14.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 112

Oğuz Yabgu Devleti

Prof. Dr. Necati Demir’in telif ettiği Oğuz Yabgu Devleti isimli eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde 414 sayfadır. Velût yazar Sayın Demir, Doçent ve Profesör unvanıyla Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak vazife görmesine rağmen, 140’ı aşkın kitabı 100’ aşkın makalesi ve bildirilerinin çoğu Tarih Araştırmaları ile alâkalıdır. Esâsen târih ve edebiyat ana-baba bir kardeş gibidir. Bu sebeple olmalı, târih ve edebiyat konusunda eser verenlerin ekseriyeti; ya târihe meraklı edebiyatçı veya edebiyata meraklı târihçi oluyor.

Genel geçer kanaate göre târih ilmî târihî belgenin olmadığı durumlarda kurgu metinlerinden faydalanır. Bu durumda edebiyat târihe kaynaklık eder. Edebiyat da kurguya dayalı metnin arka planını, devrini, sanatkârını anlamak adına târihten faydalanır. Târihî roman, târihî tiyatro ve târihî şiir bu etkileşimden doğmuştur. Târih araştırmaları ile alâkalı eser vermek söz konusu olduğunda ise durum farklıdır. Çünkü târih araştırması ciddî bir iştir. Meltem gücündeki etkileşimlerle edebiyatçının, daha önce ele alınmamış bir konu hakkında hacimli, ciddî, tatminkâr, hâliyle de çok uzun ve yorucu bir çalışmayı gerektiren konuda eser vermek için sözü edilen meltem yeterli olamaz. Sayın Demir’in, aynı fakültenin Genel Türk Târihi bölümünde dirsek çürüttüğü düşünülebilir. Belki öyledir de tevazu sebebiyle hayat hikâyesinde belirtmemiştir.

Oğuz Han, çok bilinen bir Türk kahramanı olmakla birlikte, mensubu bulunduğu kabile veya boy ile kurdukları devlet hakkındaki çalışmalar da bilgiler de son derecede sınırlıdır.

Prof. Demir’in, Oğuzlar ve onların kurduğu devlet hakkındaki eseri; Türkçe, Bizans, Farsça, Arapça, Ermeni kaynakları ile çağdaş kaynaklar incelenmek suretiyle ve 10 yıllık inceleme-çalışma sonunda meydana getirilmiştir. Edebiyat Fakülteleri, Târih Ana İlim Dalı bölümlerinde ders kitabı olarak okutulması gereken bilgiler sunmaktadır.

Bu vesile ile üniversitelerimizde, târih ilminin; edebiyatın alt veya yan bölümü imiş gibi,  edebiyat fakültelerinin şemsiyesi, koruması altında faaliyet göstermesinin yadırganacak bir durum olduğunu düşünmekte olduğumu belirtmek isterim. Târih ilminin, fakülte hüviyetine sâhip bir yapılanma içerisinde okutulmaya değer bulunmamış olması, hazin bir tecellidir. Yardımcı Doç. Dr. unvanının bir hamlede kaldırılması gibi, Târih Fakültesi’nin de bir hamlede kurulması mümkün olabilecek, lüzumlu ve faydalı bir gelişme olacaktır.

Prof. Dr. Necâti Demir’in muhteşem eserine dönersek efendim, 10 yıllık uzun ve yorucu çalışma neticesinde elde ettiği ansiklopedi hacmindeki bilgileri 385 sayfaya sığdırması da tebrike şâyandır. ‘İçindekiler’ başlıklı bölüm, bu görüşün ispatıdır. Aşağıdaki ana ve tâlî bölümlerin listesi verilmiştir.  

OĞUZ YABGU DEVLETİ TARİHİ VE KÜLTÜRÜNÜN KAYNAKLARI 

Türkçe Kaynaklar, Bizans Kaynakları, Farsça Kaynaklar, Arapça Kaynaklar, Ermeni Kaynakları, Çağdaş Kaynaklar.

OĞUZ YABGU DEVLETİNİN COĞRAFYASI

Genel Olarak Oğuz Yabgu Devleti Coğrafyası, 8. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, 9. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, 10. Yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti, OğuzYabgu Devleti ve Çevresinde Bulunan Mekânlar, Oğuz Yabgu Devleti’ne Komşu Bölgeler ve Ülkeler.

OĞUZ YABGU DEVLETİ’NİN TARİHÎ ALT YAPISI 

  Hun Devleti Dönemi’nde Oğuzların Ataları, Hun Devleti ve Parçalanması, Kuzey Liang Devleti (397-439), Chü-ch’ü Meng hsün Dönemi, Mu-ch’ien Dönemi, Kuzey Liang Devleti’nde Fetret Dönemi, Bozkurt Destanı, Birinci Köktürk Devleti, Doğu ve Batı Köktürk Devleti, Turgiş Devleti,

OĞUZ YABGU DEVLETİ

Türklerde Kut Alına ve Devlet Kurma Töresi, Oğuz Yabgu Devleti’nin Kuruluşu, Oğuz Yabgu Devleti’nin Yönetim Biçimi, Oğuz Yabgu Devleti Yabguları,  Oğuz Yabgu Devleti Dönemi’nde Öne Çıkan Olaylar, Oğuz – Peçenek Savaşları,

OĞUZ YABGU DEVLETİ’NİN DAĞILIŞI

Oğuz Yabgu Devleti’nin Bölünmesi Sürecinde Selçuklular, Seyhun Boyları ve Aral Gölü Çevresi Oğuzları: Türkmenler ve Türkmenistan, Hazar’ın Batı ve Güney Sâhilleri Oğuzları: Azerbaycan Cumhuriyeti-Güney Azerbaycan, Oğuz Kağan’ın Talihsiz Çocukları: Uzlar, Batıya Göç Öncesi Uzlar, Uzların Batıya Göçmek Mecbûriyetinde Kalışı, Uzların Karadeniz’in Kuzeyindeki Yolculuğu, Uzların Bizans Topraklarına Girişi, Tekrar Rus Topraklaına Dönen Uzlar, Batıya Göçen Oğuz Boyları, Malazgirt Savaşı’nda Uzlar, Dobruca Oğuz Devleti, Balkanlarda Uzlar, Avrupa’da Uzlar, Türkiye’de Uzlar.

OĞUZ YABGU DEVLETİ DÖNEMİ’NDE KÜLTÜR HAYATI    

Oğuz Yabgu Devleti Dönemi’nde Devlet Yönetimi ve Ordu, Devlet Yönetimi, Başkent-Devlet Merkezi-Saray, Oğuzlarda Yabgu / Hakan Seçimi ve Sonrası, Oğuz Yabgu Devleti’nde Bayrak ve Tuğ, Hükümet (Ayukı), Devlet Kadrosu, Devlet Törenleri, Hakan Atama Törenleri, Devlet Meclisi ve Toy, Ordu-Ordu Birlikleri, Sosyal Yapı, Aile (Oğuş), Urug, Boy (Bodun), İl (Devlet), Toplum Hayatı ve Geçim: Şehir Hayatı, Çarşı, Pazar, Şehirleşme ve iskân, Toplum Hayatı, Eğitim ve İlim, Hukuk, Ekonomi, Köy Hayatı ve Kır Alanında Hayat, Tarım, Tıp ve Tedâvi, Edebiyat ve Dil: Oğuzlarda Edebiyat: Sözlü edebiyat, Yazılı Edebiyat, Oğuzlarda Dil-Oğuz Türkçesi, Ses Bilgisi, Biçim Bilgisi, Kelime Bilgisi, Cümle Bilgisi, Oğuzlarda Söz Varlığı. Ticâret Hayatı: Ticâret, Para, Soğd Alfabesi İle Basılan Sikkeler, Arap Alfâbesi ile 830-844 Yılları Arasında Basılan Sikkeler, Oğuz Şehirlerinde Bulunmuş Kaynağı Belirsiz Sikkeler. Yollar ve Ticâret Yolları: Dînî Hayat, Kadın – Erkek,  Zaman ve Takvim, Mimarlık ve İskân, Sanat ve Zanaat: Sanat, Madencilik, Silah Sanatı, Sanatlar ve Süs Eşyaları, Heykeltıraşlık, Müzik, Seramik, Dokuma ve Örme, Keçe ve Keçecilik, Dericilik, Koşum Takımı, Teknoloji, Yaşayış Tarzı, Gelenek ve Görenek, Beslenme Kültürü, Giyim Kuşam, Cenaze ve Defin İşlemleri, Mezar – Kurgan  – Tümülüs.

Târih kitaplarımızda ve ilmî makalelerde, yaklaşık 266 yıl hüküm süren Oğuz Yabgu Devleti hakkında ‘yok’ denilecek kadar az ve yetersiz bilgi vardır:  

Selçukluların atası Selçuk Beğ’in babası Dukak Beğ, ‘Oğuz Yabguluğu’ olarak anılan devletin ordu komutanı idi. Dukak Beğ vefat ettiğinde oğlu Selçuk Beğ (901-1007), 17-18 yaşlarındaydı. Oğuz Yabgusu O’nu ordu komutanlığına tâyin etti. Bir müddet sonra Selçuk Beğ ile Yabgu’nun arası açıldı. Selçuk Beğ, oğulları; Arslan, Mikail, Musa, Yusuf ve İsrafil beyler ile kendilerine bağlı Oğuz Türklerini de yanına alarak 960 yılında Seyhun nehri kenarındaki Cent şehri bölgesine yerleşti. Bölgede, Müslümanlığı yeni kabul etmiş Türkler vardı. Selçuk Beğ, Oğuz Yabguluğu’dan ve bölgedeki diğer devletlerden gelebilecek saldırılar karşısında, ittifak yapabileceği devletlerin yönetici ve ahalisinin Müslüman olması sebebiyle İslamiyet’i kabul etti. Zâten babası da İslamiyet’e yakınlık duymakta idi. Hatta belirtildiğine göre Müslümanlığını gizlemekte idi. 

