Bazı insanlar, mikrofonu ellerine aldıklarında zamanı da yanlarına alırlar ya da bazı yerlerde görünür olmayı pek sever.
Beş dakikada söyleyeceklerini on beş dakikada, on beş dakikada söyleyeceklerini yarım saatte anlatırlar. Az önce söylenenleri farklı kılıklara sokarak tekrar tekrar dinleyicinin önüne koyarlar.
Konuşmacı, konuştukça kendinden memnundur. Dinleyici ise saatine bakmaya başlamıştır.
Sonra biri çıkar salondan, ardından bir başkası… Derken salon yavaş yavaş seyrelir. İnsan kendi sesinin büyüsüne kapıldığında karşısındaki yüzleri, o yüzlerdeki yorgunluğu ve sabırsızlığı göremez.
16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın açılış programına katıldım. Önce hakkını teslim edelim: Kocaeli Kitap Fuarı bu şehre gerçekten çok yakışıyor.
Sanayinin, fabrikaların, ağır iş makinelerinin, yoğun trafiğin ve çalışma telaşının şehri olarak bilinen Kocaeli, kitap fuarı günlerinde bambaşka bir iklime bürünüyor.
İnsanlar kitapla buluşuyor, yazarlar okurlarıyla bir araya geliyor, gençler salonları dolduruyor. Akademisyenler, sanatçılar, şairler ve düşünce insanları Kocaelililerle aynı çatı altında buluşuyor.
Kocaeli Kitap Fuarı, sanayi kenti olarak tanınan bu şehrin kültürel kimliğini görünür kılıyor. Şehre canlılık, merak ve düşünme imkânı taşıyor. Bu nedenle fuarın bugünlere gelmesinde emeği bulunanları tebrik ediyorum. Daha çok büyümesini, daha çok insanı kitapla buluşturmasını diliyorum. İnsanlık adına güzel ve hayırlı bir iş yapılıyor.
Fakat bu güzelliğin daha iyi yaşanabilmesi için bir eleştiriyi dile getirmek gerekiyor.
Açılış programının sonunda oda orkestrası sahne alacaktı. Salon doluydu. İnsanlar müzik dinlemek için yerlerini almıştı. Ancak müzikten önce konuşmalar başladı.
Belediye başkanı konuştu, şeref konuğu konuştu, vali konuştu, rektör konuştu, siyasetçi konuştu…
Elbette konuşulsun. Elbette açılışın gereği yerine getirilsin. Fakat bir noktadan sonra insanın aklına şu soru geliyor: Biz buraya konuşmaları dinlemeye mi geldik, yoksa oda orkestrasını dinlemeye mi?
Bir kültür programında protokol, programın kendisi değildir; programın hizmetindedir. Ev sahibinin “Hoş geldiniz.” demesi, onur konuğunun gündemle ilgili düşüncelerini paylaşması çoğu zaman yeterlidir. Çünkü kürsünün de bir ölçüsü vardır.
Bizde zaman zaman ölçü kayboluyor. Konuşmalar uzuyor, mesajlar çoğalıyor, övgüler birbirini izliyor. Sonunda kültür, bütün bu söz kalabalığının arasında sessizce geriye çekiliyor.
O akşam bunun küçük ama anlamlı bir örneğini gördüm. Protokol konuşmaları arttıkça insanlar sıkılmaya başladı, bazıları salonu terk etti. Oysa insanların önemli bir bölümü, o güne özel hazırlanan oda orkestrasını dinlemek için oradaydı. Kaldı ki dinleyenlerin bu konuşmalara hiç ihtiyacı yoktu.
Konuşmanın da bir edebi, bir ahlakı ve bir ölçüsü vardır.
Sözün fazlası bazen sözün kendisini değersizleştirir. Çok konuşmak, çok şey söylemek değildir. Hatta bazen fazla söz, söylenen doğru sözün de değerini azaltır.
