Ay, Yıldızlar ve Denizlerin, kısaca Tabiatın içindekilerin her biri, kendilerine mahsus dillerle insana: “Merhaba! Bizi tanımak istemez misin!” diyorlar. Öyle ise insan, onlara yardımlaşma sırrı, gösterdikleri nizamın gerektirdiği şekilde bakıp, onları dinlemeli. Çünkü her biri hâl diliyle:
“Bizler birer hizmetçi, Yüce Allah’ın rahmetinin birer aynalarıyız. Hiç de üzülmeyin! Bizden sıkılmayın! Zelzelenin naraları, olayların yankıları, sizi hiç korkutmasın! Vesvese de vermesin! Çünkü, bizler; içlerimizde bir zikir zemzemesi / mırıltılarına, bir tesbih / Yüce Allah’ı anma demdemesi / coşkulu seslerine, naz ve niyaz velvelesi / Yaratan’a yalvarışlara tercüman oluyoruz. Bizlerin dizginleri Yüce Allah’ın elinde. Ancak iman gözü; her birimizin yüzünde, hâl diliyle konuşan Rahmet âyet ve delillerini görebilir.” diyor.
Ey kalbi uyanık Mü’min / İnanan İnsan! Gazap edilenlerin yolunda iken, Tabiat’ta genel bir matem havası var sanıyordun! Her taraftan gelen sesleri ölüm çığlıkları olarak işitiyordun! Oysa şimdi anladın ki, onlar Allah’ı anış sesleriymiş.
Bil ki: Havadaki demdeme / yüksek sesler, kuşlardaki civcive / civciv sesleri, yağmurdaki pıtırtılar, denizlerdeki şıpırtılar, şimşekteki gök gürültüsü, taşlardaki tıktıka sesleri; mânâlı / anlamlı, tatlı âhenkli seslerdir. Aslında, havanın terennümleri, şimşeğin naraları, dalgaların nağmeleri, yağmurun âhenkli sesleri, kuşların ötüşleri; hâl dilleriyle Allah’ın azametini zikretmekte olup, gerçeklere birer mecazdırlar. Mevcudatta olan sesler, birer varlık sesidir. Her varlık, çıkardığı seslerle “Ben de varım.” diyor. O susan, sessiz kâinatın içindekiler, hâl diliyle: “Bizleri cansız ve donuk zannetme! Ey ‘Boşboğaz’ insan!” demiş oluyorlar.
Nitekim, Kuşları; ya bir nimetin lezzeti ya da bir Rahmet’in inişi; ayrı ayrı seslerle, küçük ağızlarıyla İlahî Rahmeti dile getirmelerine sebep olup, onları söyletir. Şükrederek kanat açmalarına sebep olur. Ve rumuzlu bir ifade ile:
“Ey kâinattaki kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz. Şefkatle beslenmekteyiz. Hâlimizden memnun ve hoşnutuz.” diyerek, sivri gagalarıyla fezaya, naz dolu birer avaz salarlar. Sanki tüm kâinat, muhteşem bir musikidir. İman nuruna sahip olanlar; bu zikir ve tesbihleri işitirler. Zira hikmet / bir şeyin içyüzü; tesadüfün vücudunu reddeder. Nizam ise, kuruntu veren birlikteliği tardeder.
Şimdi misalî âlemden çıkalım. Hayalî vehim âleminden inelim. Akıl meydanında duralım. Herşeyi mizana vuracak yollara koyulalım. Dalâletin sapkın / acı yolu mağdub ve dalâlettekilerin yolları idi. O yol, vicdanın en derin yerine; hem acı bir his, hem şiddetli bir elem verirdi. Şuur onu gösterdi. Oysa önceleri şuur ve bilince zıt bir yol tutulmuştu.
Hüda ve hidayet yolu ise, şifadır. Kötü arzular, hissi iptal eder. Bu da teselli ister. Bu da eğlence ister. Ta ki vicdan aldansın! Ruhu uyutulsun! Elem hissedilmesin! Yoksa o acı veren üzüntü, vicdanı yakar! İnleyişlerine dayanılmaz, ümitsizlik elemi çekilmez olur!
Demek ki, doğru yoldan ne kadar uzak düşülse, o derece şu hâl; etkiler vicdanı ve bağırtır. Çünkü her lezzet içindeki elem, bir iz bırakır!
Demek ki heves, eğlence ve sefahatten oluşan medenî şaşaa; dalâlet / sapıklıktan gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, uyutucu bir zehirden ibaretmiş.
Halbuki nuranî yolda, öyle bir hâl hissedilir ki, o hâl ile oluyor hayat; lezzetin kaynağı. Elemler de lezzet oluyor. Onunla bilindi ki, çeşitli derecede; iman, kuvvetine göre, ruha güzel bir hâl verir. Çünkü, Ceset ruhla lezzet almakta, Ruh da vicdan ile lezzete dalmaktadır.
Âcil bir saadet, vicdana yerleştirilmiş.
Manevî bir Firdevs / Cennet, kalbe sokulmuştur.
Düşünmekse deşmektir. Şuur ise, gizli bir sır.
Şimdi kalb ne kadar ikaz edilir / uyarılır ise, vicdan harekete geçirilir.
Ruha hissettirilirse, lezzet ziyadeleşir.
Hem de ateşi nura, kışı yaza döner.
Vicdanda, Firdevs Cennetleri’nin kapıları açılır.
Dünya bir cennet olur. İçinde ruhlarımız uçuşur.


