Türk Dünyası’nın gurur kaynağı, Başbuğu, örnek lider rahmetli Alparslan Türkeş’in Allah’ın rahmetine kavuşmasının 29. ölüm yıldönümünde bulunuyoruz. Şahsen ben ve cenazeye katılan değerli dostlarımız böyle bir cenaze törenine çok az şahit olmuşlardır. Cenaze dolayısıyla Ankara’ya yaptığım yolculuğu hiç unutamam. Birçok yol kapanmıştı. Camii yakınlarındaki cadde ve sokaklar adım atılır gibi değildi. Vefalı ülkücü kardeşlerimizce Ankara tamamen dolu hale getirilmişti. Bu üzüntü ve duygu ile dolu ortamda akademik unvanım bir tarafa bir ülkücü olmakla, o sıfatı taşımakla şeref duymuştum. 4 Nisan 1997 idi. Yerler kar ile doluydu. Arkadaşlarımızla katıldığımız cenaze namazı unutulacak cinsten değildi. Yüzbinlerce vefalı ülkücü namaza durmuş, Başbuğuna son görevini yapıyordu. Kimse yerde erimekte olan kara aldırmıyordu.
Vatan toprağında nur içinde yat aziz Başbuğum. Yeri hiçbir zaman doldurulamayacak bir büyüğümüzü toprağa vermiştik. Her kitabım yayınlandığında kendisine gönderirdim. Son derece ciddi ve okuyan, düşünen bir insandı. Kitapları ilgi ile karıştırır, mutlu olur ve teşekkür ederdi. Kendisini tanımak, Avrupa ülkelerinde federasyon toplantılarına birlikte katılmak, gençliğe sahip çıkan rahmetli Türkeş’in fikirlerini paylaşmak; bir Türk aydını için şereftir. Son yıllarda TC Vatandaşlığını bir türlü içine sindirememiş, yediği kabı kirleten, TC’nin değerini kavrayamamış bazı siyaset soytarılarını acaba görmüş olsa nasıl bir tepki koyardı? Ortadoğu’yu parselleme ve işgal hesapları yapanlara gerekli tepkiyi muhakkak en iyi şekilde gösterirdi. O’nu çok arıyoruz. Kocatepe’de milli duygudan uzak bir oturum başkanına ve konuşmacıya verdiğim cevaplardan sonra toplantının sonunda rahmetlinin elini öpmek istemiştim. Çok mutlu olmuş ve bana öyle bir sarılmıştı ki hiç unutamam. Allah rahmet eylesin ve nur içinde yatsın. Kolay pes etmeye ve dinamizmini kaybetmeye hazır bazı iyi niyetli dostlarımız da kendisinden hala ders almalıdırlar.


