında çok stratejik öneme sahip Çiğiltepe’deki birliklerimizin komutanıydı.

“Mustafa Kemal Paşa Albay Reşat’ı Anafartalar muharebelerinden tanıyordu. Keza Kafkas Cephesinde düşman işgalinde görev almış, 1918 yılında Yıldırım Ordularında grup komutanlığına atanmıştı.”

26 Ağustos’ta görevi Çiğiltepe’yi Yunan askerinden temizlemekti. 27 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa cepheden telefonla bilgi alır. Albay Reşat Bey tepeyi düşmandan yarım saatte temizleyeceğini söyler. Ama düşman beklediğinin üstünde mukavemet gösterdiğinden sözünü tam vaktinde yerine getiremez.

Albay Reşat Bey için, Çiğiltepe’yi almak bir onur meselesiydi. Reşat Bey, Çiğiltepe’yi söz verdiği saatte alamayınca “Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam” notunu bırakarak intihar eder.

Çiğiltepe düşmandan temizlenmiştir ama Mustafa Kemal Paşa bu ahlaki sorumluluğu yüksek kahraman subay için çok üzülür.

Albay Reşat Bey, vefatının ardından Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası ile onurlandırıldı. Atatürk, Albay Reşat Bey’in ailesine “Çiğiltepe” soyadını verdi.

****

Peki 6 Şubat 2023 depremlerinin 2. Yılında neden Çiğiltepe kahramanı Albay Reşat Bey’i hatırladım?

Çünkü O, devlet adamlarının verdikleri sözü tutmasının önemini anlatan muhteşem bir örnektir.  Çok önemli ve büyük işler başarmış olsa bile sözünü zamanında yerine getirememiş olmanın ahlaki sorumluluğunu taşıyan örnek bir abide şahsiyettir.

**********************************

Depremde Ne Söz Verildi Ne Kadarı Yapıldı?

6 Şubat 2023 Depremleri olduktan bir süre sonra 680 bin konut ve 170 bin işyerinin (850 bin bağımsız bölümün) yeniden inşa edilmesi gerektiği belirlenmişti. Seçim öncesiydi, başta CB Erdoğan ve Çevre Şehircilik Bakanı olmak üzere yetkililer “inşaatların yapımına Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde tamamlanacağına” söz verdi. Bölge halkı da bu sözlere inanıp AKP ve Erdoğan’a oyları yağdırdılar.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sitesinde verilen ve CB Erdoğan’ın konut teslim töreninde de açıkladığı son rakamlara göre; “deprem bölgesinde teslim edilen konut ve iş yeri sayısı 155 bin 124’e yükseldi.” Yani iki yılda, bir yılda teslim edeceğiz denilen sayının yüzde 18’i kadar yapılabilmiş.

Önümüzdeki bir sene içinde yapılıp teslim edilmesi planlanan konut ve işyerleri de dahil edilecek olursa, toplamı yaklaşık 453 bin olacak. Yani 3 yılda teslim edilecek olan sayı “bir yılda teslim edeceğiz” diye söz verilen sayının yüzde 53’ü kadar olacak.

Yapılan işleri küçümsemiyorum. Ama verilen sözler bir seçim vaadi olarak kalmamalı ve yapılamayacak sözler verilerek yüzbinlerce insanımız umutlandırılmamalıydı.

Deprem sonrası benim de yazdığım gibi, bir yıl içinde 850 bin konut ve işyerinin yapılmasının, imkansız olduğu belliydi. Çünkü teknik altyapımız yani malzeme ve insan gücü kapasitemiz buna yeterli değildi. Bunu konunun uzmanları açıklamıştı.

Buna rağmen verilen sözlerle mağdur vatandaşlarımızın oylarını aldılar ama umutlarını çalmış oldular.

Albay Reşat Bey, öngöremediği bir düşman direnci ile hedefe söz verdiği zamanda erişemediği için intihar etmişti. İktidarın söz verdiği hedefe ulaşılamayışının sebebi ise öngörülemeyen zorluklar değildi. Bile isteye seçim kazanmak için gerçeğe aykırı sözler verildi.

Bunun yaptırımı olarak yöneticilerimizin intihar etmesini falan istememiz elbette mümkün değil. Ama demokrasilerde verilen sözler tutulmadığında istifa etmek gibi, halktan özür dilemek gibi yaptırımları olduğunu hatırlayarak üzülmekten başkası elimizden gelmiyor.

*****************************

Sorumsuz Sorumlular

Albay Reşat Bey’in benzeri sorumluluk anlayışının bir örneğini 2015’te yaşadık. Osmangazi Köprüsü yapım sürecinde geçici yürüme yolu halatlarının kopması sebebiyle kendini sorumlu tutan Japon Mühendis Kishi Ryoichi intihar etti. Bıraktığı notta “Bu iş benim ve ülkemin gururuydu. İnsanlar büyük emek harcadı. Kopmanın sorumluluğu bana ait” notunu bırakmıştı.

Japonlarda başka “onur intiharı” örnekleri de var: “Japonya’nın Kobe şehrinde 1995’te meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki depremden sonra kurtarma ve yardım çalışmalarında yaşanan aksaklıklar nedeniyle, kentin su işleri müdürü Takaşi Nakanişi intihar etti. Kentin yeniden imarından sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Tagumi Ogava açıkta kalan halka ev yetiştiremediği için kendini yaktı.”