Selçuk Beğ, Oğuz Yabguluğu’ndan vergi almak için gelen elçiyi; ‘Müslümanlar, Müslüman olmayanlara vergi ödemezler.’ Diyerek geri çevirdi. Daha sonra da gönderilen kuvvetlerle çarpıştı, galip geldi.

(Oğuz Çetinoğlu: Türklerin Muhteşem Târihi s: 103 Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2015)

Çarpışmalar devam etmiş olmalı ki, Prof. Demir’in belirttiğine göre 1042 yılına Oğuz Yabguluğu târih sahnesinden silindi. Bu târihte Selçuklu Devleti’nin hükümdârı Tuğrul Bey (990-1063) idi. 

Prof. Dr. Necâti Demir, târih meraklılarına tatminkâr bilgiler veriyor. Bu bilgilere Selçuklu Devleti’nin kuruluş dönemini anlatan târihî kayıtlarda rastlanıyor.

Oğuznâme’ veya ‘Oğuz Kağan Destanı’ olarak da anılan ‘Oğuz Destanı’, Prof. Demir tarafından 7 cilt olarak hazırlanmış, H Yayınları tarafından 2001 yılında yayımlanmıştır.

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><><> 

DERKENAR

Oğuz Kağan Destan’nın Özeti

Günlerden bir gün Ay Hâtun’un gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri elâ, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi.

Doğan çocuğa ‘Oğuz’ adı verildi. Bu çocuk anasından bir defa süt emdi, bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve ekmek istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı. Ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi, omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı göğsü gibi idi. At sürüleri güder, at biner ve av avlardı.

O çağda, orada büyük bir orman vardı. Gürül gürül akan derelerin, soğuk ırmakların çağıltısı duyulurdu. Bu ormanın içinde büyük bir canavar olmasa, o çevrede yaşamak güzeldi. Yaman bir canavardı. At sürülerini ve halkı yerdi.

Oğuz Kağan gözü pek ve yiğit bir kişi idi. Bu canavarı avlamak istedi. Günlerden bir gün kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanla ava gitti. Ormanda bir geyik ele geçirdi, onu söğüt dalı ile bir ağaca bağladı ve oradan uzaklaştı. Tan ağarırken gelip gördü ki canavar geyiği yemiş. Sonra Oğuz Kağan bir ayı tuttu, onu altın kuşağı ile ağaca bağladı gitti. Tan ağarırken geldiği zaman canavarın ayıyı da yiyip gittiğini anladı. Bu kez o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz, kargı ile canavarı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti, alıp gitti.

Yine geldiği zaman bir ala doğanın, canavarın bağırsaklarını yediğini gördü. Yay ve okla ala doğanı öldürdü, başını kesti. ‘Canavar geyiği ve ayıyı yedi. Demir olduğu için kargım onu öldürdü. Canavarın bağırsaklarını ala doğan yedi. Bakır olduğundan yayım ve okum onu da öldürdü.’ Diyerek oradan uzaklaştı.

Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık bastı gökten bir ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki o ışığın içinde yalnız oturan bir kız vardı. Başında teli ve parlak bir beni vardı, kutup yıldızı gibi idi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa, Gök Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gün, İkincisine Ay, üçüncüsüne Yıldız adını koydular.

Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Göl ortasında ağacın kabuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü. Gözleri gökten daha uçuk mavi, saçları ırmak gibi dalgalı, dişleri inci gibi beyaz idi… Oğuz Kağan onu görünce aklı başından gitti; sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gök, İkincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını koydular. Bundan sonra Oğuz Kağan büyük bir şölen verdi. Oğuz Kağan kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Türlü yemekler, türlü tatlılar yediler. Şölenden sonra Oğuz Kağan beylere buyruk verdi:

Ben sizlere oldum kağan     

Alalım yay ile kalkan      

Nişan olsun bize uğur       

Bozkurt olsun savaş parolası                                                                

Demir kargı olsun orman, 

 Av yerinde yürüsün kulan   

Daha deniz, daha nehir 

Güneş bayrak, gök çadır.

Ondan sonra Oğuz Kağan dört yana buyruklar yolladı, bildiriler yazdı ve elçilere verip gönderdi. Bu bildirilerde şöyle yazılıydı:

Ben Türklerin kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim.’

Yine o zamanlarda sağ yanda Altun Kağan adında bir kağan vardı. Bu Altun Kağan Oğuz Kağan’a itaat etti. Sol yanda Urum Kağan vardı. Askerleri ve şehirleri çoktu. İtaat etmedi. Oğuz Kağan gazaba gelerek, bayrağını açtı askeriyle ona karşı yürüdü.

Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Bu kurt, Oğuz Kağan’a hitap etti ve: ‘Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; ey Oğuz, ben de senin önünde yürümek istiyorum’ dedi.

Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek kurt bir kaç gün sonra durdu. Burada İtil Müren adında bir deniz vardı. Burada savaş başladı. Boğuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki, İtil Mürenin suyu baştanbaşa kıpkırmızı oldu. Oğuz Kağan yendi ve Urum Kağan kaçtı.

Sonra Oğuz Kağan askerleriyle İtil adındaki ırmağa geldi. İtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu gördü ve: ‘İtilin suyunu nasıl geçeriz?’ dedi.

Askerler arasında iyi bir bey vardı. Onun adı Uluğ Ordu Bey idi. O akıllı bir erdi. Gördü ki, bu yerde pek çok dal ve pek çok ağaç var. O ağaçları kesti ve bu ağaçlara yattı, suyu geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve ‘sen burada bey ol, senin adın Kıpçak Bey olsun’ dedi.

Yine ilerlediler. Oğuz Kağan yine önünde gök tüylü, gök yeleli kurtla birlikte Hint, Tangut ve Suriye taraflarına yürüdü. Pek çok vuruşmadan ve pek çok çarpışmadan sonra oraları hükmü altına aldı ve kendi yurduna kattı.

Yine söylenmeden kalmasın ve belli olsun ki, Oğuz Kağan’ın yanında aksakallı, kır saçlı, tecrübeli bir ihtiyar vardı. O, anlayışlı ve asil bir adamdı. Oğuz Kağan’ın nâzırı idi. Adı ‘Uluğ Türk’ idi. Günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusuna üç ok da şimale doğru gidiyordu. Uykudan uyanınca düşte gördüğünü Oğuz Kağan’a anlattı ve dedi ki: ‘Ey kağanım, senin ömrün hoş olsun; ey kağanım, senin hayatın hoş olsun. Gök Tanrı düşümde verdiğini hakîkate çıkarsın. Tanrı bütün dünyâyı sana bağışlasın!’

Oğuz Kağan, Uluğ Türk’ün sözünü beğendi, onun öğüdünü dinledi. Sabah olunca büyük ve küçük oğullarını çağırttı ve: ‘Benim gönlüm avlanmak istiyor. İhtiyar olduğum için benim artık cesâretim yoktur; Gün, Ay ve Yıldız doğu tarafına siz gidin; Gök, Dağ ve Deniz sizler de batı tarafına gidin’ dedi.

Doğuya gidenler yolda bir altın yay buldular. Batıya gidenler de üç gümüş ok buldular. Bunları getirip babalarına verdiler. Oğuz Kağan yayı üçe böldü ve ‘Ey büyük oğullarım yay sizlerin olsun, yay gibi okları göğe kadar atın.’ dedi. Okları da üçe üleştirerek ‘Ey küçük oğullarım oklar sizlerin olsun. Yay oku attı, sizler de ok gibi olun.’ dedi. 

Ondan sonra Oğuz Kağan büyük kurultayı topladı. Halkını çağırttı. Yurdunu ‘Boz Oklar’ ve ‘Üç Oklar’ diye anılan oğulları arasında paylaştırdı ve dedi ki:

Ey oğullarım, ben çok aştım;

Çok vuruşmalar gördüm; 

Çok kargı ve çok ok attım;

  Atla çok yürüdüm;     

  Düşmanları ağlattım;      

  Dostlarımı güldürdüm. 

  Ben Gök Tanrıya (borcumu) ödedim.   

  Şimdi yurdumu size veriyorum.

