Türkiye “Kukla Kürdistan’ı” Himaye Etmeli mi?

54

Türkiye üzerinde oynanan oyunlar devam ediyor. Önce, ABD güney sınırımıza gelip oturdu, komşu oldu, ardından AB makyajlı güya “uyum” yasalarıyla bölücülere geniş manevra alanı sağlandı. Derken, Güneydoğuda “sivil itaatsizlik” provaları yapılmaya başlandı. Şimdilerde de Türkiye’nin Kuzey Irakta kurulan “kukla Kürdistan” devletini himaye etmesi isteniyor ve buna bağlı olarak Türkiye’nin menfaatine (!) yeni planlar, stratejiler hazırlanıyor.

Mesela bu himaye planına karşılık “havuç” sunumu var.

Nedir o?

Musul ve Kerkük petrollerinden yararlanma!!!???

Gördünüz mü bu dahiyane (!) havuç ve sopa planını!!!

Bunların tamamı çoktan kurgulanmış, stratejisi belirlenmiş…

Buna bir de “kılıf” gerekliymiş o da bulunmuş…

Neymiş?

Kürt Açılımı” imiş…

Neyi nasıl açıyorlarmış? Onu zaman gösterecek!

Türkiye parçalamaz, parçalamaz merak etmeyin” diyenler, şimdi bu planın etrafında öbeklenmeye başladılar. “Kürt açılımı” senaryosuna “akıl hocalığı” yapmaktalar… Parçalanmaya gerek kalmadan Türkiye’yi toptan teslim etmenin yolları açılmak isteniyor herhalde… Bir süre sonar “adreste teslim” senaryoları bile yazılabilir. Belli mi olur, burası… İşte Orası!!!???

Planın kaynağı nedir?

Bildiğiniz üzere ABD’de değişik isimler altında “düşünce kuruluşları” (think tank clup) var. Bu kuruluşların çoğunun ABD’de yaşayan ve dünyanın belli güçlerine hükmedebilen farklı lobilerin yönetiminde ve etkisinde olması, bu kuruluşlara ayrı bir özellik kazandırmaktadır. İşte bunlardan bir tanesi de “Uluslararası Kriz Grubu” olarak bilinen kulüptür.

İsminden de anlaşılacağı üzere çeşitli ülkelerde ya da belli bölgelerde yeni krizler öngörmek ve sonra kalkıp bu kriz hakkında önerilerde bulunmak için kurulduğu sanılan bir düşünce (!) kuruluşu… Haydi, ciddi takılalım da (!) krizi kaldıralım!

Bu düşünce grubunun işi gücü, dünyanın çeşitli sancılı bölgelerinde muhtemel krizler hakkında fikir üretip, sonra bunları satmakla meşgul olmasıdır. Kriz raporları yılın belli dönemlerinde, konjonktüre göre, ayarlanabilen zaman dilimlerinde, kamuoyuna duyurulur. Son raporu da dünya basınına açıklandı. Tam zamanı gelmişmiş anlaşılan. Raporun ana başlığı, “Iraklı Kürtler Türkiye’ye katılmak istiyor” idi. Bunun ardından “muhterem” iktidar “Kürt açılımı” için “liboş” takımından akıl almaya başladı… Hani meşhur deyimdir; “kılavuzu karga olanın…” diye devam eden ifade buraya yakışır mı bilmem ki!

Iraklı Kürtlerin böyle bir talebi mümkün mü? Yani Türkiye’nin himayesini isterler mi? Öncelikle böyle bir istek ve bağlı olarak bir rapor gerçekten var mı? Hazırlandı mı? Yayınlandı mı? Bu başlık doğru mu?

Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak bir gerçek de var ki bahsedilen kuruluş da vardır ve faaliyettedir, “rapor” denilen bir metin de vardır. Ancak rapordan amaç, bir olayın sebepleri, detayları ve sonuçlarının ortaya konulmasıdır. Bir raporun sonucunda, anlatılan soruna gerektiğinde yeni çözümler de önerilebilir. Fakat bahsedilen raporda bu özellikler yok. Bahsedilen metin, bir anlamda “niyet mektubu” niteliğindeki bir metindir. Böyle bir metnin amacı ve hedefi başkadır. Yanı bir krizin, olayın detaylarını ortaya koyup sorunlara çözüm arayan bir “rapor” değildir. Aslında bir varsayımın ön niyet yoklamasını yapan yoklama metni denilebilir. Bir bakıma tepki ölçme metni…

Bazı araştırmacıların “bu rapor yalandır” şeklindeki yaklaşımları bu notada haklı sayılabilir: “rapor” kapsamında bir özellik taşımadığı için yalanlama ifadesi kullanılmış olabilir.