Biz de yöneticilerin kendilerini sorumlu tutması gereken bir çok felaketler yaşadık. En son, 78 can kaybının yaşandığı, Bolu Kartalkaya’daki yangın felaketinin sorumluluğunu üstüne alan bir kişi bile çıkmadı.

En büyük orman yangınları, maden faciaları, sel afetleri, askeri mühimmatın patlaması gibi facialarda büyük acılar yaşadık. En büyük felaket olan 6 Şubat depremlerinde, resmi rakamlara göre, 53 bin 537 canımızı kaybettik. 107 bin vatandaşımız yaralandı. Kayıpların bu kadar büyük olmasında idari, siyasi hata ve eksiklikler olduğu inkar edilemez bir gerçek.

Ama bütün bu felaketlerde bir tek sorumluluğu üstlenen olmadı. “Fay hatlarını imara açtık, hatalı ve kaçak binalara imar affı getirdik, denetim yap(a)madık, gerekli teçhizatı sağlayamadık, hata yaptık” diyerek özür dileyen bir kişi bile çıkmadı. Hepsine “kader” deyip, sorumluluğu yüce Allah’a yıkıverdiler.

****

AK Parti hükümetinin 12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde 2023 yılı için açıklamış olduğu hedeflerinin başlıcaları şöyleydi:

Milli Gelir (GSYH): 2 trilyon dolar, Kişi Başına Milli Gelir: 25 bin dolar, İhracat: 500 milyar dolar.

2023’te bu hedeflerin yarısına anca ulaşılabildi. Enflasyon: Tek hane (maksimum yüzde 9) hedeflenmişti, yüzde 61,5 oldu.

Bu kadar büyük ve fahiş hatalar yapan iktidardan hiç kimse bu başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmedi. “Rabbim bizi affetsin” bile demediler.

İktidarın bütün bu başarısızlıklara rağmen, “Türkiye’nin uçtuğuna, Almanya’nın bizi kıskandığına” inanan kitlelerin lügatinde AHLAKİ SORUMLULUK diye bir kavram yok galiba.

Ver Kurtul

Terör örgütü PKK’ya silah, para ve siyasi destek veren ABD ile PKK işbirlikçilerine hibe’ adı altında milyonlarca Avro boca eden AB, oturdular, kafa kafaya verdiler ve bir tiyatro oyunu yazdılar. Tezekten bu oyunun adına ‘KÜRT SORUNU’ dediler…
Halkımızın yüz vermediği bu tezekten tiyatro oyununu gündemde tutabilmek için medyayı da kullanarak onlarca yıl süren bir ‘algı operasyonu’ yürüttüler.
Aklını ve mantığını yitirmemiş yurttaşlarımız hep şu soruları sorup durdular: Nedir bu KÜRT SORUNU? Kürtler NE İSTİYOR?
Gerçekten de Kürtler ne istediler de olamadılar?
Kürtlerden Cumhurbaşkanı OLDU.
Kürtler Başbakan OLDU.
Kürtler TBMM Başkanlık koltuğuna OTURDU.
Kürtler Başbakan Yardımcısı OLDU.
Kürtler Bakan OLDU.
Çok sayıda Kürt, Milletvekili OLDU.
Kürtler Vali OLDU.
Kürtler Kaymakam OLDU
Kürtler Orduda General OLDU.
Kürtler Yargıç OLDU.
Kürtler Savcı OLDU.
Çok sayıda Kürt, Avukat OLDU.
Kürtler Doktor OLDU.
Kürtler Mühendis OLDU.
Kürtler Ekonomist OLDU.
Kürtler Akademisyen OLDU.
Kürtler Yazar, Çizer OLDU.
Kürtler, TV dizisi için Senaryo Yazarı OLDU.
Çok sayıda Kürt, çok zengin iş insanı OLDU.
Peki, Kürtler başka ne istiyor?
PKK terör örgütü devletten TOPRAK İSTİYOR!
Kürt yurttaşlarımız değil, PKK, Doğu ve Güneydoğu bölgelerini istiyor, bu topraklarda bağımsız Kürt devleti kuracaklarmış!
PKK’nın siyasi uzantısı DEM, bu istekleri açıkça söyleyemiyor; demokrasi diyor, anayasal eşitlik diyor, anadilde eğitim diyor, kimlik sorunu diyor, kısacası kıvırıp duruyor!
Değerli Dostlar,
‘Kürt Sorunu’ adlı tezekten tiyatro oyununun ilk perdesini ‘Çözüm Süreci’ adıyla, AKP hükümeti 16 Temmuz 2014 günü açtı.
İzleyicileri ‘yuh’ haykırışları sonucu perde kapandı!
Çözüm Süreci’nin ikinci perdesini MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açtı. PKK terör örgütü elebaşını İmralı’dan TBMM’ne davet etti! Olmadı, PKK’nın siyasi uzantısı DEM İmralı’ya gitsin, dedi.
DEM’den Kürt olmayan Kürtçü Sırıtkan Sırrı Süreyya Önder ile Arap kızı Kürtçü Pelvin Buldan İmralı’ya gittiler.
Tezekten tiyatronun bu sahnesindeki aktörlerine bakıyorum şu atasözümüzü anımsıyorum:
Tezkten terazinin boktan olur dirhemi!
Değerli Dostlar,
DEM’ciler İmralı’dan şu mesajla döndüler:
“Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği YENİ PARADİGMAYA ben de POZİTİF ANLAMDA grekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim.”
Şimdi DEM’li Kürt olmayan Kürtçü Sırıtkan Sırrı Süreyya’ya bir görev düşüyor. Doğduğu şehir Adıyaman’a gitsin.
Adıyaman’da 25 BİN 987 OKUMA YAZMA BİLMEYEN yurttaşımıza ‘Yeni PARADİGMAYI ve POZİTİF katkıyı’ anlatsın! Bakalım o yurttaşların tepkisi ne olacak?
DEM eşbaşkanı Arap kızı Kürtçü Pelvin Buldanlı da İmralı mesajını alıp doğduğu şehir olan Hakkâri’ye gitsin. Orada yaşayan OKUMA YAZMA BİLMEYEN 9 BİN 58 yurttaşımıza ‘YENİ PARADİGMAYI’ anlatıversin. Görelim bakalım nasıl karşılanacak?
Bitmedi.
İki DEM’li, Kürt olmayan Kürtçü Sırıtkan Sırrı Süreyya Önder ve Arap kızı Kürtçü Pelvin Buldanlı elele tutuşup, rüyalarındaki Kürdüstan’ın başkenti olacak Diyarbakır’a gitsinler.
Diyarbakır’da OKUMA YAZMA BİLMEYEN 80 BİN 438 kişi yaşamaktadır. Onlara ‘YENİ PARADİGMAYI’ ister Türkçe, ister Kürtçe anlatsınlar, görelim bakalım tepki nasıl olacak?
Ben Kürtçe bilmiyorum. Kürtçe küfürleri de bilmiyorum.
Eğer Kürtçe küfürleri bilmiş olsaydım; Diyarbakır’dan, Adıyaman’dan ve Hakkâri’den, iki DEM’linin katmerli küfürlerle nasıl kovalanacaklarını yazabilirdim!
Değerli Dostlar,
Sözde muhalif televizyon kanalı Sözcü TV’de haber programı yapan ‘Narenciye mi nedir?’ Fatih Portakal, Yeni Kürt Açılımı konusunda şöyle dedi: ‘Kürt Sorunu artık silahla çözülemeyecek!’
Bunun açık anlamı şudur: PKK’yı silahla yenemedik! Öyleyse istedikleri toprakları verelim, kurtulalım! VER KURTUL diyen yalnız ‘Narenciye mi nedir?’ Fatih Portakal değil!
TV kanallarında sözde uzman olarak boy gösterenler, bazı emekli subaylar, yazarlar, sanatçılar da var!
Türk milletine suikast hazırlığı içinde olanların sayısı, tüm tahminlerin ötesinde!
Türk milleti bu suikasttan kurtulabilecek mi?
Yılmaz Dikbaş

