Ağaçlara dikkatle bakınca, görülür ki, ağacın gövdesinden tepesine doğru her tarafından çkan dallar; ağacın gövdesini kucaklayacak şekilde bir konum alırlar. Hepsi aynı doğrultu ve aynı uzaklıkta, fakat belli bir yükseklikten sonra tepeye doğru yöneldiklerinde, yani dalların başladığı yerden yukarıya doğru ağacın gövdesinden aynı uzaklıkta yer alarak, büyük bir topak şekline bürünürler. Velhâsıl, bir plân dairesinde ağaçta yer aldıkları apaçık meydandadır. Demek ki başıboş değiller. Öyle ise, fiilden Fâil’e / fiilden Yapan’a geçmek lâzım.
x
İnsan ne tuhaf bir varlık! Bir ressamın yaptığı lâlettayin bir çiçek resmi karşısında hayranlığını dile getirerek, ressamı yere göğe koymaz oluyor. Onu övdükçe övüyor. Takdir ve tahsinlerini abartılı bir şekilde dile getiriyor. Fakat aynı şahıs; ressamın çiçek resminden kat be kat üstün ve şahane güzel mi güzel olan tabiattaki hakiki çiçekler karşısında, sanki lâl / konuşamaz oluyor! Gıkı bile çıkmıyor! Hayranlık ifade eden bir kelime bile konuşmaktan hazer edip, çekiniyor! Oysa önceki çiçek resmi cansız, tabiattaki çiçekler ise, mahza / sırf canlı bir mahiyet arz etmektedirler. Ne yazık ki, ünsiyet ve ülfet; insanı gaflet içinde tutuyor, âdeta görmez ediyor, sadece bakmakla yetindiriyor! İnsan işitiyor fakat duymaz oluyor! İnsan biliyor lâkin anlamazlık içinde kalıyor!
x
İnsan her günkü işiyle meşgul olmaz! Her zaman yapması gerekenleri ihmal eder, gerekeni yerine getirmez! Okuması icap edeni okumaz, yapması gerekeni yapmaz! Her gün yemesi lâzım olanı yemez! Ve bu gibi daha birçok elzem iş ve hareketlerden uzak kalıp tembellik ederse; bu hususlarda dumura uğrar ve her şeyinden mahrum kalarak, hayatta başarısız olur! İşini, mevki ve makamını kaybeder! Hatta sağlıksız bir duruma düşer. Çünkü yerine getirmediği fiiller, konuşmadığı mes’eleler; kuru bir tekrar değil, her zaman ihtiyaç duyduğu ve ilk defa yapıyormuş gibi, yeniden yapması gereken iş ve hareketlerdir. Zaten hayat, görünüşte bir tekrarlar zinciri gibi görünse de, aslında her an ve her yeni zaman; yeni bir ânın; yeni bir hâlet-i ruhiye ile, farklı bir havasını teneffüs etmektir. Yoksa “Hakk’la meşgul olmayanı, Bâtıl istilâ eder.” denildiği gibi, gerekeni yapmadığımız takdirde, gereksiz şeylerle hayatımızı boşa harcamış olmamız işten bile değil.
x
Sivrisineğin gözünü kim halk etmiş / yaratmış ise, atmosferi yaratan da aynı Zât’tır şüphesiz. Çünkü sivrisineğin gözü ile atmosfer uyum içindedir. Evet sivrisineğin gözünün görmesi hesaba katılarak atmosfer yaratılmıştır. Birbirinden kayıtsız olarak var edilmiş olsaydılar; sivrisinek göremezdi. Tıpkı kilit-anahtar arasındaki uyum gibi. İkisini de bir şahıs yapmış olmazsa, ikisi arasında uyum olması mümkün değil. Demek ki, ikisini de yaratan aynı Zât’tır.
x
İnsan, ne zaman yıkık, göçük bir evin önünden geçse bir tuhaf olur. Kendinin de zamanı dolunca geçip gideceğini hatırlar. Hüzne gark olur. Faniliğin müşahhas / somut görüntüsü karşısında üzülür. Fakat, Yunus Emre’in ölümsüz sözlerini hatırlayınca, kendine gelerek rahat bir nefes alır: “Ölümden ne korkarsın? Korkma ebedî varsın.”
x
İnsan; manavların önünden, ünsiyet ve ülfet gafleti yüzünden hiç düşünmeden geçip gidiyor! Renk renk, çeşitli tatları bulunan büyüklü küçüklü meyveler, hele salkım salkım üzümler ki, tatlı içerikleri barındıran küremsi saydam yuvarlak şekilleriyle, dallarına tutulmuş hallerine; sadece bakmakla kalmayıp bir de onları, içselleştirerek görse. O terkiplerinin, o güzelliklerinin; sırf toprağın, suyun ve havanın işi ve eseri olamayacağını da bir idrak etse, anlasa ve bu anlayıştan; fiilden Fâil’e, nakıştan Nakkaş’a, oluştan Oluşturan’a geçip; ne muazzam, ne muhteşem, ne mukaddir, ne muktedir / kudretli bir Fâil’i / bir Yapanı, bir Nakkâş’ı / bir Nakşedicisi, kısaca bir Yaratıcının; taklit edilmez eserleri olduğunu anlar. Huşu ve hudu içinde onlar namına Yaratıcının karşısında saygı, şâkir / şükredici ve hamd hâliyle selâma durur.