Çünkü ortaya konulan metin Türkiye ve Ortadoğu üzerinde planlanan bazı oyunları gizlemek için düşünülmüş ön hazırlıktır. Diğer bir ifade ile ABD düşünce kuruluşu tarafından hazırlanan bu metin, amaçlanan hedefin bir niyet metni olarak algılanabilir. Beyan edilen metin Türkiye hakkındaki niyetlerin ne olduğunu ortaya koyması bağlamında son derece önemlidir.

Neden Iraklı Kürtlerin himayesi Türkiye’ye verilmek isteniyor?

Güya, Irak’a “demokrasi getirmek” için gelen ABD, geride 2 milyon sivilin cesedini ve 3 milyon yetimi bırakarak 1 Temmuzdan itibaren şehir merkezlerinden, 2011 de tamamen Irak’tan çekilmeyi hedeflemiştir. Ancak Kuzey Irak’ı tamamen boşaltmıyor; 35 bin askerini orada bırakıyor; Barzani’yi korumak ve petrole bekçilik etmek için…

Barzani son derece açık ve tutarlı bir politika izliyor kendine göre. İster sevelim ister sevmeyelim… “…Ben Kürt halklarının hakkını savunuyorum. ABD burayı karmaşık edip gitmemeli, düzene sokmalı, politikasıyla da desteklemeli” diyor

Bugüne kadar başardığı tek şey Irak’ın kuzeyinde oluşturmaya başladığı ve “resmiyet” kazandırmak için sürekli psikolojik “baskı” silahını kullandığı “kukla devlet”, için bir “hami” gerekmektedir. “Kuzey Irak Kürdistan’ı” denilen bu kukla devletin yaşayabilmesi de ancak Türkiye ile mümkün olabileceği mantığı da doğrudur; bunun için geçerli varsayımlarla proje desteklenerek ileri sürmektedir. “Kuzey Irak Kürdistan’ı nasıl yaşamalıdır?” sorusuna yanıt ve çare aramaktadır ABD… Şu anda Türkiye’nin gündemine düşen bu…

Çünkü 2011 de Iraktan tamamen çekildiği zaman, tıpkı Vietnam örneğinde olduğu gibi, “yenik ABD” olarak çekilmiş olacak. Fakat kurdurduğu “kukla devlet” sınırlarında ekonomik varlığının devam etmesi ve korunması gerekiyor. Bunun için de, ekonomik çıkarlarına, askeri üslerine göz kulak olacak, en azından ahengi bozmayacak, ona hizmet edecek bir “bekçiye” ihtiyaç vardır. Bunu Şii ideolojiyi yaymaya çalışan İran’la, terörist ilan ettiği Suriye ile yürütemeyeceğine göre, Türkiye’nin devreye girmesi mantıklı gibi gösterilmektedir.

Kaldı ki bu “kukla devletin” denizle bağlantısı da yoktur. Güneyinde Irak, batısında Suriye, doğusunda İran ve kuzeyinden Türkiye ile kuşatılmış durumdadır. Böylesine abluka içine alınmış, kuşatılmış bir “kukla devlet” nasıl yaşayabilir? Yarın nelere gebe, bilinmez, fakat bugün kukla devletin Türkiye dışından bir başkası ile himaye etme şansının olmadığını ABD çok iyi bilmektedir. Onun içindir ki niyet yoklaması niteliğinde olan bu düşünce kuruluşunun raporu “Türkiye himaye ederse ancak yaşar!” denilmesinin ardında farklı varsayımlar olmalıdır.

Niyetin esas amacı nedir?

Konuyla ilgilenenler bilirler; hatırlatmakta yarar vardır: yıl 1986, ABD Savunma Bakan Yardımcısı “William Taft”, devrin başbakanı rahmetli Turgut Özal’a bir plan sunar. Planın temeli, Kuzey Irak Kürtlerinin himaye edilmesi için Türkiye’nin duruma müdahil olması amacına yönelik istektir. Fakat dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ sunulan plana karşı çıkmışlar. Denildiğine göre bugün BOP eş başkanı Tayip Beye sunulan plan işte bu planmış…

Yani ABD, o tarihten bu yana uygulatmaya çalıştığı “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı döne döne Türkiye’nin önüne konulmakta. İlginç olan durum ise, TSK hariç, Turgut Özal’dan beri Türkiye’nin siyasi kaderine hükmeden aktörler ve ekiplerinin bu plana “evet” demeleridir. Siyasi danışman ve stratejistlerin verdiği bilgiye göre bu plana en çok taraftar olanlar Tansu Çiller ile Tayyip Erdoğan hükümetleri olmuş.