Konferansa Davet:

Muhterem efendim,

7 Şubat 2025 Cuma akşamı saat 18:30’da, Sivil Toplum Merkezi’nde (Alemdar Caddesi’nin köşesi, Tramvay Yolu Üzeri) düzenlenecek olan ve Bahadır Aligül ‘ün konuşmacı olarak katılacağı “Türkiye ve Dünya Perspektifinden Gençliğe Bakış” adlı konferansımıza tüm halkımızı bekliyoruz.

Merminin Ördüğü Sır

Sâhilime vuran yürek çırpıntılarım

Muhtemel bir susuzluğa mayalıyor beni

Yatak-yorgan sırtlatan sıkıntılarım

Kör pençelerle tırmalıyor beynimi

 Damlarda dolaşan o hayâlin sesi

Bizi muhteşem bir meçhule kaldırır

Gözlerinden par par yağar kızılötesi

Kıyametin eşsiz cümbüşüne daldırır

 Sığmıyor ruhun resmi Nuh’un Gemisi’ne

Sanki bu beden bu yüreğe bir boy dar..

Âşığım yasak bir ömrün tek hür meyvesine

Geliyor yedialtmışbeşlik hakiki yar!

2 Şubat 1995 – İzmit Bahçecik

Karabatak

            “Karabatak kuşu gibi”sin benzetmesi dikkatimi çekti, hoşuma gitti. Bir görünüp bir ortadan kaybolan kimseler için kullanılan deyim.

            Neden karabatak?

            Karabatak kuşunun özellikleri nedir?

            Karabatak kuşu, bir su kuşu türüdür. Özellikle deniz, göl veya derin suların bulunduğu alanlarda yaşamaktadır. Balık avcısı olan bir kuş türü. Karabatak kuşunun kendi içerisinde otuz farklı alt türü bulunmaktadır. Suya dalarak balıkları yakalar. Balık peşinde suya dalan Karabataklar, uzunca müddet su içinde kalabilir, yüzebilirler.

            Karabataklar su üzerinde durup sonra suya dalabilen kuştur. Bir görünür, bir gözden kaybolur. Ne zaman ve nereden çıkacağı belli olmaz.  Takip edilmesi zor olan bir kuş türüdür.  Ayrıca her türlü balığı kolayca avlayabilmektedirler.

