Atatürk’ün, 10. Yıl Nutku’nda ki muasır medeniyet sözünden kastı;
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak- İlim ve fende gelişmiş dünya ülkelerini yakalamakla kalmayıp onları geçmektir.
Atatürk, Tanzimatların “Alafranga Batı taklitçiliğini değil, milli kültürün güçlendirilmesini hedef göstermektedir. İşin gerçeği bu olmasına rağmen, özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bu esas saptırılmış ve Atatürk’ün hedefi, Türkiye’yi Batı’ya benzetmek ve Batı soytarılığı şekline sokulması gayretlerini gördük.
*
İslâm adınaymış süsü verilerek (asla İslâm adına değil ama kesinlikle Türk’ten birilerinin intikamını alabilme adına) Türk’ün binlerce yıllık ötelerden süzülüp gelen tarihine, tarihi kahramanlarına, ahlâki değerlerine, GERÇEK İSLÂM’A, töresine, Atatürk ve cumhuriyete, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına düşman bir nesil yetiştirilmeye çaba gösterilmekte ve de insanlarımız bilerek ve kasten önce fakirleştirilmekte, sonra da fakirlik ve yoksulluk noktalarından çok ucuz rüşvetlere satın alınmaktalar.
*
Bu maksatlı ahval karşında çağdaş bilge bir hanımefendinin durumdan rahatsızlığını paylaşıyorum;
Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bazı “İslamcı” çevreler, Atatürk’e duyduğumuz sevgiyi, saygıyı sürekli “tapınma” olarak nitelendirme ihtiyacı hissediyorlar? Biz hiçbir zaman, “Atatürk’e dokunmak peygambere dokunmak gibidir.” demedik. Anıtkabir’e gidip çul çaput bağlayıp, “Ey Ulu Gazi, bana iş ver, aşk ver, ev ver.” diyerek Atatürk’ü dua nesnesi hâline getirmedik; sadece tarihî bir önderi, bir kurucu aklı, bir uygarlık idealini temsil ettiği için saygıyla andık.
*
Ancak görünen o ki, bazı kesimler için “saygı” kavramı ya “itaat”tir ya da “tapınma”. Çünkü kendi liderlik algıları bu iki uçtan birine sıkışmış durumda. Liderlerini eleştirilemez, hatasız ve adeta metafizik bir otorite olarak gördüklerinden, akılcı bir saygı biçimini kavramakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla, Atatürk’e duyulan “bilinçli” saygıyı ancak kendi kategorileriyle, yani “kutsallık” üzerinden yorumlayabiliyorlar. Onlar için birine saygı duymak, o kişiyi kutsallaştırmak anlamına geliyor. Çünkü kendi liderlik algıları, akılcı sevgi ile sorgusuz bağlılık arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, “Biz yalnızca Allah’a iman ederiz, tek liderimiz Hz. Muhammed’dir.” diyorlar; ama ilginçtir, bu cümleleri kurarken bile Atatürk’le bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissediyorlar. Yani kendi bilinçaltçılarında Atatürk’ü, Peygamberle kıyaslanabilecek bir figür olarak konumlandırıyorlar. Oysa biz hiçbir zaman böyle bir kıyasın tarafı olmadık.
Çünkü birinin alanı imandır; diğerinin alanı ise akıl.
Çünkü biri dinin, diğeri ise ulusal bilincinin temsilcisidir.
Çünkü biri kalbe seslenir, diğeri akla.
Çünkü biri inancı biçimlendirir, diğeri millet olma iradesini.
*
Atatürk’e yönelen sevgi, bir tür “putperestlik” değil; akla, bilime, özgürlüğe ve çağdaşlaşmaya duyulan minnettarlığın sembolik bir ifadesidir. Kaldı ki, eğer bu değerlere yönelmek bir “tapınma” sayılıyorsa, keşke bu toplum biraz daha o “puta” eğilebilseydi. Çünkü o putun adı, aydınlanmadır.
*
Sonuçta mesele şudur:
Bizim saygımız bilinçten, onların bağlılığı koşullanmışlıktan doğuyor. Mesele Atatürk’ü kutsallaştırmak değil, onun temsil ettiği akıl ve ilerleme mirasına sahip çıkmaktır. Bizim için Atatürk, bir inancın değil, bir bilincin sembolüdür. Onu korumak, bir putu savunmak değil; aklın, özgürlüğün ve çağdaş bir yaşam idealinin hâlâ bu topraklarda karşılık bulabilmesini sağlamaktır. Çünkü mesele kişi değil, fikirdir ve fikirler bilinçle yaşar.
Atatürk’e duyulan sevgi, geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Biz sadece onu değil, onun açtığı yolu savunuyoruz. Çünkü Atatürk, bir heykel değil; bir yön, bir ufuktur… Tapınmaya değil, düşünmeye çağırır.
Ve belki de aramızdaki en büyük fark, tam olarak buradadır:
Biz, onun gösterdiği yolda yürürken diz çökmeyi değil, başımızı dik tutmayı öğrendik.
*
Ve Türk İslam şuuruyla kavramamız gereken bir gerçeği anatomisi;
Batılı, aklı merkeze koyma yanılgısına düşerken, biz Müslüman Türkler, insan denince GÖNLÜ merkeze koyarız ki doğru olanı da budur.
Akıl, biz insanoğlu için çok büyük bir nimettir lâkin Vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmeyen akıl; hileyi, aldatmayı sever, avanta peşinde koşturur insanı, gaddar ve acımasızdır duruma sokar.
Biz Türkler, vahyin ve gönlün terbiyesinden geçmiş bir akılın sahibi olduğumuz içindir ki sadakat, feragat, merhamet, vicdan ve adalet ehli asil ve soylu insanlarız.
Tarihte Türk milletini, ihlâs, tevekkül, adâlet, azâmet, merhamet ve cengâverlik temelinde zaferden zafere koşturan büyüklerimizden;
Tuğrul ve Çağrı Beylerin, Sultan Alparslan, Kılıçarslan ve Hazreti Fâtihlerin, Gazi paşamız Atatürk ve Kuvayı Milliye mensuplarının gönülleri, Allah sevgisinin tecelligâhı olan birer iman kalesiydi
*
Batılılaşmayla alakalı durumu izleyen Atilla İlhan’dan gerçekçi bir yaklaşım;
Birincisi;
Bir kere bizim yaptığımız hiç bir yenilik Batılılaşmak değildi, kötü bir taklitti ve hatta ihanetti.
İkincisi;
Batı bizim sandığımız gibi mükemmel falan değildi.
Üçüncüsü ise; Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.
Evet, yüz yıllık maceranın özeti budur. Bu özetten ders çıkarmayan Politikacılar yalancıdır, sadece günü kurtarmaya çalışan makam sevdalılarıdır bana göre….