Prof. Dr. NECATİ DEMİR 20 Nisan 1964’te Ordu’ya bağlı Ulubey ilçesinin Kumanlar köyünde doğdu. Kumanlar İlkokulu (1974), Ordu Fatih Ortaokulu (1977), Ordu Fatih Lisesi (1980) Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1987) mezunudur. Yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesinde (1992), doktorasını Selçuk Üniversitesinde (1996) tamamladı. Gaziantep Sarısalkım Ortaokulunda Türkçe öğretmeni (1987-1990), Sivas Cumhuriyet Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, Cumhuriyet Üniversitesinde Türk Dili okutmanı olarak çalıştı. 13 Haziran 1996’da Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne yardımcı doçent olarak tâyin edildi. 30 Kasım 2000’de doçent, 9 Şubat 2006’da profesör oldu. Kitaplarından dört tanesi Harvard Üniversitesi, yirmi yedi tanesi Almanya, bir tanesi Avusturya, bir tanesi de Danimarka’da yayımlanmıştır. 1996-2010 yılları arasında Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Sosyal Alanlar Bölümü’nde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görev yaptı. 2010 yılında Gazi Üniversitesine tâyin edildi. Hâlen Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Prof. Dr. Necati Demir’in yazıp yayınlattığı kitaplardan bâzıları: Turan Hakanı Alper Tunga, Oğuz Kağan Töresi, Dede Korkut Destanı, Türgiş Devleti, Türk Efsâneleri, Türk Ninnileri, Anadolu Türk Masallarından Derlemeler, Dil-Târih-Kültür ve Edebiyat Araştırmaları, Dede Korkut Destanının Türkmenistan Boyları, Târihî Süreç İçerisinde Karadeniz Bölgesi: Tarih-Etnik Yapı-Dil ve Kültür, Ulu Han Ata Bitiği, Türk Kültürü Araştırmaları, Üniersiteler İçin Türkçe Dil Bilgisi, Türk Mânileri, Müseyyeb Gazi Destanı, Danişmend Gazi Destanı,   Türkçe Ses ve Biçim Bilgisi. Bozkurt ve Ergenekon Destanı, Alp Er Tunga Destanı, Satuk Buğra Han Destanı, Ordu Yöresi Târihinin Kaynakları, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Danişmendname,  Anadolu’dan Türk Çocuk Oyunları, Türkçe Cümle Bi̇lgi̇si̇, Şecerei Terakime,  Ankara’da Eski Türk İzleri, Oğuzname: Kazan Nüshası, Tokat İli Ve Yöresi Ağızları.

MTO’nun Konuğu İsmail Kılıçarslan’ı Dinledik

MTO (Medeniyete Tasavvuru Okulu), Yusuf Kaplan’ın kurup öncülük ettiği bir internet okulu. Dersler online yapılıyor. Ders verenler, sahasında yetkinliğini kanıtlamış kişiler. Türkiye’nin pek çok yerinde temsilcileri var. Amaçları, belirledikleri kitapları talebelerine okutarak öncülerin öncüsü olacak öncü bir kuşak yetiştirmek, bir medeniyet inşa etmek veya yarım kalan inşa sürecini tamamlamak.

MTO’nun Kocaeli temsilciliğini veya hamallığını Zafer Sevil yapıyor. Nüktedan, samimi, hoşgörülü, sempatik kişiliğiyle, kendisini okula müntesip gören kişiler arasında sıcak bir iklim oluşturmuş Zafer Sevil. Okudukları kitapları tartışıyorlar, temel ve güncel konularda beyin fırtınaları yapıyorlar. Zaman zaman ben de iştirak ettim toplantılarına.

Kocaeli MTO, geçtiğimiz hafta gazeteci İsmail Kılıçarslan’ı konuşmacı olarak Sivil Toplum Merkezinde konuk etti. Kılıçarslan, konferansının başlığını “Küresel Kültür Makinesi” koymuş. Başlık böyle olsa da işlediği konu ve verdiği örnekler esas alındığında konuşma daha çok, kendi ifadesiyle “Zihniyetin Müslümanlaşması” ile ilgiliydi.

İsmail Kılıçarslan, davranışlarında mütevazı, konuşmasında akıcı, örneklerinde etkileyici, ortaya koyduğu düşüncelerinde ufuk açıcı olmasıyla konferansa katılanlara verimli tam bir saat yaşattı. Katılımcıların soruları da verilen cevaplar da samimiydi, netti, abartısızdı.

Fedakârlığının ve samimiyetinin karşılığı olarak ben de Kılıçarslan’a iki tarafında simetrik lale motifi ve ortasında elif figürü bulunan filografi sanatıyla tarafımdan esere dönüştürülen bir tablomu, Zafer Sevil’in talebi üzerine hediye ettim. Yazar, tablodan çok etkilendiğini ifade etme gereğini duydu.

Konferans sonunda MTO’nun, her dinleyiciye Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı şiir kitabını hediye etmesi ayrı bir jest oldu, davet sahiplerine yakıştı.

Kılıçarslan’ın insan ve toplum ilişkilerine, siyasi paradigmalara, yıllardır benim de ifade ettiğim perspektiften bakması, aklın yolu bir dedirtti bana: İyiler ve kötüler çarpışması. Siz hak-batıl, Müslüman ve Yahudi zihniyeti, iman-küfür kavgası diyebilirsiniz buna. Hepsi aynı yola çıkıyor.

İki kere ikinin, bir cevabı doğru: Dört. Bunun dışında yanlış, pek çok cevabı var: Beş, altı, yedi… Sayabildiğin kadar say. İyiliğin de yolu tek: Fıtrat üzre olmak. İnsan fıtratına uymayan her türlü iktisadi, siyasi sistem kötüler tarafında yer alıyor. Fitne, fesat, zulüm, katliam, adaletten ve hakkaniyetten uzaklaşmak, tamahkarlık, dünyevileşmek, inançsızlık …, kötülük sistemin hem vitamini hem ürünü.

İnsanlık, hızla savruluyor; kontrol edilmez bir şekilde bir tarafa sürükleniyor. Yapay zekâ, Yahudileşmiş zihniyetin elinden alınmazsa, insanlığın belası olacak gibi görünüyor. Yapay zekâdan sonra kuantum zekadan bahsediliyor. Bilgisayarlardaki program yapan programlar gibi, zekâ üreten zekalar devri uzak görünmüyor. Zaten kendinden uzaklaşmış insanoğlu, tanımsız bir mahlûk, hatta makine niteliği kazanma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu durumda, “bilginin, kültürün, teknolojinin Müslümanlaştırılması” teklifini getiriyor yazar İsmail Kılıçarslan.

Hastalanmamak, en ucuz tedavidir. Koruyucu hekimlik, uzmanlıktan evladır. Zihniyet olarak Yahudileştirilmiş çağdaş tıp, uzmanlığı yüceltir, tedaviyi uzatır, hastalıkta ayrıntıyı çoğaltır, ilaç türlerini artırır. Fıtrat merkezli ve israiliyatın kirletmediği İslam, az yemeyi, az uyumayı, erken yatıp erken kalmayı, az konuşmayı, temizlenmeyi ve yiyeceklerin temiz olanlarını yemeyi tavsiye eder. Fıtrat, bu ölçülere göre kodlanmıştır. İnsan beynini, bedenini, düşünce sistemini fıtrat dışı her türlü haşerattan korumak, daha kolaydır, daha ucuzdur. “Her çocuk, İslam fıtratı üzere doğar.” dendiğinde anlaşılması gereken de budur.

                Ehem, mühimden mukaddemdir. Kılıçarslan’ın, insan ürünü olan her türlü değerdir diye tanımladığı kültürün, insanlığın tekrar kendini bulabilmesi için Müslümanlaştırılması teklifine itirazım olmamakla birlikte, fıtratın kirletilmemesinin ehem olduğunu düşünmekteyim. Yani, mümini olduğumuz İslam’ı doğru anlamak, yaşamak, yaşatmaktır esas olan.

Kılıçarslan, özgün bir konuşmacı, yazar. Yazarı gizlenmiş kırk yazı arasında yazısını üslubundan tanıyabileceğimiz kaleme sahip. Dinlendiğinde, okunduğunda kişide uyanışa yol açacak düşünceler ortaya koyuyor. Davası, duası, iddiası olan mütefekkir.

Kendimizi sorgulamaya, beyin fırtınası yapmaya teşvik ettikleri için, MTO mensup ve gönüllülerini, kadirşinaslık gereği olarak, tebrik, gazeteci-yazar İsmail Kılıçaslan’a teşekkür ediyorum.

Sevgi ve Özgürlük-1

Dr. Peck, sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur”.

      Sevgi kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır. Sevgi fark edilmedir. Sevgi hoş görülmedir. Sevgi paylaşmadır. Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya ça­lışmadır. Sevgi, şeffaf olmadır. Sevgi ihtiyaçtır.

Spinoza ise sevgiyi; “zorlama olmadan, yalnız özgür oldu­ğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem” olarak ele almaktadır.

“Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kolları­nızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığı­nı görürsünüz”.

Bademci’ye göre: “Sevgi tutku gibi zehirlisi olmayan, her­kesin yetiştiremediği sıradan bir çiçektir.”

Sevgiyi en geniş anlamıyla: “İnsanları birbirine yaklaştı­ran olumlu ve iyi duyguların tümü” dür. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.”

Sevgi;  “duygu ve düşünceleri paylaşma”, “hoşgörülü olma”, “kişinin kendisini tanımasına, yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olma”, “saydam olma”, “insanın önemli gereksinimlerinden biri olma”, “merkeze hiçbir varlığı koymama”, “tutarlı bilgi sahibi olma”, “bilgi ve duyguyu inceltme, zenginleştirme” boyutlarını içerebilir. “Sevgide hem ben, hem sen, hem de biz varız.”

Bu bağlamda; “Sevgi eğitim ortamında nasıl işe koşulabilir?” Yani “Sevgi ve özgürlük öğrencilere nasıl kazandırılabilir?” “Öğretmen sınıfta ne yapmalı ki, sevgi ve özgürlüğü sağlayabilsin?”