            Karabataklar; işini bilen, menfaatçi karaktere sahiptir.

            Karabatak kuşunun, kuşlar dünyasındaki saygınlık derecesini bilmiyorum, bir insan karakteri olarak karabatak kuşu niteliklerine sahip bir arkadaşım olsun istemem. İnsanı yorar, yolda bırakır. Varlığı da yokluğu da bir derttir, belki yokluğu daha büyük kazançtır. Karabatak kuşu gibi dostu olanların, düşmana ihtiyacı yoktur, dense yeridir.

            İstikrarsızlık, en belirgin niteliğidir, karabatak tiplemesinin. Varım, dediği yerde yok olması, yok olması gereken yerde var olması, insanı çileden çıkarır. Bir özgüven eksikliğidir belki bu, belki de dikkatleri üzerine çekmek, ilgi odağı olmak ihtiyacıdır. Sahip olmadığı değeri, başkalarının ona lütfetmesini beklemek. Bir karakter zaafı olarak, hak etmediği değeri gasp etmek, en belirgin niteliğidir bu tiplerin.

            Çevremizde ne kadar karabatak kuşu varmış, dediğinizi duyar gibiyim. Bir arkadaşınızla bir yolculuğa veya bir iş birliğine karar verdiniz. Sizin için yoldaş, çözüm ortağı oldu bu arkadaşınız; bakıyorsunuz, üç beş gün sonra ortalıkta görünmüyor; sizi ne arıyor ne soruyor. Siz de ulaşamıyorsunuz kendisine. Güvendiğiniz dağlara kar yağdı, ümitleriniz söndü. Aradan haftalar geçiyor, ortaya çıkıyor sözü edilen kişi. İş işten geçmiş oluyor. Sizin bu arada insanlara olan güveniniz yıkıldı, projenizle ilgili motivasyonunuz düştü. Sebep, karabatak kuşu.

            Kaçınmak lazım istikrarsızlıktan. Verilen sözün arkasında durmak lazım, duruş sahibi olmak lazım. İstikrarsızlık; düzen bozucu, huzur kaçırıcı olmaktır, kargaşaya yol açmaktır. Ne kötü bir vitamindir kargaşayla beslenmek!

            Temel, bir gün bir adama sert üslupla: “Hey, hem şehrim, sen beni tanıyor musun?” diye sorar. Yabancı, tanımadığını söyleyince, Temel de: “Sen beni tanımıyorsan ben seni hiç tanımıyorum.” cevabını verir. İstikrarsız kişilerden mahrum olmak, bir eksiklik değildir. Onlar, kayboldukları zaman bizim için zaten yoklar, göründükleri zaman ise menfaatleri olduğu içindir. Varlıkları da yoklukları da bizim için değildir, kendileri içindir.

            Kararlılık, kişiye saygınlık kazandırır. Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber sahabeleriyle istişare eder, istişareden savaşa girme kararı çıkınca zırhını giyer. Daha sonra sahabeler karardan pişmanlık duyarlar ve savaşmaktan vazgeçilmesini isterler. Bunun üzerine Hz. Muhammet, “Hiçbir peygamber, zırhını giydikten sonra çıkarmaz.” diyerek kararlılık gösterir. Elde edilen her zaferin, kazanılan başarının, yaşanılan her huzurun temelinde karlılık vardır, istikrar mevcuttur. İstikrarsızlığın olduğu yerde ise karamsarlık, güvensizlik, bıkkınlık, kargaşa vardır. Yalancılık, zaten bu ruh halinin temelindedir. 

            Karabatak kuşu gibi olmak, pek çok olumsuz niteliğin davranış olarak ortaya çıkan sonucudur. İkili, çoklu ve uluslararası ilişkilerde bu tür davranışlar, maalesef, sıra dışı değil; hatta zeki, uyanık, akıllı olmanın gereği diye yorumlanıyor, alkışlanıyor. Bir davranış türü; ancak hiç insani değil. İnsan psikolojisi, belirsizliği reddeder, tepki gösterir. Biyolojinin, kozmolojinin, fiziğin yasaları bir düzen üzerinde yürür. Kuruluş formülleri hiç değişmez. Beşerî ilişkiler de böyle olmalıdır. Komşuluk ilişkilerini, siyasetteki ve ekonomideki ilişkileri, milletler arası münasebetleri, istikrar üzere yürütmek; asaletimizin, varlığımızın, inancımızın gereğidir.

            Dünya bu: Kimimiz leylek gibi lak lak, kimimiz ördek gibi vak vak, kimimiz karabatak… Değişmez gerçek: Son durak, kara toprak.

Alt Akıl

Akıl, akl-ı selim, akıl yürütme… Bunların temel bileşeni sebep-sonuç fikridir. Gözlediğimiz sonuçların sebeplerini bulmaya çalışırız ki gerektiğinde değiştirebilelim. Bu bilim için de geçerli. Zaten bilim, yukarıda saydığım ve içinde “akıl” geçen şeylerin daha resmî, daha kurumlaşmış halinden ibarettir.

