Kamuoyunda ‘Cübbeli Ahmet Hoca’ olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü “Türkiye’de şeriatla ilgili bir referandum yapılsa yüzde 10 ‘şeriat istiyorum’ sonucu çıkar mı şüpheliyim” dedi.
Cübbeli Ahmet bu kanaatini besleyen bazı tespitlerini de şöyle açıkladı:
- “Türkiye’de keşke şeriat isteyenler çok olsa… Benim için uyar. Muhafazakâr camia, çocuklarını dindar yetiştirmekte yetersiz kaldı. Çocuklarda namaz oranı az, kızlarda tesettür oranı az. Hocaların, şeyhlerin, şıhların kızlarında açık seçik kızlar var.”
- “Nice açık bayanlar namazında abdestinde, nice kapalı kadınlar da namaz kılmıyor.”
- “Kemalistleri İslam’a çekelim derken, onlar bizi kendine çekti.”
Bu şahsın sözlerini ciddiye almamın sebebi “Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” mealindeki çıkışı ile aslında Türkiye’deki sosyolojik bir gerçeğin, bizzat o çevrenin içinden itiraf edilmesidir.
Ancak bu durum, halkın dinden uzaklaştığını değil; “şekilci, baskıcı ve akıl dışı” bir din yorumunun artık modern hayatın ihtiyaçlarına cevap veremediğini gösteriyor.
Halkımız aslında genel olarak İslam inancından uzaklaşmamış, İslam’ı özünden koparan din yorumları ile arasına mesafe koymuştur.
Maturidi/ Hanefi/ Yesevi kültürü ile yetişmiş Anadolu insanı, Cennetin kapısında kendi tarikatlarına mensup olanların sorgusuz sualsiz içeri gireceği safsatasıyla kitleleri uyuşturan, yanmaz kefen tüccarı sözde din adamlarının din anlayışını reddetmektedir.
Cübbelinin tespit ettiği sosyolojik olgular “alnı secde görenlerin” iktidarında, adalet, liyakat, meşveret (ortak akıl) ilkelerinden uzaklaşılmasına karşı duruşun sonucudur. “Din bu ise ben bunların dininden değilim” tepkisinin dışa vurumudur.
Halkımız, dini bir ‘siyasal baskı aracı’ olarak kullanan, aklı devre dışı bırakan ve kadını hayattan koparan dar kalıpları elinin tersiyle itiyor.
Bu tavır genel olarak bir dinsizleşme değildir. Bu değişim bazı kesimlerde inanç kaybı şeklindedir. Ama çoğunlukta akıl, vicdan ve ahlaka dayalı bir din anlayışına duyulan özlemi yansıtıyor.
Gerçek Müslümanlık, bugün Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup onu ileri bir demokrasiyle taçlandırmak; yani İslam’ın değişmez ilkelerini (Adalet, Liyakat, Meşveret) çağdaş hukukla buluşturmaktır.
*******************************
Hakikat Meyvesi Şeriattan İçeridir
“Türkiye’de kimse şeriat istemiyor” diyen Cübbeli’nin kastettiğini ve gerçek şeriatın ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor.
Türkiye’de çoğunluk “şeriat” kelimesini bugün “hukuk” değil, “Arap örfüne dayalı gelenek ve cezalar bütünü” olarak algılıyor.
Oysa şeriatın özü adalet, liyakat, hürriyet ve can–mal emniyetidir. Bu değerler açısından bakıldığında Cumhuriyet ve demokrasi, bu ilkeleri koruyan en güçlü zeminlerdendir.
Cübbeli Ahmet’in bahsettiği ve toplumun istemediği “şeriat”, akıldan ve zamandan kopmuş; insanı nefes alamaz hale getiren bir gelenekler yığınıdır.
Akıl vahyin düşmanı değildir.
Cübbeli’nin temsil ettiği ekol, aklı vahiyle çatıştıran ve sorgulamayı “günah” sayan bir modeldir. Halkın buna mesafe koyması, aslında sağlıklı bir savunma mekanizması ve dinin özüne sarılmasıdır.