1.Sevgi, duygu ve düşünceleri paylaşmaktır: Tüm kıyımların, korkuların, nefretlerin, kinlerin, savaşların bir nedeni de “adaletsiz paylaşma” yani bir bakıma “haksızlığa uğramadır.” Denilebilir. Bu sav doğru olarak temele alınırsa, en azından dünyadaki tüm varlıklar, yine dünyadaki tüm nimetleri adilce paylaşmak zorundadır.

Suyu, havayı, yiyeceği, giyeceği, bilgiyi, duyguyu, beceriyi, düşünceyi, işi, kurumları, yaşadığımız evi, yuvayı, mahalleyi, semti, ili, bölgeyi, ülkeyi, dünyayı, kozmosu, tüm varlıklarla birlikte paylaşırız. Yaşam tutarlı bir paylaşım olunca anlam taşıyabilir.

Ne olursa olsun “almak ve sahip olmak duygusu” tutku haline gelirse savaşların ve acıların sonu gelmez. Paylaşmayı bilmeyenlerde hep alma duygusu, bencilliği getirir. Bu tutum da insanları yalnızlığa ve mutsuzluğa götürür. Paylaşmak yaşamaktan zevk almaktır oysa.

2.Sevgi hoşgörüdür; fakat vurdumduymaz olmak, boş vermek değildir: Eğitim ortamında öğrencilerce ileri sürülen karşı savları sabırla, kızmadan, alaya almadan, hoşgörüyle dinlenmeli; savını kanıtlayan öğrenciye pekiştireç verilmeli ve öğretmen kendi görüşünden vaz geçmelidir. Öğrenci savını kanıtlayamıyorsa, onu ikna etmeli; sınıfça doğruya varmalı; fakat karşı görüşleri de yabana atmamalıdır.

Öğrenci; beklenmedik, tutarsız, istenmedik, genel ahlak ilkelerine ters düşen davranışlar gösterebilir. Böyle durumların nedeni araştırılmalı, yanlışlığını öğrenciye buldurarak onu ikna etmeli, tutarlı ve istendik davranışlar göstermesi için yardım etmelidir. Öğrenciyi hiçbir zaman disiplin kuruluna vermemeli. Aşağılayıcı, korkutucu, tehdit edici tümceler söylememeli; kin tutmamalı, nefret etmemelidir.

“Bu davranışın doğru değil; senden bunu beklemiyordum. Neden yaptın? Sana yardımcı olmak istiyorum; bana açıklar mısın?” gibi tümceler söylemeli, sorunun çözümüne gitmelidir. Eğer sorun öğretmence çözülemeyecek düzeyde ise, okul rehberlik servisini, ya da diğer kurumları devreye sokmalıdır.

Öğretmen bir fikrin yanında yer almamalı, karşıt görüşte olanların düşüncelerini ileri sürmelerine imkân vermelidir. Öğrencileri sabırla, alaya almadan, kızmadan, sözlerini kesmeden dinlemeli; düşüncelerini belirtenlere, kanıtlayanlara pekiştireç vermelidir. Öğretmen tartışmayı öğrencilerin cevaplarıyla özetleyip bir sonuca varmalıdır. Tartışmalar boşlukta kalmamalıdır.

3.Sevgi kişinin kendisini tanımasına ve yeteneklerini geliştirmesine yardım etmektir: Her öğrencinin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel hazır bulunuşluk düzeyleri arasında ayrılıklar vardır. Eğitim her kişinin kendini tanımasına, yeteneklerini geliştirip varlığını gerçekleştirmesine imkân tanımalıdır. Her insan her bir derste aynı düzeyde, bilgi, beceri, duyuş geliştiremeyebilir.

Eğitimin bir amacı da, insanın gizil güçlerini en küçük yaşta ve en kısa zamanda belirleyip geliştirmektir. Tek tip insan yetiştirmeye yönelik etkinliklerden en çok, zeki, özürlü ve özel yetenekli çocuklar zarar görmektedir.

Bunun sonucu olarak, pek çok insan eğitim sisteminde harcanmaktadır. Farklılıklar olmazsa gelişme ve değişme; benzerlikler olmazsa ahenk ve düzen olmaz. Her öğrenciye istendik davranışı kazanabilecek yeterli zaman verilmelidir. Öğrenciye içten ve sevecen davranmalı; bütün etkinliklerin onun için olduğunu hissettirmelidir.

4.Sevgi saydam olmalıdır: İnsanlığın her dönemlerinde “doğruluk, iyilik, güzellik, adalet, yardımseverlik, erdemlik” yaşamın bir gereği olarak kabul edilip savunulmuştur. “Yalan söylemek,  çalmak, öldürmek, ikiyüzlülük, saldırganlık, dolandırıcılık vb.” ise genelde istenmedik davranışlar olarak benimsenmiştir.

Sevgide yalan, hile, ikiyüzlülük, üçkâğıt açma, kandırma, öç alma, kin duyma, gibi duygulara yer yoktur. Mevlana’nın dediği gibi “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün!..” düşüncesi sevginin en belirgin özelliğidir. Eğitim ortamında öğretmen ve öğrenci duygu ve düşüncelerini hiç saklamadan ileri sürmelidir.

 Bu ortamın sağlanması için önce öğretmen verdiği sözü yerine getirmeli; yerine getirmediği zaman da nedenini olduğu gibi açıklamalı ve öğrenciden özür dilemelidir. Öğrencinin sorduğu sorulara kızmamalı; eğer cevabı bilmiyorsa, bunu açık seçik söylemeli; diğer yollara başvurmamalıdır.

 Eğitim ortamı ile ilgili kuralları baştan belirtmeli;  bazı kuralları, yazılı ve ödev günlerini, öğrencilerle birlikte saptamalı, bunlardan taviz vermemelidir. İlkelere kendisi de uymalıdır. Hatalı olduğu zaman hatasını kabul etmeli, eleştiren öğrencilere ceza vermemelidir.

Eleştiriyi davranışla yönetmeli; hatayı öğrenciye buldurmalı; eleştiriden sonra öğretmen, “seni seviyorum, sen iyi insansın, bu davranışını düzeltirsen, mutlu olurum!..” gibi tümceler söylemelidir.

Öğrenci ve öğretmen birbirlerine güvenmeli, öğrencinin anlattığı sırları öğretmen, başkalarına söylememelidir. Öğrenciler güvendikleri, halden anlayan, empati yapan, gerektiğinde kendilerini haksızlığa karşı koruyan öğretmeni sever ve sayarlar.