Zor işler bunlar. Sonuçların sebeplerini bulmak. Son derece karmaşık. Bir sonucun birçok sebebi oluyor, o birçok sebebin de birçok sebebi. Sonra sonuç da başka sonuçların sebebi oluyor. Daha daha: Sonuçlar sebepleri geri besleyebiliyor veya tersine sonuç sebebi öldürebiliyor. Pozitif ve negatif geri besleme… Bilim zor iş. Akıl yürütme bile kolay iş değil.

İnsanlar zorlanınca kaçamak yollar arıyorlar. Hatırlayacaksınız adamın biri “Fiyatları Allah arttırıyor!” diye bağırıyordu geçende. Ne yani, tutup ekonomi mi öğrenecek bey baba! Sorumluluğu Allah’a yükle, rahat et. Mustafa Çağrıcı Hocamız bir köşe yazısında Müslüman Zihninin Kilitlenişi (Closing of the Muslim Mind) kitabından söz ediyordu (https://bit.ly/kilitlenisi ) O kitabın hemen başında da “sebep-sonuç, sebep- sonuç” diye bir ağlaşma vardır. Ziya Paşa “İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez / Zîrâ bu terâzî o kadar sıkleti çekmez ” demiş ve güzel söylemiş ama bunu bütün problemlerimize genişletmek abes. Bu kaçış sadece Müslümanlarda yok. Popper’in “Her karmaşık problemin basit bir çözümü vardır ve o çözüm yanlıştır.” sözü de aynı kolaycılığa işaret eder.

Sizin aklınız ermez

Komplo teorileri tam bu yüzden bu kadar revaç buluyor bence. Fiyatları dış güçler arttırıyor; olmadı Bill Gates yükseltiyor. En güzeli de “üst akıl yükseltiyor.”. Bu üst akıl lafı ilk telaffuz edildiğinde saftorik bir azınlığa ait sanmıştım. Sonra ne göreyim, yandaş medyada ciddî ciddî üst akıl, üst aklın cinsleri falan tartışılıyor. Şüphesiz, sorumluluktan ve düşünmekten kaçmak için çok kullanışlı bir kavram. Oturup kitabını yazmıştım: Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler (Panama 2017).

Demokrasilerde iktidarlar yapıp ettiklerin halka izah ederler. Kendilerini sadece seçimden seçime değil attıkları her adımda halkın manevî olurunu almak zorunda hissederler. Hesap verirler. Bu yüzden demokrasiler hükümet politikalarının kamuoyunda sürekli irdelendiği, tartışıldığı ülkelerdir. Bunu yapmazlarsa iktidarlar meşruiyetlerinin zedelendiğini hissederler.

Zihnin kilitlendiği ülkelerde ise sorumluluk insanların kendi akıllarının dışındaki bazı akıllara atılıyor. Hatta nasıl, niçin diye soranlar azarlanıyor. Kimin adına? Devlet aklı adına! Derin devlet adına! İktidar için ne büyük kolaylık. Dış güçlerle bu akıllar bir araya gelince sorumlunun hiç mi hiç kabahati kalmıyor. “Vallahi ben yapmadım derin devletin işi.” Hatta “Herkes mi bilecek bu işleri. Halkın aklı ermez. Susun oturun. Devlet aklı bu! Ne haddinize!”.

Yerli ve milli derin devlet

Hele “derin devlet”. En büyük Amerikan ansiklopedisi Webster’e baktım. Derin devlet “deep state” sözlerini aradım. Buldum da. Şöyle açıklıyor: “Özellikle seçilmemiş devlet görevlilerinden ve bazan sivil kişilerden (finans sektöründen ve savunma sanayiinden) kişilerden oluştuğu iddia edilen ve hükümet politikasını etkileyen ve icra eden gizli bir örgüt “ Sonra örnek niyetine bir alıntı veriyor, “… bu özellikleriyle isimsiz bürokratlar bir süperhükümet teşkil ediyor. Bu korkutucu bir gidiş.” diye devam ediyor.

Demek ki yalnız biz değiliz diye düşündüm. Webster’de bir de Kelimenin Tarihi diye bir sekme var. Oraya baktım. Ne göreyim! Aynen şöyle yazıyor: Etimoloji: Türkçe “derin devlet”in tercümesi. Eh ne kadar övünsek azdır. Hadi yoğurt, dolma falan maddi şeyler. Dünya sözlüklerine kavram vermek daha aşkın bir başarı. “Dolmuş” bunlardan biriydi. Oxford sözlüğünde (oed.com) geçiyor ama hiçbiri “derin devlet” gibi derin bir kavramın yerini tutmaz.

Aksaçlılar meclisi

Derin devletin arkasındaki daha da derini var: “Aksaçlılar Meclisi”. Rahmetli Ömer Lütfü Mete ile genç dostum, tescilli dâhi Mete Aksoy’un bir senaryo yazarken icat ettikleri kurmaca kavram. Fakat onlar uydurduktan sonra sayın halkımız inanmış. Mete, “Vallahi de billahi de biz uydurduk, yok öyle bir şey.” dese de insanlar “Hadi hadi… Öyle diyeceksiniz tabii.” havasına girmişler. Birisi de benim o meclisin üyesi olduğumdan emindi. Ne yani, ak saçlı değil miyim?