İmam Maturidi’ye göre akıl, dini anlamanın tek anahtarıdır. Akıl yoluyla ulaşılan “evrensel ahlak”, şeriatın özüdür.
Modern Müslüman, aklını bir “şeyh”e veya “hoca”ya kiraya vermek istemiyor. Cumhuriyet’in bireyi özgürleştiren yapısı, Maturidi’nin “sorumlu insan” modeliyle tam örtüşür. İnsanlar “sorgusuz itaat”ten kaçtıkları için bu dar yorumları reddediyorlar.
İnsanlarımızın çoğu Maturidi’nin adını duymamış olabilir. Ama düşünce dünyaları büyük ölçüde bu anlayışın izlerini taşıyor.
****
Türk halkının manevi kumaşını dokuyan diğer önemli isim Ebu Hanife’dir.
Ebu Hanife, nasların yalnızca lafzına değil, amacına bakmayı esas almıştır. Bugün “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” tartışmaları yapılırken aslında halkımız, Hanefi geleneğinin bu esnek yaklaşımını fiilen benimsemektedir.
Bu anlayış; paranın değerini enflasyona karşı koruyan (faiz-riba ayrımını yapan), kadını sosyal hayatın eşit bir parçası kabul eden ve insan aklının ürettiği (bilim, teknoloji, demokrasi ve insan hakları gibi) değerlerle uyumlu bir yorumdur.
*******************************
Halkımız Güncel İslam Yorumlarını Benimsiyor
Günümüzde “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamak” için gayret gösteren ilahiyatçılarımız var.
Bunlar fıkhın tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillendiğini tespit ediyorlar. Kur’an’ın özünde kadın ve erkeğin eşit olduğunu, fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümlerin o günün sosyal şartlarından kaynaklandığını belirtiyorlar. Tarihsel “erkek egemen” yorumları reddediyorlar.
Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konuların “değişmez kural” değil, “sosyal düzenleme” olduğunu, dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabileceğini savunuyorlar. Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde dini bir engel olmadığını ifade ediyorlar.
****
Muhafazakâr kesim bile işte bu güncel yorumları benimsiyor. Bu kesimdeki kadınlar dahi mirasta yarım pay, şahitlikte iki kadının bir erkek karşılığı olmasını kabul etmiyorlar. Artık kadın hakimlerimiz, kadın bakanlarımız var. Başörtülüleri de dahil, bunlar eski tarihî yorumları umursamıyorlar.
Cübbeli ve benzerlerinin “din” diye sunduğu şey 7. yüzyıl Arabistan sosyolojisidir. Farklı zaman dilimi, farklı iklim ve farklı kültürleri dikkate almayan bu şekilci din anlayışı elbisesi bedene dar geliyor.
Halkın kendisine sunulan kalıplaşmış, donmuş dini istememesi, aslında dinden kaçış değil, dinin özüne dönme çabasıdır.
****
Anadolu İslam’ının harcı olan Hoca Ahmet Yesevi, dini bir “dayatma, korkutma, cezalandırma” aracı değil, sevgiye dayalı “hikmet ve ahlak” ilkeleri olarak sunmuştur.
Yesevi ilkelerini anlamak için, bunları Türklerin ruhuna nakış nakış dokuyan Yunus Emre’nin şu dizelerine bir göz atmak kafidir:
“Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü,”
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz”
“İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsin/ Ya nice okumaktır”
“Yunus Emre der hoca/ İstersen bin var hacca/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.”
Genlerinde bu anlayış olan halkımız “Cenneti cinsel fantezilerinin gerçekleşeceği yer” olarak gösteren sahte hocaların dinine mesafe koyduysa bu şaşırtıcı değildir.
Toplumun bu sağduyulu mesafesi, aslında Cumhuriyet’in özgür bireyi ile Anadolu’nun akılcı Müslüman kimliğinin muazzam sentezidir. Bu “yerli ve milli” duruş, Türkiye’nin aydınlık ve huzurlu bir geleceğe yürüyeceğinin teminatıdır.


