Şeytan İş Başında

40

Olayı duyunca “Bak, bunu da benden bilecekler.” diyen
şeytanın özne olduğu öykücük aklıma geliverdi.

İnek, buzağısını doğurur. Köylü kadın, ahırda inekten ilk
ağız sütünü almak için buzağıyı ince bir iple direğe bağlar. Bunu gören şeytan
buzağının ipini çözer. Buzağı da annesinin memesini emmek ister. Kadın,
buzağıyı, engel olmaması için iter. Bunu gören anne inek, kadının yüzüne bir
tekme savurur. Gürültüyü ve çığlığı duyan kayınpeder, tüfeği kaptığı gibi ahıra
koşar. Bakar ki gelin, kanlar içinde yatmaktadır.. Öfkeyle, ineği vurur. Silah
sesini duyan genç adam, bir nefeste olay yerine ulaşır. Görür ki hanımı yerde,
inek yerdedir; babasının elinde silah vardır. Öfke ve hınçla babasını vurur,
yaptığı hatadan duyduğu pişmanlıkla bu defa da kendi kafasına kurşun
sıkar.  Olayı seyreden şeytan mırıldanır:
“Bak, insanlar bunu da benden bilecekler.”

Şeytanın adı, Amerika. Ortalık yerde hiçbir şey yokken,
İstanbul’daki başkonsolosluğunu kapatıyor, diğer Batılı dokuz ülkeye telefon ediyor,
onlara da konsolosluklarını kapatmalarını telkin ve tavsiye ediyor. Gerekçe,
terör tehlikesi. Bu konuda duyum aldıklarını iddia ediyorlar. Ellerinde somut
hiçbir bulgu yok. Sadece tahmin ve inandırıcı olmayan duyum. Kendi kendilerine
aldıkları bu kararla, uluslararası bütün protokol kurullarını da çiğniyorlar.

Öğreniyoruz ki, kapatma sebebi olarak gösterdikleri terör
örgütüne, uluslararası çalışan ajanlar, işbirliği teklif etmişler. Yani
kendileri çalıp kendileri oynayacaklar. Bu işbirliği teklifini de Türk
istihbaratı da zaten biliyor ve ilgili kişileri takip ediyormuş. Şeytan bu defa
“Bak, bunu da benden bilecekler.” diyemedi.

Şeytanın boş durmayacağını biliyoruz. Hem şerbetlendik hem
çok şey öğrendik. Hem coğrafyamız hem maskeli dostlarımız(!), her zaman
teyakkuzda olmamız gerektiğini öğretti bize. Vesayetten kurtulmaya, sömürge
zincirlerini kırmaya çalışıyoruz. Bağımsız, güçlü olmak; şeytanın işine
gelmiyor. Şeytan, bazen ön, bazen arka planda oyunlarından vazgeçmiyor. Ayağa
kalkmaya hazırlanırken bir tekme daha yiyoruz.

Ülke olarak seçim sürecine girdik. Kurt, bulanık havayı
severmiş. Onlara göre, “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir
ülke.” Adamların, yüzyıllık planlarını gerçekleştirmeleri için en uygun iklimi
yaşıyoruz. Kendileri için gerekli payandaların niteliğini açık ve kapalı
mahfillerde zaten dillendiriyorlar. Bunu gaflette olmayan herkes biliyor.
İstiyorlar ki Türkiye istikrarsız, güvenliksiz, ekonomisi zayıf, uluslararası
saygınlıktan yoksun bir ülke olsun.

Şeytanın algı oyunları hiç bitmeyecek. Turizmde, ekonomide,
siyasette, eğitimde, medyada ortalığı bulandırmaya, kirletmeye devam edecekler.
Bataklığa niçin koktuğu, sivrisineğe niçin ısırdığı sorulur mu? Bütün
kanalizasyonları yer altına almak, bilinçli toplumların, güçlü yönetimlerin
işidir.