Mete Facebook sayfasında aksaçlılar’ı nasıl icat ettiğini anlatmış:

“Yıl 2006 olmalı. Ömer Lütfi Mete abi ile senaryo yazıyoruz. … Ben, ‘abi Azerbaycanda bilge insanlara aksakal ve bilge kadınlara da ağmirçek, yani aksaçlı/akkahküllü denir’ dedim. O da ‘Harika! Aksaçlı olsun’ dedi. … Daha sonra Ömer abi Kurtlar Vadisi ekibine geçti bana da ‘Mete bizim bu aksaçlı hikayesini Kurtlar Vadisi’nde kullanacağım’ dedi. Ben de ‘süper olur abi’ dedim.

Kurtlar Vadisi’nde çıktıktan sonra Aksaçlılar aldı yürüdü. Şimdi devleti, Ömer abi ve benim uydurduğum bu adamların yönettiğine inanan milyonlarca insan var…

Kafka romanı gibi yemin ediyorum…

Not: Söylediklerim gerçektir. Şahitler de var.”

Hadi hadi.. Öyle diyeceksin tabii.


¹Sık yapılan bir hata: “Akl-ı selim adam” denmez. Akl-ı selim, selim akıl demektir. Dolayısıyla “selim akıl adam” olmaz. Doğrusu: “akl-ı selim sahibi adam”.

Günlükler: Müzik Ve Edebiyatla Yürüyen Sanatçı Fırat Kzıltuğ

Benim ile aynı yaş grubunda olanlar 1960’lı yıllarda bir fırtına gibi esen iki melodiyi çok iyi hatırlayacaklardır. Bunlardan ilki İspanyol Sanatçı Joqquin Rodrigo ve onun gitar konçertosu. İkincisi ise I Font My Love İn Portofino adlı şarkısıyla İtalyan sanatçılar Leo Chisoso ve Fred Buscagline’nin yıllarca moda olacak, dünyayı kasıp kavuracak sözkonusuysa müzik çalışmasıydı. Bu şarkı ile daha önce köy olan Portofino bugün İtalya’nın bir turizm merkezi halinde milyonlarca turisti ağırlıyor ve bu şarkı hala sokaklarda dinleniyor. Eşim ile birlikte Portofino’ya özellikle giderek bunu bizzat yaşadım.

Bizim böyle sanatçılarımız var mı? Elbette var! Ancak sahipsiz, inatla tek başına. Sadece sorumluluğunun gereğini yerine getirmiş bir aydın olarak yüreği rahat söz konusuysa sanatçının. İşte Fırat Kızıltuğ buna en şık örnek. Bir müzik akademisinin rektörü, dekanı gibi sorumluluğunun farkında, yaptı hizmeti ise ancak meslektaşları algılayabilirdi eğer anlayabilirlerse. Viyolenseli Türk Sanat Müziği korosunda yer veren sanatçı Fırat Hoca. Dolayısıyla Münir Nurettin Selçuk ve Nesrin Sipahi’nin Fırat Kızıltuğ olmazsa olmazlardandı. Sanatçı Fikret Kızılok bir eserini seslendirirken sadece Fırat Kızıltuğ’u tercih etti. Dünyanın muhtelif yerlerinde konserlere iştirak eden Fırat Kızıltuğ Türk dünyasına daha özel bir yer ayırırdı. Özellikle Azerbaycan apayrı idiydi Fırat Kızıltuğ için. Hakka yürüyen onca sanatçıyı çok iyi okumuş, hayattakilerle kavi dostluklar kurmuştu. Mesela benim de dostum Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev öyle idi. Ama Bahtiyar Vahapzade’nin, Mehmet Aslan’ın, Sabir’in, Nizami’nin, Cabbarlı’nın dizelerini, yazılarını, anılarını öyle bir anlatırdı ki bölge diliyle hayranlıkla izler, hiç bitmesin isterdiniz. Sadece bu mu? Hayır! elbette. Sanatçı arkadaşı Necdet Yaşar için de öyleydi. Bu tanbur sanatçısı arkadaşının, ülkemizin yüz akı münevverinin anılarını kitaplaştırdı, yayınladı. Necdet Yaşar’ın da Gaziantep şivesiyle şakalarını, anekdotlarını, latifelerini öyle bir anlatırdı ki sorularınızla daha fazla uzamasını dilerdiniz.

Fırat Bey’in çok geniş bir dost birikimi, önemli muhiti ve soluklu bir çevresi vardı. İlk tanıştığımızda Kilisli olduğumu öğrenince kentimizle olan alakamı öğrenmek istedi. Anlattım. “O zaman şair, yazar, entelektüel Hasan Şahmaranoğlu’nu tanır mısın? Benim dostumdur” demez mi? Çok sevindim yaşıtı olan hemşerimiz bir aydınımızı tanımasına. Hemen telefonumla Hasan Şahmaranoğlu ustayı arayarak onları buluşturdum. Meğer yıllarca mektupla yazışmışlar, birbirlerine çalışmalarını anlatarak hukuklarını kavileştirmişler. Daha sonraki buluşmalarımızda ise her ikisi de birbiri hakkında benden bilgi alır, hal hatır sorarlardı.

Memleketi Bayburt’u hiç ama hiç ihmal etmedi. Öyle dostlar biriktirmişti ki Fırat Kızıltuğ böyle bir dost galerisi de ancak böylesi birine yakışırdı.