Üstelik salonda oturan insanların zamanı, kürsüde bulunanların özel mülkü değildir. Kimisi işinden çıkıp gelmiştir, kimisinin evinde bekleyen bir yakını vardır, kimisi yalnızca konseri dinlemek için kilometrelerce yol katetmiştir. Hepsinin ortak bir hakkı vardır: Zamanlarına saygı duyulması.
Dinleyicinin sabrı, konuşmacının sınırsız kullanım hakkına sahip olduğu bir kaynak değildir.
Makam sahibi olmak daha uzun konuşma hakkı vermez. Şehrin önemli bir insanı olmak, mikrofonu daha uzun süre elde tutma ayrıcalığı sağlamaz. Siyasetçi olmak, her kültür programını siyasi bir mesaja dönüştürmeyi gerektirmez. Akademisyen olmak da her konuda uzun uzun konuşmayı zorunlu kılmaz.
Makam büyüdükçe ölçü büyümeli. Yetki genişledikçe tevazu artmalı. Görünürlük arttıkça insanın kendisini geri çekebilme becerisi gelişmeli.
Çünkü gerçek olgunluk, insanın ne kadar konuşabildiğinde değil, ne zaman susacağını bilebilmesinde ortaya çıkar.
“Ben de buradayım.” “Benim de söyleyeceklerim var.” “Benim de bir mesajım var.” düşüncesi, farkına varılmadan bir konuşma hırsına dönüşebiliyor.
Konuşma hırsı insanın kulağını da gözünü de kapatır. Salonun havasını okuyamazsınız. Yüzlerdeki yorgunluğu göremezsiniz. İnsanların artık sizi değil, programın asıl unsurunu beklediğini fark edemezsiniz.
Bazen üç dakikalık bir konuşma, yarım saatlik bir nutuktan daha değerlidir. Bazen birkaç cümle, sayfalarca sözden daha fazla iz bırakır. Bazen de en etkili konuşma, hiç yapılmayan konuşmadır.
Hele biraz sonra müzik başlayacaksa… Kürsüden çekilmeyi bilmek de bir erdemdir.
Kocaeli Kitap Fuarı büyümeli. Daha çok yazar gelmeli, daha çok insan kitapla buluşmalı, daha fazla sanat ve düşünce etkinliği yapılmalı.
Çünkü şehirleri yalnızca fabrikalar büyütmez. Yollar, köprüler, binalar ve alışveriş merkezleri de tek başına şehirleri büyük yapmaz. Şehirleri kültür büyütür, kitap büyütür, sanat büyütür.
Bir şehrin gerçek zenginliği yalnızca ürettiği ve tükettiğiyle değil; ne kadar düşündüğü, okuduğu, dinlediği ve farklı fikirlere ne kadar açık olduğu ile de ölçülür.
Kocaeli Kitap Fuarı bu bakımdan şehrin kültürel damarlarından birine kan taşıyor. Bize düşen, bu damarı daha da güçlendirmek.
Bunu yaparken bir şeyi de öğrenmeliyiz: Her açılışta herkes konuşmak zorunda değil.
Her alkış, konuşmanın güzel olduğu anlamına gelmez. Bazen insanlar alkışlamaz; yalnızca konuşmanın bitmesini bekler.
Kocaeli Kitap Fuarı’nın salonlarını dolduran insanlara kitap verelim, sanat verelim, müzik verelim, düşünce verelim. Ama mümkünse biraz da sessizlik verelim. Çünkü insan bazen en çok sessizlikte düşünür.
Unutmayalım: Bir kültür programında en büyük nezaket, kültürü insanlara ulaştırmaktır; en büyük kabalık ise kültürün önüne kendini koymaktır.
Kürsüler geçicidir. Mikrofonlar susar, alkışlar diner, protokol dağılır; ama salondan çıkan insanın zihninde kalan şey; bir kitap cümlesi, bir müzik nağmesi, bir fikir veya bir duygudur. Öyleyse biraz daha az konuşup biraz daha fazla dinleyelim.
Çünkü insanın kültür seviyesini gösteren şey, ne kadar konuştuğu değil, ne zaman susabildiğidir.


