4.4 C
Kocaeli
Cuma, Mart 13, 2026
Ana SayfaDin ve AhlâkHazret - İ İnsan

Hazret – İ İnsan

     Âlemi açan, anlamlı kılan Hz. İnsan’dır.

     Bu âlem bize örtülü ve kapalı. İnsan, kendi içindeki insan-ı kâmil bilincini henüz bilmiyor.

     Hakikatin (insan bilincinin) üstü örtülü.

     Fatiha sûresi ile bu örtü kalkıyor, mânâ anlaşılır hâle geliyor.

     Ey insan! Sen büyük kâinatın (âdeta çekirdeği ve tohumusun, kâinat senin açılmış ve çekirdekten  çıkmış hâlindir.) Esas kâinat sensin, hakikat sensin ve kendini sadece bu görünenden ibaret zannediyorsun. Örtük olan istidatların, yeteneklerin, tohumların hayat bulması için anahtara ihtiyaç var. Bu anahtar sensin. Sen, hem bir hazinesin; hem de bir anahtar…“Kendinde ara, kendinde bul.” derler. (Kubilay Aktaş. Celcelutiye s: 94)

     Âlem ve sen, ham hali ile birsin. Yani kendini bilmediğin takdirde, o renklerin birlik güneşinden geldiğini bilmediğin takdirde, sen sadece hayattasın, herhangi bir hayvansın (canlısın). Görünene kıyasla kendini biliyorsun. Yani bilmiyorsun. Hayattasın, ancak yaşamıyorsun. Canlı olman, hayatta bulunuyor olman, insan olduğunu göstermiyor. İnsan, âlemler üstünden âlemi temaşa eden (seyreden)dir. Oradan Allah’ın işlerine şahit olandır. (a.g.e. s: 95)

     Her insan, ruhu itibari ile Adem, nefsi itibari ile hevva – heves – Havva’dır. Ruh, beden ile belirlendiği gibi, cennetteki en lâtif duygular, en incelikli esmalar da huriler (cennet güzellikleri) ile bedenlenir. Huri kavramı, güzelliklerin somutlaşması anlamını da içine alan önemli bir semboldür. (a.g.e. s: 134)

     Sen, Allah’ın gözbebeğisin. O, sende âlemleri var kılıyor. Ve hiçbir âlem, gaflet ürünü olmamalı. Yoksa orası senin cehennemin olur. Gaflet, cehennemin tohumudur. Bilinçli yaşam ise, cennetin şimdi de yaşanmasıdır. (a.g.e. s: 141)

     Maddî hayatın merkezi mide dairesidir. Manevî hayatın merkezi ise göğüs bölgesi, kalp dairesidir. Bu iki daireyi birlikte okuyacağız. Biri maddî rızık, diğeri manevî rızık; biri biz, biri ilahî ben…İnsan iç içe dairelerden oluşur: Birinci daire kalp ve mide dairesidir. Sonra sırasıyla aile, millet ve tüm zişuur(şuurlu)lar gelir…Kalp ve mide dairesi sağlam olursa, diğer menzillerin de dengede olacağına dikkat (çekilir). Kalp için hadiste diyor ki: “Kalp nasıl olursa, diğer azalar da öyle olur.” Ve mide dairesi de aynı öneme sahiptir. Malûm “İnsan yediğine dönüşür. Her hastalığın temelinde tokluk vardır.” denir hadiste. “İnsan yediklerine baksın.” denir ayet-i kerimede. Mide ve kalp dairesine girene çok dikkat gerekiyor. Evrende hiçbir küre, yıldız, canlı vs. hiçbir zerre yok ki, insanla kollektif bilinçle bağlı, irtibatlı olmasın. Hz. İsa’nın (as) dediği gibi, “Yerde ne bağlarsanız, gökte de onu bağlarsınız. Yerde ne çözerseniz, gökte de onu çözersiniz.” Zaten sema ve arz arasındaki irtibatlar (malûm)…(Nitekim) hayat sıfatının, cüz’î (parça) olanı nasıl küllî (bütün) yaptığını ve bütünün nasıl parça içine sığışabileceği ayetlerden yararlanarak (anlatılıyor). Âlemler iç içedir ve bunda bir müzaheme ve sıkışma olmaz. (a.g.e. s: 234)

     Gerçek insan olmanın, “Her şey olmak.” olduğunu (bilmek gerek). Çünkü insan, suret-i Rahmandır, siret-i Rahimdir. İnsanın Allah bilinci ile bilinçlenmesi -sakın yanlış anlaşılmasın, bu hâşâ insanı Allahlaştırmaz- Allah ile bir ayniyet değil, sadece insan nefsinin Allah tarafından kapsanmasının, realite ile harmonize olmuş yeni bir hayat nizamına girişin deneyimidir. Burada söz konusu durum, şahsın yok olması değil, daha derin bir gerçeklikte realize olmasıdır. Yani insan hayatının hakk üzere olmasıdır. Realitedeki hakkımız olan ve bize bahşedilmiş hayat ise ancak ilahî hayattır. (a.g.e. s: 265)

     Ne görürsen, ne anlarsan, o olursun. “Talebin neyse, ‘o’ sun sen.” der Hz. Kenan Rıfai. Algılar, gerçekliği tecelli ettirir. (a.g.e. s: 380)

     Hz. İnsan ile kendisini bildirmeyi dileyen “İlahî Bilinç”…Ashab-ı Suffa’yı yürüyen Kur’an hâline getirerek, ehadiyet şuuruna yükselten…Allah; İsm-i Azamı olan Hz. İnsan’dan…Murad-ı İlâhî’si; insanda görülmesi ve yaşanması san’atıdır. (a.g.e. s: 35)

     Anlayış – deneyim ve özgünlük, insanı insan yapan temel dinamiktir. Deneyimlenmeyen bilgi size ait değildir. Bilgi de sadece bilgi değildir. Bilgi odur ki, insanı özgür kılmalı. (a.g.e. s: 20)

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.
Önceki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img