Her dönemde gündeme getirilen bu plana karşı çıkan ordunun komuta kademesi olmuştur. Bunların başında da dönemlerinin Genelkurmay Başkanları olan Org. Necdet Üruğ, Org. Necip Torumtay, Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu gelmekteymiş.

Askerlere göre bu planın amacı, yani gizli celsesi, Türkiye’yi parçalanmaya götürecek bir plan olmasıymış. Gösterilen, planın görünmeyen yüzünün cilalı tarafıdır. Bunun için her dönemde TSK bu plana karşı direnç göstermiştir.

Peki, TSK komuta kademesinin her dönemde gördüğü tehlikeyi, kamufle edilmiş amacı, siyasi cambazlar göremiyorlar mı?  Normalde görmeleri lazım!

Göremediklerine göre bir sebebi olmalı. Zira o mevkide bulunabilmenin ve kalmanın bir bedeli vardır. O mevkii sağlayan, perde arkasındaki Karagöz-Hacivat kukla oyuncusu, esas kararı vermektedir.

Kuzey Iraklı Kürtler ister mi?

Öncelikle bir tespitin yapılması gerekiyor; Iraklı Kürtler Türkiye’nin himayesini ister mi? İsterlerse neden isterler?

1-Irak bütünlüğüne yönelik bir tasarruf olması bağlamında Iraklı Arapları Türkiye’yi düşman yapma riski çok yüksektir.

2-Kedisini bile Türklere emanet etmeyen Talabani siyaset cambazı ile “evvel ahır” bağımsız Kürdistan hayali peşinde koşan “Barzani soyu” buna neden “evet” desin ki?

3-Kuzey Iraktaki yeraltı zenginlikleri neden Türkiye’nin kontrolüne versinler ki? Buna sadece ABD değil, karar verecek olanlar BM heyetidir.

4-Türkiye’nin “himaye” varsayımı ile Kuzey Irak’ı kontrol etmesi ile ABD’nin Irak işgali arasında ne fark kalır?

Kamuflajın formülü nedir?

Sunulan planın ön tarafındaki cilalı yüzü “nitelikli sanayi bölgesi” olarak adlandırılmış…

ABD’nin bir özelliği, devlet hizmetinde bulunmuş önceki bürokratları, farklı partilerden olsa dahi, ABD’nin menfaati için her yerde görev verirler. İşte bu planın öne çıkarılan kişilerden biri ABD’nin güvendiği istihbarat uzmanı Prof. Henry Barkey tarafından öne çıkarılan, “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını fikri planın öne sunulan şablonudur. Ardından ise; ABD’nin eski Ankara Büyükelçilerinden Pearson’un, aynı istikamette fikir beyan etmesi ve bu konuda ileri görüşmelerin yapıldığının vurgulanmasıdır. Bakınız Pearson ne diyor: “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin Güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olsun.”

Hani, diyesi geliyor insanın “emrin olur üstadım!?”

Diğer yandan bazı siyasi gözlemcilerin ifadesine göre, bu ABD yetkililerinin bu yaklaşımına AKP uzak durmamış, hatta ileri bile gitmiş ve “Kalkınma Ajansları” ile “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” adı altında çıkardığı yasalarla bu “himaye” planının ekonomik altyapısını oluşturmaya yönelik olduğu iddiası son derece çarpıcıdır. Bunun gerçek boyutu zamanla ortaya çıkacaktır.

Türkiye’ye önerilen planın cazibesi nedir?

Herkes şunu çok iyi bilmektedir ki ABD, bir planı hazırlarken mutlaka yedeği vardır. Hatta sadece (B) değil, (C) planı da bulunur… Şimdi bu gerçek gözlemi dikkate alarak, şu soru sorulmalıdır:

Türkiye’ye gösterilen cazip “rant” nedir?

Anlaşılan o ki, önerilen bu planın görünen cazibesi Türkiye’nin “Kerkük’e sahip olma” hayalinin yeniden aşılanmasıdır.

Buna benzer hayaller çok kez gündeme gelmiştir. Her zaman sağduyu egemen olmuştur. Her ne kadar Kerkük-Musul hattı “Misak-ı Milli Sınırlar” dahilinde idiyse de zamanın aşındırdığı, politik ihmaller artık geriye dönüşü zorlaştırmıştır. Her nedense aç tavşana gösterilen sarı havuç tekrar gündeme gelebiliyor. Bu kadar mı “en…” pozunda görünüyor Türkiye?

Hatırlanacaktır; ilk Körfez Savaşında da “bir koyup üç almak” fiili çekilmeye başlanmıştı… Sonra… Onu söylemeye dilim varmıyor…

Planın gizli ajandasında neler var?