Sevgiyle kalın…

Şanlı Bayrağım Dalgalan

Tarihimin istikbalde parlayan gülüşü

Ecdadımın alın teri, helal sütü dalgalan

Şehidimin vatan kokulu örtüsü dalgalan

Mazluma ümit, zalime korku namına

Ol deyince olduranın aşkına dalgalan

Varlığıma ülkü, neslime vurulmuş mühür

Aydınlattığın toprak, gökyüzü seninle hür

Türk’ün soyu çoğalıp bir olurken sende

Bereketli ocaklar tütsün gölgende

Hilal yürekli bayraktarlar yetişsin

Taşısın seni nesilden nesile

Ey Ötüken’in göğe gerilmiş bozkurt çadırı

Dalgalan kösler vursun yüreğimde

Atalarımın ruhu gözlerimden akarken

Titresin göğsüm gururla arşa yükselsin

Ey şanlı bayrağım

Bendeki bu aşk Ferhat’ı bile kıskandırır

Gökte izin, yüreğimde kazınmış yüzün var

Başım secdende gönlüm sevdanla dolu

Sana varsın bütün yolların sonu

Ey ay yıldızım dalgalan

Bütün dağlarda bütün ovalarda dalgalan

Nöbet bekler burcunda sonsuzluğa vurgun yiğitler

Bu tekbirler, gözyaşları, toprağa düşüş senin için

Kollarında şehitler yükseliyor makamların makamına

Varlık gayemiz bir damla olmaktır yoluna

Nasip olur mu katılmak ölümsüzler ordusuna

Hilalî’nin aciz canı feda olsun sana

Devlet Adamlığı Bilinci

Bildiğimiz kadarıyla Türk milliyetçiliğini şiar edinmiş köklü siyasi partilerimizden Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanın ısrarla; bilinen emperyalist güçlerin güdümünde ve desteğiyle ülkemizin üniter yapısını bozarak federasyona getirme amaçlı; ülkeyi parçalama amaçlı, Türk Milletini ayrıştırma amaçlı kurulan terör örgütünün yaklaşık kırk yıldır ülkemize parasal olarak milyarlarla ölçülen maddi ve manevi hasarla kan kusturarak yaklaşık kırkbinn şehit vermemizde başrolü oynayan ve tutuklanarak ömür boyu hapse mahkûm olan terörist başının Meclis kürsüsüne davet ve umut hakkı diyerek bir af ile ödüllendirmeyi vaat etmesi, terör ile mücadele kitabının hiçbir yerinde yazmaz.
O davet aziz şehitlerimiz adına, şehit aileleri adına, Türk milliyetçiliği adına bir utanç levhası olmuştur.
Atatürkçü Türk milliyetçileri böyle bir teklifi kabul edemez. Devlet adamlığıyla bağdaşmayan bu siyasi partinin başkanı seçmeni tarafından Türk milliyetçilik hareketinin dışına çıkarılmalıdır.
*
Siyasileri halk seçmektedir. Bu seçimler yapılırken siyasilerden beklenilen, vatandaşların huzur içerisinde, müreffeh bir vaziyette yaşamalarının teminidir. İnsanlarımız daha iyi imkânlar içerisinde birlik ve bütünlük içerisinde yaşamayı istiyor ve onun için oy veriyor.
Siyaset milletin kendisinden beklediği bu isteklerinin yerine kargaşa ve karmaşadan istifade ile oluşan huzursuzluk ortamında Türk milletine ayrımcılık dayatıyor. Türkiye’de sanki Türkler değil de bir sürü karışık toplumlar yaşamakta olduğu dayatılmaktadır.
TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti ve devletinin içinden başka millet ve devletler çıkarmak için yapılmamış, kimsenin ön izni ile de gerçekleştirilmemiştir.
Sosyal yapı bakımından Türkiye Cumhuriyeti bir kavimler ittifakı değildir. Ulusal Bağımsızlık Savaşımız ve onun tacı olan Cumhuriyet, Türkler ve Ulusal kimlik olarak kendilerini Türk olarak hisseden ve Türk Milletine mensup sayanlarca gerçekleştirilmiştir. O bir sınıf veya zümre hareketi değil, şerefli bir Ulusal Hareket olarak emperyalizme karşı bir mücadeledir.
Biz Büyük Önder Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabının ilke ve devrimlerinin idrakinde olan vatansever Türk gençliği olarak onun gösterdiği yolda yürümeye devam edecek, yüreğinde tüm çıkarlardan uzak samimiyetle vatan sevgisi taşıyan insanımızla el ele verecek Batı’nın oyunlarını başlarına geçireceğiz.
Mustafa kemal in açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta yol göstericimiz dir. Aziz milletimizi hep diri tutacak. Ondan aldığımız eşsiz mücadele gücümüz ve kararlılığımızla, her sendelediğimizde yeniden kendimize geleceğiz, her yorulduğumuzda ondan aldığımız güçle yeniden yola devam edeceğiz…
O, yok sayılmaya ya da unutturulmaya çalışıldığında ya da vatan, devlet, bayrak üzerinde kara bulutlar toplandığında her birimizin bir Atatürk olduğunu unutmayacağız.
Bunun için de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “ Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda akan asil kanda mevcuttur!

*

Yaşar Kemal’in Ağzından;
Diyarbakır ovasını dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır’ın Köprü köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920’lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü köyünü kurmuş, köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. “Kürt müsün?” diye sordum. “Yok, göçmenim” dedi. Köye girdik, hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.
1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler, dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır’a sürülmüşlerdi. “Nerede bunlar?” diye öğretmene sordum. “Var, dedi, istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköyü’ne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Torosların Avşarlarının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır’a. “Bize Çukurova’da söylediklerine göre Otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, On bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?” dedim. Bir yaşlı adam, “Onların hepsi Kürt oldu” dedi. “Siz niçin olmadınız?” diye sordum. “Bizler Aleviyiz” dedi yaşlı adam. “Ne var bunda?” dedim. “Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünniydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. “Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar” dedi.
Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı.
Kaynak: YaşarKemal’in 1996 senesinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan mülakatı.

Yapay Zekâ Köşe Yazılarımı Değerlendirdi

Yapay zeka programları son zamanlarda hem çok çeşitlendi ve hem de çok gelişti. Her geçen gün daha da gelişmekte olan yapay zeka programları ile inanılmaz işler yapılabilmekte.

Türkiye dijital dönüşümün bir parçası olarak yapay zekanın stratejik önemini dikkate almaya çalışıyor. 2021 yılında “Ulusal Yapay Zeka Stratejisi’ni yayımlandı. Yapay zekaya en çok yatırım yapan ülkeler listesinde ilk üç ABD, Çin ve Birleşik Krallık olurken, Türkiye ise bu listede 20’nci sırada yer alıyor.

Nobel ödüllü bilim insanımız Daron Acemoğlu “Türkiye’de birkaç şirket haricinde şirketlerin ve politikacıların yapay zekaya hazır olmadığını” belirtti. Acemoğlu, “Türkiye’nin bu konuda inovasyona girmesi gerektiğini” söyledi. Sadece özel sektörde değil, “kamu ve savunma sektöründe yapay zekâ çok önemli. Yapay zekâ kullanılarak kamu sistemimizde birçok şey iyileştirilebilir. Öte yandan, yapay zekâyı kullanabilmek için daha eğitimli bir işgücüne sahip olmamız lazım” dedi.

*****

Devletlerin ve şirketlerin bu kadar önem verdiği bir konuda biraz bilgimi artırmak istiyorum. Yapay zeka programları ile neler yapılabilir öğrenmeye çalışıyorum. Henüz işin çok başlarındayım.

İlk merak ettiğim şeylerden biri “yapay zeka beni ve yazdıklarımı nasıl değerlendiriyor?” sorusuna cevap aramak oldu.

*************************************

Yapay Zekâya Göre Ben Neymişim?

Yapay zekaya “Ruhittin Sönmez ve O’nun bir yazar olarak demokrasi, hukuk ve din alanındaki köşe yazılarını” sordum. Bakın ne cevaplar aldım:

Önce “Ruhittin Sönmez, Türkiye’de tanınmış bir köşe yazarı ve siyasetçidir” diye başlayan tanıtımdan sonra tam bir özgeçmiş çıkardı. “Tanınmış bir yazar ve siyasetçi” tanımı gururumu okşasa da internetteki -çoğunu kendimizin paylaştığı bilgilerin- birkaç saniyede bir araya getirilmesi ürkütücü geldi bana.

****

Yapay zeka köşe yazılarımı aynen şöyle değerlendirdi:

“Ruhittin Sönmez’in yazıları, Türkiye’deki güncel siyaset ve sosyal meseleleri ele almaktadır ve genellikle milliyetçi bir bakış açısından yazılmıştır.”

Yapay zeka bu genel tespitten sonra aşağıdaki detaylı açıklamaları yaptı:

Yazarın yazılarında Din ve Demokrasi Algısı:

Yazılarda din ve demokrasi konuları iç içe işleniyor. Yazar, dini referanslar kullanarak Türkiye’deki siyasi ve toplumsal sorunları eleştiriyor ve çözüm önerileri sunuyor.

•           İslamcıların iktidar mücadelesi ve ahlaki erozyon: Yazar, İslamcıların iktidar mücadelesinde dini kullandıklarını, ancak iktidara geldikten sonra ahlaki değerlerden uzaklaştıklarını iddia ediyor. Yolsuzluk, adam kayırma, yalan söyleme gibi ahlaki sorunları dile getiriyor ve İslamcıların bu sorunları görmezden gelerek ekonomik gelişmelere odaklandıklarını eleştiriyor. Dinin siyasete alet edilmesinin yarattığı olumsuz sonuçları ele alıyor. (Yapay zeka bu gibi her hüküm cümlesinden sonra parantez içinde rakamlar veriyor. Bu rakamlar birer link olup, üzerine tıklayınca ilgili makalelere erişebiliyorsunuz.)

•           İslamcıların laiklik algısı: Yazar, İslamcıların laikliği yanlış anladıklarını ve demokratik değerlere yeterince önem vermediklerini belirtiyor. Siyasete, ticarete ve diğer beşeri ilişkilere dini karıştırmamanın önemini vurguluyor. İslamcıların Türkiye’yi getirdiği mevcut durumdan çıkış için laikliğin ve evrensel değerlerin önemine vurgu yapıyor. Dini siyasete, ticarete ve diğer beşeri münasebetlere bulaştırmamanın önemini savunuyor. Camilerde siyaset yapılmasının bazı Müslümanları dinden soğuttuğunu ve “deizm”e yönelttiğini belirtiyor.

  • Din Adamlarının Kalitesi ve Siyasallaşması: Yazar, Türkiye’deki din görevlilerinin çoğunun İslam’ın özünü anlamakta ve anlatmakta yetersiz kaldığını savunuyor. Camilerde verilen mesajların Kur’an ile örtüşmediğini, insanların dinden soğutulduğunu ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğini belirtiyor. Türkiye’deki camiler, Kur’an kursları ve imam hatip okullarının sayısına rağmen, bu kurumlarda verilen din eğitiminin yetersizliği ve insanların dinden soğutulması sorununu ele alıyor. Gerçek İslam’ı anlatan ve yaşayan din adamlarına duyulan ihtiyacı vurguluyor. Kur’an’ın özünden kopmadan, insanları vicdanen etkileyen ve dünyayı iyileştirmeye yönelik mesajlar veren din adamlarının önemini anlatıyor.

•           Biat kültürü ve itaat: Yazar, Türkiye’de yaygın olan biat kültürünü eleştiriyor ve insanların kendi akıllarını kullanmadan dini liderlere veya siyasi figürlere körü körüne itaat etmesini kınıyor. Bu durumun IŞİD ve FETÖ gibi tehlikeli örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını savunuyor.

Yazar yazılarında, dinin siyasete alet edilmesinin, demokratik değerlerin ve hukukun üstünlüğünün zedelenmesine yol açtığını iddia ediyor. İslam’ın özüne dönülmesi, ahlaki değerlerin ön plana çıkarılması ve biat kültüründen uzaklaşılması gerektiğini savunuyor.

Yazarın köşe yazıları, okuyucuya, İslam dininin anlaşılması, yaşanması ve toplumsal sorunlara ilişkin bir bakış açısı ve perspektif sunabilir.