Kendisiyle her salı gün Cağaloğlu Akıl Fikir Yayınlarında sohbetler ederdik. Fırat Hoca konuşur bizler dinlerdik. Saatin nasıl geçtiğini ancak han kapanırken fark edebilirdik. Üstelik 80 yaşını aşmıştı o yıllarda ve bu mahvili hiç ihmal etmedi, hep saatinde geldi. Sağlığı dostlarından, taze aydınlardan hiç de kıymetli değildi belki. Ancak bir defasında Anadolu yakasındaki evine dönerken rahatsızlanıp, hastaneye kaldırılması hepimizi panikletti. Tam bir şehirliydi, beyefendiydi, hayatı doya doya istediği gibi yaşadı. Kontrollüydü. Titizdi, Bir kelimenin arka planına kadar düşünürdü.

Yüreği gibi evi de dostlarına açıktı. Sizi tanıdıktan sonra artık geri dönülmez bir sevgi, muhabbet, ufuk, güzellik ve iyilik hamulesi içinde girmişsiniz demekti. Kendisine son iki anı-romanım Tut Elimi Killize ve Öp Beni Asitane kitabımı vermiştim. Okuması bile benim için süpriz idi, üstelik o yaşta. Değildi ama, yazılarıyla değerlendi üstelikti. Her ikisi de yapmıştı. Zaman dilimi dördüncü yeğleyin ortasındaydı. Bana demez mi “Mehmet Bey kitaplarında Fransız Standal lezzeti buldum. Tebrik ederim. Standal’ın Kırmızı Siyah ve Parma Manastırı romanlarındaki gibi çok kahraman var. Bu bir ayrıcalık ve özelliktir!” Mahcup mu oldum, sevindim mi ikilem arasında panikleyip durdum. Bir müzisyenin ulusal edebiyat kadar batı edebiyatını takip etmesi, gerçekten fevkalade bir şey. Sonra milli ediplerimizi; Cemil Meriç, Ahmet Kabaklı, Nihal Atsız hemen aklıma gelen. Nihayetinde bir kitabı kıyas ile değerlendirmesi. Böylesine bir birikim olmasa mümkünü yoktu. Bu bizde unutulan bir gelişme. Dostların birbirinin evini ve ailesini tanımaması mesela. Hala insanlarımız 1960 model ideolojilerle sanatı, kültürü ve medeniyet hareketini esir almış, bırakmıyorlar. Fırat Kızıltuğ bu sahifeyi katlayıp, masada bıraktı. Kendisi mütevazi idi ama, muhafazakar veyahut devrimci bilinen sanatçıların önüne geçti. Repertuvarını genişletti. Bestelediği eserler sayılara mağlup oldu. Çok sesli eserleri, basılmış ve bestelenen eserleri, hele hele bizde çantada keklik olarak görülüp ihmal edilen çocuk besteleri ve gençlik şarkıları. Ne kadar önemli ve ne müthiş çalışmalar. Vefatından sonra bilgisayarında buldu Menekşe Özkaya Tutum; Dede Korkut Senfonisi. Müsiki de devrim yapacak bir sanat çalışması. Sonra Necip Fazıl’ın dizelerindeki Zindandan Mehmet’e Mektup da öyle.

Sanırım bu önce İstanbul’da, sonra Türkiye’de, Türk Dünyasında ve nihayet bir rüzğar gibi dünyayı dolaşıp duracak. Rodrigonun Gitar Koncertosunu da, Portofino’yu da aşacak.

Sanatçı ve yazar Fırat Kızıltuğ merhum (13 Ocak 1935-25 Ekim 2024) yaşasaydı iki ay sonra 90 yaşına girecekti. Sanatçı doksanıncı doğum yıldönümünde İstanbul Türkiye Edebiyat Vakfında bir program anıldı. Programın lokomotifi Eskader Başkanı Sayın Fatma Ersen Yargıcı’ydı. Bu vesileyle başta aile mensupları, sanatseverler ve dostları bir araya geldi. Fırat Kızıltuğ müzik ve edebiyatı birlikte yürüten bir sanatçıydı. Akıl Fikir Yayınları da sanatçımızın eserleri üzerine dostlarından birer makele, bir röportaj ve bir söyleşiyle de sanatçımızın eserlerini (müzik ve edebiyat) referans gösterdiği (FIRAT KIZILTUĞ HOCA-90 Yaşında) bir kitapla önemli katkı verdi. Allah rahmet etsin.

Asimetrik Hukuk Düzeni

                Ülkemizde son yıllarda hukuk yönünden alışık olmadığımız, uygulamalar yaşanıyor. Bir zamanlar DEM Partisini kapatmıyor diye Anayasa Mahkemesinin kapatılmasını isteyenler, şimdi PKK’nın meclisteki uzantısı DEM kanalıyla yaşlı, çocuk, asker, polis demeden kırk bin kişinin katili Öcalan’ı TBMM kürsüsünden PKK’ya silah bıraktırması için çağrıda bulunuyor. 26 yıldır İmralı’da danalar gibi beslenen bebek katilinin sözlerini dağdaki PKK’nın ağababaları dinler mi dersiniz? Olmaz ya hadi onlar dinledi, yıllardır o bölgeye PKK’nın üs kurması için binlerce TIR silah yığan ABD bu işe karşılıksız razı olur mu dersiniz? Eğer bunun bir karşılığı olacaksa; devlet yetkilileri bunu oldu-bitti ’ye getirmeden yüce Türk Milletine açıklamak zorundalar.

