Anayasamızda “kuvvetler ayrılığı”, “yargının bağımsız ve tarafsız olduğu”, “Cumhurbaşkanının, görevini tarafsız icra edeceğine” dair hükümler var.
Ama bu Türkiye’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrılığı olduğu anlamına gelmiyor. Partili Cumhurbaşkanının görevini tarafsız icra etmesini de sağlamıyor. Yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna da inananların oranı çok düşük.
Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı”, “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça vurgulanmış. Uygulamada bu niteliklerin hangi oranda kaldığını herkes kendisi sorgulasın lütfen.
Demek ki, anayasa hükümleri uygulanmayınca Anayasa kitapçığında yazan kavramlar birer kelimeden ibaret kalıyor.
****
Bu girişi güncel siyaseti tartışmak için yapmadım. İslam dininin bazı hükümlerinin güncel yorumlanmasına bir giriş olsun istedim. Bu yorumlar kutsal kitabımız Kur’an’ın hükümlerine dayanarak, Maturidi- Hanefi- Yesevi sacayağında şekillenen Türk Müslümanlığı ekseninde olacaktır.
İslam- Cumhuriyet- Demokrasi başlıklı son yazımda belirttiğim gibi, “İslam dini sadece geçmişin bir mirası değil, bugünün sorunlarına çözüm üreten bir değerler bütünüdür.” Bu yüzden İslam dini bir rejim dayatmaz, devlet başkanının iktidara gelişinin, gidişinin kurallarını belirlemez. Sadece devleti yönetenlerden “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uymasını bekler.
Kur’an’ın hükmü bu. Uygulamada ilk 4 halifenin her biri farklı yöntemlerle ama mutlaka bir “rıza” ve “seçim” süreciyle başa geldi.
Fakat İslam beldelerinde Emevîlerden itibaren 20. yüzyıla kadar monarşinin (saltanatın/ hilafetin) babadan oğula geçme kuralı uygulandı. Meşruiyet, güç veya kan bağına indirgenerek İslam’ın liyakat ilkesi çiğnendi.
Bu hükümdarlar/ sultanlar/ halifeler/ devlet başkanları içinde, az da olsa, “adalet, meşveret, liyakat ve hukuka bağlılık” ilkelerine uyan, halkını özgür ve refah içinde yaşatanlar oldu. Bunlar seçimle işbaşına gelmeseler bile İslami birer yönetim sayılabilir.
Fakat özellikle günümüzde, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde, İslam’ın ruhuna aykırı yönetimler yani zulüm, yolsuzluk, adaletsizlik ve tek adam rejimleri çoğunlukta. Bu yöneticilerin çoğu güçlerini ömür boyu iktidarda kalabilecek şekilde kullanmakta.
Ülkenin anayasasında “İslam Devleti” yazması, (yarı demokratik veya demokratik olmayan) seçimlerle işbaşına gelmeleri dahi bu rejimleri İslami yapmaya yetmiyor.
Bu durumda İslam’ın insanlık için en hayırlı hükümleri getirdiğine inandırmak kolay olmuyor. İslam’ın anayasası Kur’an ise, bu anayasada vahyin bildirdiği ilkelerin insanlığın iyiliğine olduğunun fark edilmesi mümkün olmuyor.
Çünkü insanlar, teorik hükümlere değil, hayatlarını doğrudan etkileyen akıldan, bilimden, ahlaktan uzak uygulamalara bakıyor.
Toplum o hale geliyor ki, “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?” sorusuna cevap verenlerin yüzde 70-80’i “hayır gerektirmez” diyor. “İnsan dindarsa ahlaklıdır” denmesi gerekirken, dindar insanın ahlaksız olması normal karşılanabiliyor.
Müslüman idareci adaletle hükmetmek zorundadır. Ama “alnı secdeye değen Müslüman” yöneticiler, bazı vatandaşlarına “düşman hukuku” uygulayabiliyorlar. İktidar yandaşları da adaletsiz uygulamalara itiraz etmiyorlar.
Bu sebeple “bunlar Müslümansa ben onların dininden değilim” diyerek ateist, deist olanlar veya tarihte kalmış inanç sistemlerine sığınanlar (İran’da Zerdüştlük, Türkiye’de Gök Tengri inancı gibi) artıyor.