****

Yazarın yazılarında adalet, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler:

Yazar, Türkiye’de adaletin, hukukun ve demokrasinin değerlerinin zedelendiğini belirtiyor. Yargının bağımsız ve tarafsız olmadığını, siyasi operasyonlar için kullanıldığını ve hukukun siyasallaştığını vurguluyor. Ayrıca, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlal edildiğini ve fiilen kuvvetler birliği sistemine geçildiğini iddia ediyor.

Hukuk Devleti ve Ekonomi arasındaki ilişki: Yazar, Türkiye’nin son yıllarda hukuk devleti ve demokrasi alanlarında gerilediğini savunuyor. Özellikle yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına yapılan müdahaleleri eleştiriyor. Hukuk devleti ilkelerinin uygulanmasının, yargı bağımsızlığı ve şeffaflığın ekonomik gelişme için de gerekli olduğunu vurguluyor.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesinin önemine vurgu yaparak, Türkiye’nin demokratik, hukuk devleti ilkelerine bağlı kalması gerektiğini belirtiyor.

****

Yapay zeka yapmak istediklerimi tam olarak anlamış gibi.

Umarım yazılarımı inceleyen doğal zekalar da en az bu kadar doğru anlamışlardır.

             Kıbrıs Türk Devletine Giden Yol…

   Bir vatan düşünün!  

   50 yıl önce hürriyetine kavuşmuş insanların yaşadığı bir yurt…

   Hem de Akdeniz’in tam da orta yerinde bir ada parçasında.

   Önce İngilizlerin, sonrasında da Rumların baskıcı rejimi ile bu adada varoluş mücadelesi veren bu halkın kimler olduğunu soruşturun!

  Tarih sayfalarını karıştırdığınızda karşınıza çıkacak olan gerçek; Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs adasında verdiği yaşam mücadelesi olacaktır.

   1878 yılından 20 Temmuz 1974 tarihine kadar yaşanan bu gerçeğin içinde kan ve gözyaşından başka olumlu, iç açıcı, sevinçli hiçbir şey yoktur.

   Neredeyse 1,5 asır boyunca süregelen bu acılar yumağının sonu, günümüzde Gazze’de yaşanan insanlık dramına döneceği sırada; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kahraman ordularının bu acılar yumağına yasal müdahalesi ile son bulmuş; adalı Türkler özgürlüklerine kavuşurken, adaya da barış ve huzur gelmiştir.

  20 Temmuz 1974 yılında yapılan bu müdahaleden sonra geçen yıllar; kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir toplumun neleri, nasıl başardığını anlatır.

  Şöyle düşününüz:

  Anayasal kurucu ortağı olduğunuz Kıbrıs Cumhuriyetinde yaşarken 1963 yılında birdenbire o devletin ortaklığından dışlanıp, sonrasında özgürlüğünüze kavuşmak uğruna diri diri toprağa gömülen insanlarınızın çığlıklarını duya duya geçirdiğiniz yıllarda 2’nci sınıf vatandaş olmanızı iliklerinize kadar hissederken…

   Aşılamaz denilen denizleri, geçilemez denilen dağları aşarak gelen Mehmetçiklerle kucaklaşıp, elektriğin, suyun, yiyeceğin, ticaretin, paranın, ulaşımın, eğitimin, sporun, sanatın kısacası ihtiyaç duyduğunuz her şeyin, insanca yaşamanın her alanında Rum’un iznine tabi olduğunuz bir yaşamdan çıkıp, tüm bunları kendinizin yönettiği, başardığı bir ortamı nasıl gerçekleştirirdiniz?

    20 Temmuz 1974 sonrasında Kıbrıs Türk Halkı özgürlüğüne kavuştuktan sonra kendisini böylesine bir ortamın içinde buldu.

   Bugün adanın kuzeyinde yaşayan genç nüfus, o savaş günlerinin yokluklarını, yoksulluklarını bilemez!

   Yaşamak için gerekli olan her şeyi Rum’un insafına bağlı olan adalı Türklerin o günlerinde bir elektrik teknisyeninin, bir mühendisin, bir motor ustasının, bir elektronikçinin, üst düzey bir yöneticinin, bir hâkimin, bir hukukçunun, bir doktorun, bir hastanenin, bir eczanenin, bir fabrikanın ne kadar önemli olduğunu bilemez.

    Çünkü savaş sonrasında bu kritik personel, bu önemli mesleklere mensup insanların çoğu ya adadan ayrılmış, ya da genç yaşlarında vatan savunması uğruna şehit olmuşlardı. Hastanesi, eczanesi, fabrikası ise tamamen Rumların elindeydi…

   Savaş sonrasında cephedeki Mehmetçiklerimize su getirebilmek için kilometrelerce uzaklıktaki bir su kaynağından su römorkları ile taşıdığımız suyun ne kadar değerli olduğunu hiç unutmadım. Aslında bulunduğumuz bölgede o kadar çok su kuyusu, çeşme vardı ki!

    Ama hepsi de Rumlar tarafından kullanılamaz hale getirilmiş, su kuyularının içi hayvan leşleri ile doldurulmuştu.

    En çok da elektriğe ihtiyaç olduğumuz durumlarda, Rum kesiminin ışıltısına bakıp hayıflanırdık! Çünkü bulunduğumuz yerlere elektrik aylar sonra bağlanabilmişti. Hâlbuki burnumuzun dibinde Rumlardan ele geçirdiğimiz sanayi bölgesinde 83 tane fabrika vardı, buradan elektrik alabilirdik ama bu fabrikaları çalıştıran elektrik santralleri Rumların kontrolündeydi…

  Kısacası Kıbrıs Türk’ünün kendi ayakları üzerinde durması o kadar kolay olmadı!

   13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devletinin kurulmasıyla birlikte işler biraz daha kolaylaştı.

   Anavatan Türkiye’nin desteği ile adanın kuzeyindeki yaşam daha da güçlendi. Devlet olmaya giden yol hızla alındı. Siyasi partilerle birlikte federe devlet meclisinin kurulması, yönetimin oluşması, devlet olabilmenin tüm koşulları yerine getirilmiş olduğuna kanaat getirildiğinde de 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Devletinin kuruluşu ilan edilmiştir.

     Bugün 41’nci yıldönümünü kutladığımız KKTC’nin kuruluşuna giden yolda liderlik yapan ama yıllar önce aramızdan ayrılan başta Kıbrıs Milli Davamızın liderleri Sn. Dr. Küçük ve Sn. Denktaş olmak üzere dönemin Türkiye yöneticilerini; bu uğurda hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyor, yaşayan gazilerimizi sevgi ile selamlıyorum. Vatan onlara minnettardır.

  Ama tam da bu noktada sorulması gereken soru da şudur:

  41 yıl önce kendi devletini kuran, 41 yıldan beri de bu devleti dimdik ayakta tutan Kıbrıs Türk Halkının bugün yaşadığı nedir?

   Asalında kurdukları bu devlet, onlara analarının ak sütü gibi helaldir. Çünkü bu devletin bedeli o devleti kuran halkın kanıyla, canıyla ödenmiştir.

   Ancak ne acıdır ki, bu devletin kuruluşunu Türkiye dışında hiçbir devlet tanımamış, KKTC’nin ortadan kaldırılması için bugüne değin türlü Bizans oyunları oynanmış, oynanmaya da devam edilmektedir.

   Daha ilk kuruluş tarihinde BM güvenlik konseyinde alınan 541 sayılı kararla hiçbir devlet tarafından tanınmaması istenen bu devletin vatandaşları olarak Kıbrıs Türkleri neler yaşamaktadır?

   Kıbrıs Türkünün devlet kimliği vardır. Ama bu kimliğin kendi devleti ile Türkiye dışında başka bir ülkede tanınırlığı yoktur!

   Yurt dışında başka bir ülkeye gidecek olanların kullandığı KKTC pasaportu sadece birkaç ülkede seyahat için kullanılabilirken, Güney Kıbrıs Rum kesiminde yaşayan Rumlar AB vatandaşı oldukları için dünyanın her yerine rahatça seyahat edebilmektedirler. 

   Adanın kuzeyine sadece Türkiye’den kalkan uçaklarla, gemilerle gelinebilir. Adanın güneyine gelen turistler, Güney Rum kesimi yönetiminin aldığı karar ile adanın kuzeyine günübirlik dahi olsa geçemezler. Adanın kuzeyine gelenler ise pasaportlarında KKTC mührü olduğu için güney Kıbrıs’a geçemezler.

   Bunun dışında adada serbest dolaşım tüzüğünün aksine Kıbrıs doğumlu olan Türkler Rum kesimine geçebilirken, Türkiye’den gelip de adaya yerleşen, ya da adada doğan Türkler Rum kesimine geçemezler.

  Adanın kuzeyi ile güneyi arasında yapılan alışveriş ise şöyledir. Kıbrıs doğumlu Türkler adanın güneyinden her türlü şeyi alıp, rahatça gümrük kapılarından geçebilirler. Hatta geçerlerken Rum polisi ve Rum gümrükçüleri onlara teşekkür dahi eder.

   Ancak KKTC’ye geçen Rumlar adanın kuzeyinden aldıkları şeyleri kolayca güneye geçiremezler! Çünkü Rum polisi ve Rum gümrük memurları bu eşyaların çoğuna el koyar, ya da çöpe atar.