                Anlaşılamayan diğer bir konu, bir devlet kadrosunda görev alacak müstahdemden dahi savcılıklarca sabıka kaydı istenirken, genellikle Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bazı belediye başkanlarından bu belgeler istenmiyor mu, eğer isteniyorsa bu bölgedeki belediye başkanlarını terörle iltisaklandırmak ve yerlerine “KAYYUM” atamak nasıl izah edilir, doğrusu bu olayı da yetkililer vuzuha kavuşturulmak zorunda.

Kartalkaya’da Otel Yangını

                Dünya milletleri arasında işyeri kazalarında, tabi afetlerde, trafik kazaları ve maden kazaları vbg. Olaylarda tedbirsizlik ve nemelazımcılık yönünden rekor üzerine rekor kırıyoruz. Türk milletinin ferdi ve düşünen bir kişi olarak utanmamak elde değil. En son Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında 36’sı çocuk, 78 vatandaşımızı kaybettik. Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ancak hâlâ yangında bir sorumlunun çıkmaması enteresan bir hadise. Otelleri denetlemek Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olmasına rağmen, aradan bunca zaman geçti hâlâ ortada yangının direk sorumlusu bulunamıyor. Görevini yapmış olmasına rağmen şu anda tek suçlu görünen makam Bolu İtfaiyesi. Turizm Bakanına istifa edecek misiniz diye sorulduğunda bebek ölümlerinden sorumlu “Yeni doğan Çetesi”ni hatırlatarak verdiği cevaba bakar mısınız:  “Sağlık bakanını istifa ettirdi mi ki beni istifa ettirecek.” Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu.

Ümit Özdağ tutuklanması

                Ümit Özdağ, Antalya’da bir lokantada yemek yerken bir konuşmasından dolayı Cumhur Başkanına hakaret suçlamasıyla savcılıkça soruşturma açılıyor. Soruşturma suçun işlendiği mahalde değil, Cumhurbaşkanının ve Ümit Özdağ’ın ikamet ettiği Ankara’da da değil, her ne hikmetse İstanbul’da,  İstanbul Başsavcılığınca açılıyor. Ankara’daki konuşmasından bir suç bulunamamış olacak ki, daha önceki konuşmalarından bir suç tedarik ediliyor ve bir siyasi partinin genel başkanı Ümit Özdağ tutuklanıyor.

                Soruşturma ve tutuklama silsilesi peş peşe devam ediyor. Ekrem İmamoğlu bir konuşmasında daha henüz mikrofonu elinden bırakmadan, kürsüdeyken hakkında soruşturma açılıyor.

Ayşe Barım davası

                Rekabet Kurumu’nun, menajerlik şirketleri ve cast ajanslarına yönelik “tekelleşme” iddiasıyla başlattığı soruşturma, Ayşe Barım’ın kurucu ortağı olduğu ID İletişim şirketini de dâhil etti. Soruşturma çerçevesinde, İstanbul cumhuriyet savcılığı birçok ünlü oyuncuyu ifade vermek üzere savcılığa çağırdı.

                Sonradan öğreniyoruz ki, tıpkı Ümit Özdağ davasında olduğu gibi Ayşe Barım’ın esas açılan menajerlik soruşturmasından değil de, Gezi Parkı olaylarına sanatçıları yönlendirdiği ve bizzat kendisinin de katıldığı iddiaları ile tutuklandığını.

Teğmenlerin Kılıç Çatma Olayı

Teğmenlerin yemin merasiminden sonra and içmeleri ve kılıç çatmalarından sonra haklarında başlatılan soruşturmada “emre itaatsizlik” denilerek haklarında “disiplinsizlik”ten dolayı ihraç kararı verildi. Teğmenlerin amirleri Alay Komutan Vekili Albay Alper Topsakal, Tabur Komutanı Yarbay Halit Türkoğlu ve Bölük Komutanı Binbaşı Murat Öztürk ise: “teğmenlere emir vermeyerek disiplinsizliği önlemedikleri” gerekçesiyle ihraç edildi. Ortada emir olmadığı halde emre itaatsizlik suçu nasıl işleniyor anlaşılması güç bir mesele. Doğrusu resmi elbisenin üzerine cübbe giyip tarikat evlerine giden, hakkında hiçbir kovuşturma ve soruşturma açılmayan general örneği duruyorken.

                Şaibeli Ak Partili belediye Başkanlarından bazıları görevlerinden aflarını isteyerek sessiz sedasız kenara çekilirken, rüşvet suçlamasıyla hakkında 213 suç dosyası bulunan Ak Parti milletvekili Zehra Taşkesenoğlu hakkında da hiçbir işlem yapılmadı. Bakanlığına fahiş fiyatla bozuk dezenfektan satışıyla devleti dolandıran AKP’li Ticaret eski Bakanı Ruhsar Pekcan gibi kişilere “Yandaş Yukuk” işlenirken, muhalif kişi ve kurumlara “Düşman Ceza Hukuku” uygulanıyor. Allah “Heybedeki Turpların Büyüğünden” Türk Milletini korusun.