Batı standardındaki demokrasilerde siyasetçilerin belli başlı “ahlak kurallarına” uyması beklenir.
Hatta siyasetçilerden ahlaklı olmasını talep edenler içinde kendi özel hayatında bahsettiğimiz ahlak normlarına uymayan vatandaşlar da vardır. Batıda vatandaş “beni yöneten benden ahlaklı olsun” ister.
Bu ahlaki kuralların içinde ‘konusu suç teşkil eden eylemler’ olduğu kadar suç teşkil etmeyen ancak ‘dürüst, namuslu, sözüne güvenilir insanların yapması uygun bulunmayan davranışlar’ da girer.
Siyasi ahlak kuralları dediğimiz kurallar her ikisini de kapsar.
Gelişmiş demokrasilerde ahlak kurallarına uymadığı kamuoyu tarafından öğrenilen siyasetçi hangi makamda bulunursa bulunsun kamuoyu baskısı sebebiyle istifa eder.
Bizde ve birçok ülkede siyasetçinin “halka yalan söylemesi” hiç yadırganmaz. Çoğu zaman “yalan siyasetin doğasında var” hoşgörüsüyle karşılanır. Hatta ne kadar çok ve büyük yalan söyleyerek olayları ve gelişmeleri kendi lehine yönetmeyi başarırsa o kadar “usta siyasetçi” sayılır.
Oysaki Batı demokrasilerinde halka yalan söyleyen bir siyasetçinin ülkeye ihanet de edebileceğine inanırlar.
Bizde siyasetçiler bu konuda rahattır.
Mesela programlarında demokratik parlamenter sistemi savunan iki parti (AKP+MHP) bir araya geldi. Anayasa değişikliği yapma gücünü bulunca adına Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi denilen bir tek adam sistemine geçirdiler.
Seçmenleri “bizi niye kandırdınız?” diye tepki göstermedi. Hatta “Reis’imizin gücü arttı” diye hararetle desteklediler.
Mesela aynı partiler, son seçim kampanyasında kendilerini PKK terör örgütü ile mücadele eden partiler olarak gösterdiler. Muhalefetin oluşturduğu 6’lı Masanın altında “PKK uzantısı parti” var dediler. Muhalefetin CB adayını kurgu bir videoda Kandil’deki teröristlerle gösterdiler.
Muhalefetin “PKK ile işbirliği yaptığı” suçlamasıyla yürüttükleri seçim kampanyasıyla hem Cumhurbaşkanlığını hem de milletvekili çoğunluğunu kazandılar.
Seçimden sonra PKK ve Meclisteki uzantısıyla yürüttükleri müzakere süreciyle PKK taleplerini meşrulaştıran söylem ve eylemlere giriştiler. Seçimde halka yalan söyledikleri tamamen açıklığa kavuştu.
*************************************
Terörle Müzakere Sürecinde Söylenen Yalanlar
PKK ile yürüttükleri süreçte “al-ver yok, kayıtsız şartsız silah bırakıp örgütü feshedecekler” dediler. Şimdi teröristbaşına statü vermek gereğinden, “koordinatör” sıfatı verilmesi, yasal ve anayasal değişikliklerin yapılması ihtiyacından bahsediyorlar.
Bunu söylerken “biz halka yalan söyledik” diye yüzleri bile kızarmıyor.
Sürecin aktörlerinin söylemlerinden şu hedeflerin olduğu anlaşılıyor: Ülkenin savaştığı bu narkoterör örgütü (PKK) devletimize ortak olacak. Örgütün başı bu yeni yapının “kurucu önderi” olacak. Dağdan inecek PKK lider kadrosunun yönetebilmesi için DEM Parti tüzüğü değiştirilip “kurucu parti” haline getirilecek.
İktidar partilerinin liderlerinin seçim öncesi PKK’ya yönelik sert söylemlerini ayakta alkışlayan milletvekilleri ve parti yöneticileri öncekilerin tam zıddı yeni söylemlerini de ayakta alkışlıyorlar.
Bu liderlere oy veren seçmenler “bizi neden kandırdınız?” diye sormuyorlar. Bir kısmı tıpkı şeyhlerinin her dediğinde keramet arayan müritler gibiler. “Liderimiz bu yolu gösterdiyse bir bildiği vardır” rahatlığı içindeler.