   Bu uygulamaların dışında; KKTC’nin ticaret, ulaşım, turizm, eğitim, spor, sanat, bilim alanında uluslararası ilişkileri ne yazık ki, hala Rumların ambargosu ile karşı karşıyadır!

    Zihnimizi şöyle bir yoklayalım!

    Yıllardan beri Türkiye ile KKTC arasında herhangi bir spor branşında resmi bir müsabaka yapılmış mıdır? Ya da uluslararası üne sahip bir sanatçı KKTC’ye gelebilmiş midir?

   Adanın kuzeyine THY uçaklarından, Türkiye’den gelen gemilerden başka bir ülkeye ait uçak, ya da gemi gelebilmekte midir?

   Türkiye dışında herhangi bir ülke ile doğrudan ticaret yapılabilmekte midir?

   Yukarıda sıraladığım gerçeklere bakıldığında KKTC’de yaşayan vatandaşlar kendilerinin, evlatlarının geleceklerini nasıl planlamalıdırlar?

   Kendi üniversitelerinde ya da yurt dışında çok iyi eğitim alan genç nüfus özel sektörün kısıtlı imkânları da değerlendirildiğinde; KKTC’de garanti gördükleri devlet dairelerinin dışında nerede çalışabilir?

    Yukarıda sıraladığım olumsuzluklara, Rumların hala devam eden insanlık dışı ambargolarına, bu ambargolara göz yuman BM’ye rağmen41 yıldan beri dimdik ayakta duran KKTC’de Anavatan Türkiye’nin de büyük desteği ile pek çok şey başarılmış, ülke ekonomisinin ayakta durabilmesi için pek çok yol aşılmıştır.

  Bugün KKTC’nin en önemli gelir kaynaklarının başında turizm gelmektedir. 1983 yılından beri her yıl biraz daha artan turist sayısı günümüzde 1,5 milyona ulaşmış, (1,2 milyonu Türkiye geri kalanı ise Rusya, İran, İngiltere ve diğer İslam ülkelerinden gelenlerdir.) turizm gelirleri de o nispette artmıştır.

   KKTC de mevcut 16 üniversitede okuyan yabancı öğrenci sayısı adaya gelir sağlayan önemli bir kaynak olmuştur.

  Bunun yanı sıra 2015 yılından beri Türkiye’den gelen milyonlarca metreküplük can suyu ile KKTC’nin su sorunu da çözülmüş. Bu su kaynağı tarımsal faaliyetlere de önemli katkıda bulunmuştur.

   1974’te alt yapısı yok denecek kadar az olan adalı Türkler, KKTC’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye’nin de desteği ile bu konuda da büyük bir gelişme sağlamış, adanın kuzeyindeki yerleşim yerleri doğusundan batısına yeni yollarla birbirine bağlanmıştır.

  Anavatan Türkiye ile KKTC arasında her yıl imzalanan ekonomik iş birliği anlaşmaları ile adanın kuzeyinde inşaat, finans, bilişim alt yapısı, eğitim, turizm yatırımları giderek artmakta bireysel de olsa dünya genelinde başarı öyküleri yazılmaktadır. 

   Yakın bir zamanda Türkiye’den deniz altından gelecek elektrik projesinin de devreye girmesiyle,    KKTC’nin Rum kesimine bağımlılığı iyice azalacak, bu gelişme Kıbrıs Türk Halkının yıllardır çektiği elektrik kesintisi sıkıntısına da son verecektir.

   1968 yılından beri adada çözüm adına gerçekleştirilen müzakerelerden bir sonuç çıkmamıştır.  Çünkü Rum tarafı Birleşik Kıbrıs için mücadele ederken Türkiye’nin garantörlük hakkının olmamasını, Türk askerinin adayı terk etmesini şart koşmuştur.

   Böylesine hak hukuk tanımayan bir dayatmaya evet demeyen Türkiye; bundan sonra adada eşit iki egemen devletin yan yana yaşayabileceği bir çözüm olabileceğini açıklamış, bu kararlı duruşunu da değiştirmemiştir.

  Kıbrıs Türk Devletine giden yolda yaşananlar bunlardır. 

  KKTC tanınması için belki aşılacak daha çok yol vardır. Ama inancım o dur ki, nasıl ki bundan 50 yıl önce geçilemez denilen Beşparmak Dağları nasıl geçilmişse, aşılamaz denilen Akdeniz’in serin suları nasıl aşılmışsa; Rum-Yunan ikilisinin, kapitalist dünyanın koyduğu tüm engeller de aşılıp KKTC devletinin uluslararası camiadaki tanınırlığı mutlaka sağlanacaktır.

Şeytan ve İnsan

     Unutkan bir İnsana her fırsatta yaptığı gibi, Şeytan musallat oldu! Ve başladılar mücadele ve kavgaya. Müvesvis / vesvese verici Şeytan dedi ki:

     “Kur’an’ı dinlerken bir an için, tarafsız ol! Hele bir araştır bakalım; i’cazı / mucize oluşu nereden ileri geliyor?”

     İnsan cevap verdi:

     “Ey mel’ûn lânetlenmiş olan Şeytan! Bu hususta tarafsız olarak düşünmek, muvakkat / geçici bir dinsizlik sayılır. İltizamı / dinden taraf olmayı giderir. Oysa, iltizam / dine taraftar oluş, iman ve inancın bir gereğidir.”

     Şeytan: “Farz et ki insan sözü! Bir de o nazarla bak! Kur’an’ın belâgati / düzgün ve hakikatli sözü, nasıl bir mahiyet gösteriyor?”

     İnsan: “Ey racim / taşlanmış olan Şeytan! Tarafsız düşünmek başka, aksini düşünmek ve hattâ farz etmek, büsbütün başkadır. Zira o anlayış ve bakışta takılıp kalmak bir reddediştir. Çünkü biri adem-i kabul / kabul etmeme, kabulsüzlük. Diğeri kabul-ü adem, yani yokluğu kabul ediştir.”

     Şeytan: “Muhâl / imkânsız olan da farz edilebilir. Farz ve takdir edilende, niza ve çekişme olamaz.”

     İnsan: “Belâgat, sözün hâlin gereğine uygun düşmesidir. Hâlbuki mütekellim / konuşan, muhatap / hitap edilen ve güdülen maksadın esası; anlaşma ve uyuşmada; şüphesiz üç temel esastır.”

     Şeytan: “Muhakkik / tahkik edip inceleyen, bir hâkimdir. Hâkim ise bîtaraf / tarafsızdır!”

     İnsan: “Ey mel’un! Bu ilmî bir mes’ele değil, bu bir iman mes’elesi. İltizam / tarafgirlik ve itikad her dem onun özelliğidir. Başkalarıyla kıyas edilmez. Çünkü o bir vicdan mes’elesidir.

     Bir mes’ele ki, tarafeyn / iki taraf yakındır birbirine; ortası düşünülür. İki taraf da razı olsa, el de yetişebilir.

     İki tarafı birer ihtimalle hissesine rabteder / bağlar. Fakat bir tarafı Ülker Yıldızı üstünde, diğeri yerin altındaysa; o zaman iki taraf ortası olarak tarafsız düşünmek, hiçbir vakit olamaz. Orta yerde durmak; yani biri dünyada, diğeri gökte olsa; iki tarafa elini uzatıp, birer hisseyi vermek, tahkike hiç sığmaz. Mesafenin yarısında, aşağı tarafında farz ile bir meyelân, hem vehim ile ne kadar indirirse ona temayül etse, tarafgirlik olur. Fakat fena tarafta vesveseye itaat, insafa isyan olur.

     Madem orta yeri tutulmaz; ya yerden farz edilir, o halde bahaneler gerekli olur ve çoğalır. Delil ve bürhanla ispata ihtiyaç olmayacak derecede açıklık kesinleşir. Mânileri / engelleri kıracak fevkalâde bir kuvvet; tâ farzedileni yerden Ülker Yıldızı üstüne çıkarsın. Böylece Kur’an, en yüksek mevkie oturtulmuş olur.

     Tahkikin / araştırma ve incelemenin özelliği ise şudur: Madem Süreyya’da görünmüş, o sureti göstermiş; orada farz etmesi, tahkik metodunda her an farz ve vacibtir.

      Onu orada görecek. Arş-ı A’lâda tutup onun bürhan ve delillerini mismar / çivi gibi takacak.

      Evet, delilin sütununu imanın emin ve güvenilir eli ile, birer birer takacak.” 

     Şeytan: “Zannınız, nazımdaki letaif / lâtiflik ve güzellik; i’cazın / sözün mucize oluşunun göstergesidir. Kelâmın meziyeti şu farz ile değişmez!”

     İnsan: “Tam bâtılı iltizam / benimsemek demek olan bu farz edişten, sahte bir kelâm sahibi çıkar ki, vicdan bundan dehşete düşer! O farzedişten öyle müthiş noktalar gelir ki, değil belâgatin i’cazını, belki bütün meziyeti mahveder.”

     Şeytan: “Neden öyledir?”

     İnsan: “Zira tahkik ve insafa zıt. O kâfirce sanışını da, -Allah korusun- bir riya ve bühtan / iftira ve yalanlar toplamı olarak farzetmek gerekir. Bu farzedişe Şeytan olan sen dahi, elbet cesaret edemezsin!.”

     Şeytan: “Şeytan olmasaydım, seni tasdik ederdim ey İnsan!

