İnsan, hikmetli bakışta çok hayır olduğunu bildiği halde, bazen gurur serabıyla kendini kandırır.
Kâinat / Evren kitabının hikmetini; mânâlarında değil, nakışlarında arar.
Kur’an ve felsefe hikmetinin farklarını görmek ister.
Kur’an’ın mânâsındaki güzelliğin, zahirî güzelliğinden binler mertebe;
daha âli / daha yüksek, hattâ nispet kabul etmez derecede üstün olduğunu farkeder.
Menfî felsefe gözü ise, kâinat kitabının harfleri hükmünde olan varlıkların,
nakışlarından söz eder.
Aralarındaki ilişkilerden bahseder.
Fakat anlamlarını, hiç dile getirmez.
Çünkü kâinatın, aslında bir kitap gibi olduğunu hiç düşünmez.
Bu yüzden, mânâsını hiç akıl etmez.
Kâinat kitabının harfleri olan taşın toprağın,
aslında okunması gereken, varlık kelimelerinin heceleri olduğunu,
hiç hesaba katmaz.
Hikmet gözü ise, tabiatın apaçık bir kitap olduğunu,
müşahhas / somut maddî bir Kur’an olarak algılar.
Maddesel görünüşünü bir tarafa bırakır.
Bundan çok daha yüksek,
çok daha lâtif, çok daha mânâlı;
bir tefekkür hazînesi olarak idrak eder.
Tabiattaki muhteşem manzaraların hikmetini derk eder.
Lâfzî / sözel kitap olan Kur’an’ın,
Kevnî / oluşa ait, maddî bir kitap olan kâinatın;
faydalı ve hikmet dolu, irşat edici bir açılım oluşunu sezer.
Aslında, o eşsiz, müzeyyen / bezenip süslenmiş kitap olan Kur’an;
şu san’at harikası olan ve cisimleşerek, taşa toprağa bürünmüş kâinatın;
eşsiz, mânevî bir tefsiri ve açıklamasıdır.
Yazarı ise, Hâkim ve Hakîm olan Hakîm-i Ezelî olan,
Allahü Zü’l-Celâl Hazretleridir.
O Furkan-ı Hakîm / Hakk’la Bâtıl’ı ayırıcı Kur’an-ı Hakîm ki,
Kâinatta, kudret kalemiyle yazılan yaratılış delillerini, insana ders verir.
Varlığa “Ne güzel yaratılmış, ne güzel delâlet ediyor” der.
Kâinatın hakiki güzelliğini gösterir.
Halbuki, menfî felsefe, maddî kâinat sayfalarının harfleri hükmündeki varlıkların;
yalnız maddî görünüşleriyle ilgilenir ve sırf isimlerine takılır:
“Ne güzel yapılmış” diyecek yerde,
“Ne güzeldir” deyip çirkinleştirir!
Kâinatı hor gördüğü için, kendisinden şikâyet ettirir!
San’atkâr; eseri takdir edilsin, adı hatırlansın diye yapar.
Yüce Allah da, -ihtiyacı olmadığı halde- bilinmesini, anılmasını ister.
Nitekim, Yüce Allah’ı bilmek;
Ne büyük nimet.
Ne büyük saadet.
Ne büyük hâlet.
Ne büyük bahtiyarlık.
Bundan mahrumiyet ise,
“Büyük darlık!” ne kelime,
Darlık üstüne darlık.