*************************************
Batı Değerleri ve Doğu Zihniyeti
Batı demokrasileri de kusursuz değildir; ancak siyasi etik ihlallerine karşı kurumsal ve toplumsal refleks bizden çok güçlüdür.
Bu ülkelerde de bazen siyasi ahlak kurallarını çiğneyenler çıkıyor: Devletin verdiği kredi kartıyla çikolata alan, devletin uçağı ile gittiği ülkelere yakınlarını da alan, devlet kuruluşlarının bilgi ve gücünü kullanarak seçim kampanyasını manipüle edenler, koltuğunun itibarını kullanıp bedava maç bileti alanlar, vergisini ödemeden kaçak işçi (hizmetçi) çalıştıranlar güçlü ve bağımsız medyanın kamuoyunu uyaran yayınlarıyla istifa etmek zorunda kalıyorlar.
Oysa bizim seçmenimiz böyle “küçük” işlerle uğraşmaz. “İtibardan tasarruf olmaz”, “reisimize, liderimize daha fazlası bile yakışır” der geçer.
Bu ilkel anlayış yüzünden, ülkenin beka sorunu olan konularda bile halka yalan söyleyenler son derece rahatlar.
Ne tepki gösteren medya var ne de halk.
*************************************
Siyasette Yargı Sopası ve Ahlaksız Transferler
Bize özgü bir rezilliğimiz daha var: Milletvekili ve Belediye Başkanlarının “siyasi davalar” yoluyla siyasetten tasfiyesi veya transferi.
Adalet bakanları her gün “yargımız tarafsız ve bağımsızdır” dese de halk buna inanmıyor. Siyasetçilerin yargılandığı davalarda, Yargının bağımsız olmaktan çıkıp rakipleri oyun dışı bırakan bir “operasyonel araca” dönüştüğü kanaati hâkim.
“Demokrasilerde sandıkla gelen sandıkla gider.” Ancak bizde sandıkla gelenin önüne ‘yargı bariyerleri’ örülüyor. Rakibini sandıkta yenemeyen siyasi irade, cübbesi ilikli bazı savcı ve hakimler eliyle ‘siyasi yasak’ veya ‘hapis’ kartını masaya sürüyor.
Siyaseten tasfiye edemediklerini partilerine transfer ediyorlar. Vekil ve belediye başkanı transferleri sadece bir “saf değiştirme” değil, bir “hukuki sığınma” olarak görülüyor.
Muhalefetteyken hakkında ‘yolsuzluk’, ‘FETÖ iltisakı’ veya ‘ihaleye fesat’ dosyaları hazırlanan bir belediye başkanı veya siyasetçi, iktidar saflarına geçtiği an tüm günahlarından arınıyor. İktidar partisi, adeta bir siyasi çamaşırhane ve yargıdan kaçışın ‘güvenli limanı’ haline geldi.
Seçmen A partisinin görüşlerini beğendiği için ve ‘bu kişi dürüst’ diye oy veriyor. Siyasetçi ise ‘hakkımdaki dosyalar kapansın’ diye B partisine geçiyor. Bu, halkın oyunu satmaktır, siyasi ahlaksızlıktır.
Kendi partisinden ayrılanı “davasına ihanet eden hain” olarak niteleyenlerin, kendi partilerine gelen transferleri “doğru yolu bulan vatansever” olarak nitelendirdiği bir yozlaşma içindeyiz.
“Reis (veya bilge liderimiz) yapıyorsa bir bildiği vardır” cümlesi, bireysel ahlakın tarikat türü sadakate kurban edilmesidir.
Bu siyasi ahlaksızlığa, “kul hakkı” kavramına inandığını varsaydığımız dindar seçmen kitlesi de “milli iradeye saygılı” olması beklenen “milliyetçi” partinin seçmenleri de itiraz edebilmeli idi.
Ama bunlar “ahlaksızlığı yapan bizimkilerse caizdir” anlayışı içindeler. Bu durum evrensel ve İslami ahlakın ölümüdür.
“Ahlaksız dindarlığın” olabileceğini veya “milli iradeye saygı”yı, “lidere itaat” sananlar gençleri İslam’dan ve Türk Milliyetçiliğinden uzaklaştırıyor.
Siyasi ahlakı talep etmek, sadece muhalefetin değil, tüm seçmenin görevi olmalı.