     Fakat işte bu noktadan kâfirlere şüpheler, mü’minlere vesvese veririm!”

     Bu cevapla Şeytan, artık cevap veremeyecek durumlara düştü.

     Başka şüphe verişlere doğru oradan uzaklaştı.

Bölücü İhanete Nasıl Bakmalıyız!

“Bizi yani Türk Milletini ilgilendiren olayları sebep sonuç açısından değerlendiremezsek yarın başımıza gelmekte olanları anlayamayız!”

Türk Milleti, yüzyıllar boyunca göz göre göre aynen bugün olduğu gibi defaatle batağa saplanmış ve bu bataklardan ancak canla ve malla bedel ödeyerek kurtulmuştur. Bunun en önemli sebebi, üzerimize doğru gelmekte olan olayları hissedemeyişimiz ve göremeyişimizdir.

Başımıza gelen hiçbir hadise, tesadüf değildir. Hepsi bir plan üzerine gelişmiştir. Bu planların içimizden satın alınanlarca hayata geçirildiğinden de hiç şüphemiz yoktur. (Türk Milletini içten yıkma projeleri günümüzde de devam ediyor)

Türk Milletinin; meselelere böyle bir bakış açısı olmadığı için hem mağdur olmakta hem de aynı olaylarla birçok kez tekrar tekrar karşı karşıya kalmaktadır.

Örneğin 2015 yılı “Sözde Ermeni Soykırımı İddiaları”nın 100.yılıdır. Biz millet olarak, toplumsal olayların 25, 50 ve 100.yıl gibi dönemlerinin, insanlar üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığını pek bilmediğimiz ve üzerinde düşünmediğimiz için umursamıyor olabiliriz. Ama şu bir gerçek ki, Ermeniler 2015 yılına çok ciddi hazırlıklar yaparak, soykırım iddialarını yeniden yeşertmeye ve geliştirmeye hazırlanmaktalar.

Bunun sonucu olarak ta, Türk Milleti ve onun devleti Türkiye Cumhuriyeti, önümüzdeki günlerde çok sıkıştırılacaktır. (Bugün ayrılıkçı bölücü ve katliamcı terör tarafından sıkıştırıldığı gibi!)

Türkiye’nin “Ermeni Meselesi”, aslında Ermenilerle olan bir mesele değildir. Perdenin gerisinde, bu konu türetildiği andan itibaren İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya vardır. Elbetteki daha sonra buna, bu meseleyi Türklere karşı koz olarak kullanmak isteyen birçok ülke daha taraf olarak eklemlenmiştir.

Türkiye’nin “Ermeni Meselesi” (günümüzde PKK ve muhipleri ile yaşananlar) dün Osmanlıyı, bugünde Türkiye’yi zayıflatmak isteyenlerin meselesidir. Tarihi tartışmaktan kaçan Ermeniler (bazı Kürtler ve Kürt görünümlüler…) ise sadece bu işin taşeronudur.

Bir Türk devleti olan Osmanlı, bir plan dâhilinde yıkılırken, ülkenin batısı dediğimiz Balkanlar ile Anadolu’nun doğusunda devlete isyan edenlerin yani Bulgarların, Ermenilerin, Makedonların, Sırpların ve kiliselerin işbirliği içinde olduğunu görüyoruz. Süreç; Osmanlı’nın doğusunda ve batısında eş zamanlı olarak ve benzer argümanlara dayanılarak yürütülmüş.

Tarihçi Prof. Dr. Ali Aslan: “1877 ile 1890 arasında Balkanları Türklerden arındırma eylemleri, 100 yıllık bir plana dayanmaktadır.” (Kürtlerin ki ise 250 yıllık bir proje olarak yürüyor… Türklerin bundan haberi yok!)) diye söylemektedir. Keza Mora Türkleri, 1821’de İngiliz ve Fransızların himayesinde üç beş hafta içinde adeta buharlaşmış ve günümüze kadarda izlerine rastlamak bir daha mümkün olmamıştır! (Yani katliam bu boyuttadır. Ve biz Türkler tarafından çoğu şeyde olduğu gibi bu da anlaşılamamıştır.)

Yine Prof. Dr. Nedim İpek’in yazdıklarından öğreniyoruz ki; Doğu Anadolu’muz da Ermenilerin hamisi olan Ruslar, 1877’de Balkanlardaki Türkleri ilk önce Rusya içlerine tehcir etmeye sonrada bundan vazgeçerek, bir ırkı yok etme planlarını uygulamaya koymuşlar. Bu arşiv belgelerine girmiş yazılardan anladığımız bir vahşettir.

Bulgaristan’da Taşnak teşkilatlarının ne işi var? (Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın PKK hamiliğine bir de buradan bakın.) Ermenilerin kahramanlaştırdığı ve bölücü APO benzeri bir adam olan Taşnakçı Antranik Ozanyan, 1905’te Bulgaristan’a geçer, Ermeni Gönüllü Birliği’ni kurarak Balkan Savaşları’nda Bulgar Ordusu’nun emrinde Türk’ün yok edildiği katliamlara katılır. Ondan sonra da aynı katliamlara 1915 yılında Van ve çevresinde devam eder. (Bunun da heykelleri dikilmiştir tıpkı Seyit Rıza ve Şeyh Sait hainlerinin olduğu gibi!) Bu bize Balkanlarda uğradığımız soykırımla, Ermenilerin Anadolu’da yaptıkları mezalim arasında, sebep sonuç ilişkisi kurmamız açısından, önemli bir örnektir.

Zavallı Osmanlı (şimdi de Türkiye mi? Bu soruyu sormamızın nedeni bölücü bir katilin TBMM’de konuşturulmak istenmesi, hukuka aykırı bir şekilde hainlerin heykellerinin meydanlara dikilmesi ve ihanetin siyaset tarafından savunulur hale gelmesidir.) dört bir koldan uğradığı saldırılar karşısında ne yapacağını bilmez bir haldedir. Batı da yani Balkanlarda beş milyonun üzerinde Türk ve Müslüman yok edilmiştir şimdi de ülkenin doğusu Balkanların akıbetine doğru gitmektedir. Ve başka çare kalmadığı içinde tehcir kararı alınır. İyi ki de tehcir kararı alınmıştır da bugün Doğu Anadolu’da yaşayan insanlarımızın ecdadı bir soykırımdan kurtulmuştur!

Osmanlı kendi topraklarının doğusunda bir “İkinci Bulgaristan Vakası” yaşamak istememiştir. Şimdi ise Türkiye Cumhuriyeti’ne ülkemizin doğusunda PKK eliyle yeni bir “İkinci Bulgaristan Vakası” yaşatılmak istenmektedir. Osmanlı bunun için tedbir alır ama bu tedbirler günümüzde büyük devletler tarafından çarpıtılarak halen günümüzde aleyhimize kullanılmaktadır.

Asla bir “Ermeni Soykırımı” söz konusu olmadığı gibi Türk Milletinin bu olaylardan büyük bir mağduriyeti vardır. Osmanlı’nın Ermenilerin yaptıklarına ilişkin, 1916 yılında çıkardığı fotoğraf albümünde, eğer fotoğrafların altındaki yazıyı okumazsanız, vahşetin Balkanlarda yapıldığını zannedebilirsiniz. Vahşetin görüntüleri ne yazık ki; bugün PKK’nın yaptıkları ile birebir aynıdır. Bu bize, düne kadar vatandaşlarımız olan Bulgarlar, Ermeniler (buna Rumları da eklemek lazım) ile PKK’lıların aynı merkezlerin taşeronluğuna soyunduğunu göstermektedir. Olaylar sırasında, PKK’lılar içte ve dışta bugün nasıl savunuluyor ve olay bir hak arama mücadelesi (günümüzün işbirlikçi siyasetçileri de bu ağızla konuşuyorlar) olarak sunuluyorsa, Bulgar ve Ermeni (1919’dan sonra da Rumlar aynı işlere kalkışıyor Anadolu’da…) eylemleri de zamanında benzer şekillerde savunulmuştur.

Anlatmak istediğim şey şudur; esas soykırıma uğrayan Türklerdir. Ermeniler soykırıma uğramamıştır. Türk topraklarının, batısında ve doğusunda meydana gelen insan ve toprak kaybı ile sonuçlanan olaylarda, bir illiyet bağı vardır. Yani aynı planın (günümüzdeki ihanet de buna dahildir) parçalarıdır. Ermenilerle (Rumlar) istediklerini halledemeyen güçler, hedeflerini yeni versiyon PKK ile devam etmektedir. Türkler, bunları sezemedikleri ve içlerindeki hainleri baş tacı yaptıkları için, olayları dün olduğu gibi bugünde öngörememekte ve tedbir alamamaktadır.

On yıldır (20 yıl oldu) “Balkanlarda Türk Soykırımları”nı anlatmaya çalışıyorum. Sözde Ermeni iddialarını başımıza gelen gerçek bir soykırımla karşılayalım diyorum. Anlatamıyorum…  Alın şimdi 2015 (2024’e geldik) geldi çattı. (Size dayatılanlara karşı) Ne yapacaksınız görelim bakalım!

“Özetle fakirliğe, yoksulluğa, hastalıklara, sığınmacı işgaline, eğitimsizliğe ve kesif bir düşman propagandasına uğratılan Türk Milleti önümüzdeki zaman diliminde ne yapacak bende merak ediyorum.”