Hatırlanacaktır; bugün Cumhurbaşkanlığı Konutunda yaşamını sürdüren Abdullah Gül’ün uzun süren Dışişleri Bakanlığı döneminde, Kuzey Irakla ilgili keskin kırmızıçizgilerimiz vardı. Her fırsatta “bakan” sıfatıyla bunu tekrarlardı. (Bakınız gazete koleksiyonlarına), Zaman içinde o “kırmızı çizgiler” her nedense “yeşillendi”… Kukla Kürt devleti de bunların başında gelir. Hatta “savaş sebebi” bile ilan edildi. Peki, ne oldu? Cenaze namazı için “musalla taşında sanduka bekliyor!!!???

Sonra ne dendi, “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğünün” korunması kırmızıya boyandı.

Bu çizgi de yeşillenirse, hiç şaşmam, o zaman neler olur?!

Diğer yandan ABD ve AB bordolu kalemşor köşe kapıcıları diyebilirler ki; a canım, “Türkiye’nin Irak’lı Kürtleri himaye etmesinde ne sakınca olabilir ki? Onları zaten hep koruduk, Saddam’dan…”  Sonra şöyle diyebilirler; “oooh ne güzel, petrolümüz de olur, zenginleriz…” vs. vs…

Iraklı Kürtleri himaye etmek demek Türkiye’yi bölünmeye hazırlamak demektir!

Neden mi?

Açmaya çalışalım:

Himaye demek, Kuzey Irak’a girmek ve kontrolü ele almak demektir. Bunu başta Barzani ve ekibi istemez. Araplar istemez. Çünkü devletin toprak bütünlüğüne kastedilmiş olur. İşgalci durumuna düşer Türkiye. Türklerle çatışmalar başlar, bölgede yeni bir “Filistin” doğar! Türkiye ateşin içine girdikçe çıkışı zor olur. Böyle bir duruma düşmüş olan Türkiye, ABD’ye daha kolay boyun eğer duruma gelir.

Yapılmak istenen, planlanan “Kürdistan” hayalini kolayca gerçekleştirmektir. Bunu da Türkiye’ye kendi eliyle yaptırmak!!! Derken; Kuzey Irak-Güneydoğu karışımı “özerk yapı”,nitelikli sanayi bölgesi”, “gevşek federasyon”, “bölgesel özerklik”, “konfederasyon” modelleri tartışıla gelir.

O olmadı bu, bu olmadı o…

Ülkenin birliği ve bütünlüğü biter!

Bindiği dalı kesip bataklığa düşen akılsız ormancıya benzetilmek istenmektedir Ülkemiz… Yapılmak istenen budur. Bölgede cetvelle çizilmiş sınırlar, Osmanlı’dan koparılan yeni oluşumlardır. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı nasıl ki paylaşıldıysa, şimdi de Anadolu paylaşım masasında!!!

Kaygan zemin olan bölgede yeni haritalar ortaya çıkmaya başlarsa sonu gelmez!

Şu haliyle siyasi irade çok tehlikeli bir oyunun içinde görünüyor. Umarız ki yanılırız. Bir yandan ABD önerisine, malum sebeplerden dolayı, “hayır” diyemiyor; öte yandan Güneydoğuyu, şimdilik kaydıyla ayıramadıkları için, bölünmeye güçleri yitmediği için, işi, “uhulet ve suhulet” rolünü oynayarak hal etmek isteniyor.

Siyasi pazarlık yapan terör örgütünün siyasi kanadı AKP’li bazı vekilleri de yanına çekmiş durumda. Başbakana “APO ile görüşülmeli” diyen AKP’li vekiller boşa konuşmazlar. Belli ki bölücü örgüt temsilcileriyle siyasi pazarlık sürmektedir. Başbakanın gazetecilere verdiği demeçte; “arkadaşlarımızla Kürt meselesi ile ilgili çalışmayı başlattık” demesinin ardındaki gerçek bu planın hayata geçirileceği varsayımı olmalıdır. Diğer yandan siyasi iradeye engel gibi görünen MGK’nın bazı üyeleri dışlanarak toplantının yapılması son derece anlamlıdır. “Cin şişeden çıktı” diyen eski tüfek “akıl daneler”, anlaşılan yani maceraların oluşmasını istiyorlar. Oralarda üst düzey ikbal bulabilirler belki… Beklemek gerek. Tayip Bey ve Gül Bey, herhalde, “yakında olacak güzellikleri” açıklayacaklardır mutlaka…

Gün ola hayır ola!

Bize göre, aklın yolundan ayrılmamak gerek; baştan beri devlet görüşü olarak tekrarlanan ve “kırmızı çizgi” olarak söylenen “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” politikasında ısrar etmelidir.