Birileri bana “Hayat, nedir?” diye sorsa körün fili tarif etmesi gelir aklıma.
Bir fil getirmişler ortaya. Beş farklı köre filin herhangi bir uzvunu tutturmuşlar ve her birine fiilin ne olduğunu sormuşlar. Hortumunu tutan, fil bir borudur, demiş; kuyruğunu tutan, fil bir yılandır; kulaklarını tutan, fil bir yelpazedir; kuyruk ucunu tutan, fil, kıl yumağıdır; dişlerini tutan, fil bir oktur, demiş. Körler, algılarına göre fili deneyimlerinden esinlenerek ya söylediklerine benzetmişler ya da bizzat o zannetmişler.
Fil, buysa hayat, nedir? Hayat, birkaç damla gözyaşıdır; hayat, pişmanlıktır; hayat, sevgidir; birkaç dosttur, sağlıktır. Beklentilerine, önemsediğin değerlere göre de değişebilir hayatın tanımı. Hayat; paradır, kadındır, vatandır. Hayat; annedir, eştir, evlattır. Bunların hiçbiri ya da hepsidir. Konjonktür, yaşananlar, beklentiler, idealler de değiştirebilir hayatın anlamını ve tanımını.
Bir bakış açısına göre hayatını dolu dolu yaşamış diyebileceğimiz; ancak kendince hayatı “pişmanlık” sözcüğüyle tanımlayan bir avukat, bakınız ibretlik itiraflarda bulunmuş:
Kusursuz bir beden, şık kıyafet, daha büyük bir ev; aslında hiçbir önemi olmayan insanların yapmacık saygısı… En değerli şey olan zamanının, tamamen boşa gitmesi…
Dördüncü evre pankreas kanseriyim, doktorlar bana altı ay ömür verdiler… Bu beş ay önceydi, şu an belki dört haftam kaldı. Kimsenin sana söylemediği bir gerçek var, uyarı gelmiyor hazırlanmak için, zamanın olmuyor. Bir gün iyisin, ertesi gün bir doktor gözlerinin içine bakarak “Geri dönüş yok.” diyor ve bir anda önemli sandığın her şey, hiçbir anlam taşımamaya başlıyor.
Ben büyük bir hukuk bürosunda avukattım, kurumsal davalar, yüzlerce müvekkil, uluslararası şirketler ve şahıslar… 38 yaşında ortak oldum, altı haneli maaş… Plazanın en üst katında ofis… 20 yıl boyunca haftada 70 saat çalıştım, dile kolay 70 saat…
Oğlumun okul gösterilerini kaçırdım; çünkü duruşmalar vardı. Evlilik yıldönümlerini kaçırdım; çünkü acil dosyalar vardı. Kendime hep şunu söyledim: “Biraz daha şu seviyeye ulaşayım, sonra yavaşlarım, aileme zaman ayırırım, tatile gideriz; hiç yavaşlamadım, o tatile artık hiç gidemeyeceğim. Kızım şu an 16 yaşında, geçen haftalarda bana şunu söyledi: “Baba seni neredeyse hiç tanımıyorum.” ve sonra ekledi: “Fiziksel olarak hep vardın; ama hiç gerçekten burada değildin.”
Komik olan ne biliyor musun, hastalığı öğrendiğimde iki hafta sonra 20 yıldır beklediğim mail geldi; beni kıdemli ortak yapıyorlardı. Uğruna hayatımı verdiğim unvan… Maili okuduğumda hiçbir şey hissetmedim, aslında hayır öfke hissettim; çünkü hayatımı hiçbir anlamı olmayan bir unvanla takas ettiğimi fark ettim.
Bir arkadaşım vardı, Murat. Hukuk fakültesinde iken tanışmıştık, birinci sınıfın sonunda okulu bırakmıştı. Nedenini ona sorduğumda “Hayatımı adliye koridorlarında geçirmek istemiyorum.” demişti. Onu aptal sanıştım. Devlet okulunda öğretmen olmuştu. Kendimi ondan çok üstün hissediyordum daha çok kazanıyorum diye. Murat, çocuklarının her etkinliğine gitti, eşiyle hafta sonları küçük tatillere çıktı, her pazar bir yardım derneğinde gönüllü oldu. Kitap okudu. Geçen ay Murat beni hastanede ziyarete geldi, ona baktım ve fark ettim: Ben sadece çalışmıştım, biriktirmiştim, kazandım; ama yaşamadım.
Eşim Zeynep 43 yaşında, 18 yıldır evliyiz. Geçen hafta hastane odasında yanımda oturuyordu, bana dedi ki “Evliliğimizin onuncu yıl dönümünde Antalya’ya gitmek istemiştik, hatırlıyor musun? Hatırlamıyordum, işler biraz sakinleşince gideriz, demiştin.” dedi. Beni asıl yıkan büyük anlar değil, küçük anlar aslında. Cumartesi sabahları kızım beraber kahvaltı hazırlamak istediğinde, “Kızım işim var.” deyişim. Sonsuz zamanım var sandım; meğerse yokmuş.
Şu an yataktayım, yürüyemiyorum. Günleri karıştırıyorum. Peşinden koştuğum şeyler; para, başarı, kıdem, daha büyük olmayı istemek; ama bunlardan daha önemli şeyler varmış: Sevilmek. Ben 20 yıl değerli hissedilmek için çalıştım, sonunda kızım elimi tutup “Seni seviyorum.” dediğinde aradığım şeyin bu olduğunu anladım. O his, her akşam evdeydi; ben göremedim ve duyamadım. Bir yapılacaklar listem var, asla tamamlanmayacak.
Bir ay sonra kızım 17 yaşına giriyor, muhtemelen yanında olamayacağım; eşimin elini tutamayacağım.
Ben geri dönemem; ama siz hala buradasınız. O yüzden beklemeyin mutluluğu, ertelemeyin. Hayatınızı, başarıya feda etmeyin; çünkü hayat olmadan başarı sadece boşluk, sadece bir hiç. Benim zamanım bitti; ama sizinki henüz bitmedi.
Peki ne yapacaksınız?