Ama biz T.C. Anayasasındaki hükümlerin doğru uygulanmasını sağlamak için sıkça anayasa hükümlerini hatırlatmak görevini yapıyoruz. Tıpkı bunun gibi, iktidarına din üzerinden meşruiyet arayanlara kutsal kitabımızın hükümlerini de hatırlatmak zorundayız.
****************************************
Kur’an’ın Güncel Meselelere Dair Yorumları
İslam hukuku “donmuş” bir yapı değildir, zamanın ruhuna göre yorumlanması gerekir. Maturidi- Hanefi çizgisindeki alimler Kur’an’daki hükümlerin nedenlerini (illetlerini) sorgular. “Eğer bir hükmün dayandığı sosyal sebep ortadan kalkmışsa, o hükmün uygulama biçiminin de değişebileceğini” ifade ederler.
Bir bilginin doğruluğunu ölçmek için önce Kur’an’ın temel ilkelerine bakılması gerektiğini söylerler. Yöntem olarak, “Nassın (metnin) lafzına hapsolmadan, ilahi muradın ne olduğunu anlamaya çalışırlar.”
Bu bakış açısıyla baktığımızda iki güncel meseleye dair Kur’an hükümlerini özetlemeye çalışacağım.
****
CUMHURİYET VE LAİKLİK BAĞLAMINDA DİN: Cumhuriyet değerleri ile İslam’ın özünün çelişmediğini, aksine laikliğin inanç özgürlüğü için bir güvence olduğunu söyleyebiliriz.
“Din devletleşirse din olmaktan çıkar.” Din siyasallaştığında, siyasetin kiri dine bulaştığında, toplumda “deizm” veya “ateizm” gibi tepkisel yönelimler artmaktadır. KONDA (2025) anketinde dindarlık oranının (2008’e göre) %55’ten %46’ya düştüğünü, ateist/inançsız oranının %2’den %8’e çıktığını gösteriyor.
Laiklik genelde “devleti dinden korumak” olarak algılanır. Laiklik olmadığında, muktedirler kendi kararlarını “Allah’ın emri” gibi sunabilirler.
Ama laikliğin diğer yönü “dini devletten korumak” fonksiyonudur. Bir Müslüman’ın ibadetini özgürce ve samimiyetle yapabilmesi için devletin o alana müdahale etmemesi, sadece güvenlik ve özgürlük ortamını sağlamasıyla mümkün olabilir.
****
KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ: Maalesef fıkıh tarihsel süreçte “erkek egemen” bir yorumla şekillenmiştir. Oysaki, Kur’an’ın özünde kadın ve erkek yaratılış olarak eşittir.
Fıkıhtaki bazı kısıtlayıcı hükümler o günün sosyal şartlarından kaynaklanmıştır. O dönemde erkek, ailenin tek geçindireni ve savaşçısıydı. Kadının ise ekonomik bir sorumluluğu yoktu. Bu adaleti sağlamak için mirasta erkeğe daha fazla pay verilmişti.
Bugün kadınlar da çalışıyor, aile bütçesine katılıyor ve mirasın yönetiminde erkek kadar sorumluluk alıyor. Bu yüzden günümüzde mirasın eşit paylaşılması Kur’an’ın “adalet” ruhuna daha uygundur.
Kadının şahitliği veya mirastaki payı gibi konular “değişmez ibadet” değildir, “sosyal düzenleme” niteliğindedir. Dolayısıyla günümüzün değişen ekonomik ve sosyal yapısında eşitlik eksenli yorumlanabilir.
Kadının devlet başkanı veya hâkim olmasının önünde de dini bir engel yoktur. Kadın her türlü üst düzey yönetici pozisyonunda çalışabilir.
Zaten çok büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de bu konular hem erkek ve hem de kadın Müslümanlar tarafından böyle içselleştirilmiştir. Çok küçük bir zümre bu yoruma karşıdır.
Çünkü, çok şükür ki, halkımızın irfanı büyük ölçüde Maturidi- Hanefi- Yesevi yorumlarıyla şekillenmiştir.