Her türlü güç mücadelesinde bir tarafın galibiyetinin gerçek
nedeni diğer tarafın zayıflığıdır. Şeytanı mutlu etmemektir, asli görevimiz. “Hırsız
içerde olursa kapı kilit tutmaz.” der atalarımız. Atalarımızın uyarılarını, göz
ardı etmemeliyiz. Fikirde, dilde, ülküde birlik; ab-ı hayatımız.

Kör, sağır ve dilsiz üç kişi bir araya gelir, dertleşmek
isterler. Kör, sağıra, kendisini çok sevdiğini söylemek ister. Ancak sevgisini
bir türlü duyuramaz. Dilsiz, körün çaresizliğini fark eder, fakat körün sağırı
sevdiğini kelimelere bir türlü dökemez. Üçü de birbirlerine bir şey anlatamadan
ayrılırlar. O güzel duygu, hedefine ulaşamaz.

Pek çok iletişim ortamında kör, sağır ve dilsiz ilişkisinin
yaşandığını gözlemliyorum. Bu ilişki beceriksizliği toplumumuzu bir kurt gibi
kemiriyor, zayıf düşürüyor, birbirine güvensiz kılıyor, zamanla
düşmanlaştırıyor, şeytanın istediği noktaya getiriyor.

Eskiden insanlar susarak anlaşırlarmış;  kalpten kalbe yol varmış.  Sevgililer gözleriyle anlaşırlarmış, gözdeki
ışık yetermiş, birbirini anlamaya. Nedense günümüzde, değil kelimeler, cümleler
bile yetmez oldu, hatta yumruklar devreye giriyor. Karşısındakini anlama derdi
taşımıyor kişiler. Eğitimdeki aşırı bireyselleşmenin getirdiği hastalık bu. Kişi,yeter
ki kendini anlatsın, nasıl olursa olsun, önemli değil bu. Bulutlu hava, kargaşa
hali, gürültülü atmosfer… Kakafoni… Şeytanın tam istediği durum.

Sosyal medyayı zaman törpüsü olarak değerlendiririm; ama
ondan uzak da kalamam. Bir arkadaşım, bir mecrada eğitimle ilgili düşüncelerini
paylaşmış. Ben de birkaç değerlendirme cümlesiyle katkı sağlamak istedim. Bir
tıp profesörü, bana cevap yazmış, ben Türkçe öğretmeni olduğum halde niye
“perspektif” kelimesini kullanmışım? Bunu bana hiç yakıştıramamış. Ben isterdim
ki konuyla ilgili bir katkı sağlasın, biz de kendisinden istifade edelim. Cevap
verme gereğini duymadım, işi uzatmak istemedim. Bazen, bağımlılık yapmasından
korktuğum halde, televizyonlardaki tartışma programlarını takip ediyorum.
Diyaloglar son derece sığ, bilgiden ve sevgiden yoksun. Tartışmalar ufkumu
açmadığı gibi, içimi karartıyor, bana “Ben bunları niye dinledim ki?”
dedirtiyor. İlim sahibi akademisyenlerin, gazeteci veya araştırmacı sıfatıyla
programda yer alan şarlatanlar karşısında, derdini anlatamamaktan kaynaklanan
çaresizliğini gördükçe üzülüyorum. Ne yaparsın, kalitemiz bu.

İnsan kalitemizi artırmak zorundayız. Bilgi, sevgi, ilgi,
hoşgörü, empati, idealizm, vatanseverlik, “iyiliği emredip kötülükten men etme”
şiarı; insan ve toplum kalitesini yükselten ilkelerdir, değerlerdir. Her
dönemde olduğu gibi, özellikle şeytanların en aktif olduğu bu dönemde, ruhumuzun
bu gıdalara ihtiyacı var. Bu vitaminlerle beslenelim, zamanı ve mekânı paylaşma
kaderini yaşadığımız insanlara bolca ikram edelim.

Kötülerin gücü, iyilerin zayıflığındandır.