Rektörler Komitesi veya Bir Mahfilin Temsilcisi Olarak Fatih Hilmioğlu

64

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atanması üzerine, dönemin rektörler komitesi üyelerinin ve bilhassa bu komitenin ateşli üyesi İnönü Üniversitesinin eski rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun zihniyeti üzerine yazıldı ve o dönemde yayınlandı.

Hilmioğlu, kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen operasyonların sonuncusunda 13 Nisan 2009 da gözaltına alındı.  Bu makale yazıldığı zaman böyle bir örgütün varlığı hakkında hukuki bir delil henüz yoktu.  Rektörler komitesi ve Hilmioğlu’nun ilgili atamaya gösterdikleri tepkilerin biçimini göz önünde bulundurarak bu yazıyı yazmıştım. Hilmioğlu’nun şimdi gözaltına alınması konuya yeniden güncellik kazandırdı. O dönemde Hilmioğlu ve arkadaşlarının davranışlarını ve söylemlerini esas alarak bunların bir grup ve mahfil üyesi olduğunu savunmuştum. Üniversite değerleri ve akademik ahlak zaviyesinde grupsal davranışın sakıncalarını anlatmıştım. Şimdi böyle bir grubun varlığı hukuki manada gerçek oldu.  Bundan dolayı makalenin tekrar okunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversitelerin idari sorunları, her zaman olduğu gibi, yeniden en önemli gündem konusu oldu. Üniversitelerde idari sorunlar yerine, akademik niteliklerin tartışılması gerekirken, idari sorunların sürekli tartışılması, üniversitelerin amaçlarından saptırıldığının da önemli bir delilidir. Üniversitelerde idari sorunların, çekişmelerin, akademik özgürlüklerin, idari ve mali usulsüzlüklerin ve spekülatif ideolojik suçlama biçimlerinin sürekli olarak gündemde olması ciddi bir durumun mevcut olduğunu göstermektedir. Çünkü bu tartışmalar ve tartışmada güncelleştirilen söylem, üniversitelerdeki idari tartışmanın biçimini ve niteliğini de ortaya koyan, oldukça ilginç bir olaydır. Bu olay üniversite rektörlerinin ve rektörler komitesinin önceliklerinin ne olduğunu da ortaya koymaktadır.

Üniversitelerde daha önceki tartışmalar rektör atamaları ile birlikte gündeme gelirdi. Ancak son tartışma bizzat rektörler tarafından başlatıldı. Yüksek öğretim mevzuatı çerçevesinde hiçbir hukuki konumu olmayan Rektörler komitesinin tutucu üyeleri ve önderleri, üniversitenin akademik özellikleriyle bağdaşmayan açıklamalar yaptılar. Eleştirilerde bulundular.

Bu eleştirileri yapan rektörler komitesi üyeleri, yeni YÖK başkanının icraatlarını ve üniversiteler için ne düşündüğünü, söylemesini beklemeleri gerekirdi. Eleştirilerini akademik düzeyde yapmaları beklenirdi.  Ancak böyle davranmadılar. Önyargılı bir tarzda yeni atanan başkan Özcan’ın özgeçmişini sorguladılar. Hakarete varan ifadeler kullanmaktadırlar. Yeni YÖK başkanının, mevcut anayasamızda yer alan bilimsel serbestlik, üniversitenin bilime odaklanması gereği, konusunda yaptığı açıklamaya da itiraz ettiler.

Başkan Özcan’ı Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e benzettiler. Bu benzerliğin doğru olup olmadığı bir yana, ancak bu benzerliği eleştiri konusu yapmak, çok daha garip bir durumla bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum, benzetmeyi yapan ve benzerliği eleştiri konusu yapan rektörlerin bilimsel davranmadıklarını, siyasi ve bürokratik önyargılara göre davrandıklarını gösterir. Çünkü bilimsel açıklama, tecrübe ve gözleme dayalı olmalıdır. Bilim kuruluşlarımızın başında bulunan bu rektörlerin, bilim yöntemine uygun olmayan tutumlar içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Anlaşılan sayın başkanın atanmasından sonra Rektörler komitesince oluşturulan cephenin öncülüğünü yapanların gösterdikleri tepkilere bakılırsa havadan nem kapmaktadırlar. Sayın YÖK başkanı ayrıntılı bir açıklama yapmadı. Söylediği iki husus var: üniversitede bilimsel serbestlik olmalı, bilimsel araştırmaların niteliği ve niceliği arttırılmalı. Bilindiği gibi,  bunlar mevcut anayasamızda da yer alan iki önemli ilkedir. Başkan ayrıca bilime ilginin artması halinde üniversitelerdeki idari yasakların ve sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını da söyledi. Cepheyi oluşturan rektörlerin bu  ifadelerden rahatsız olmaları ve bu açıklamaya tepki göstermelerinin nedenini, kendi meslekleri açısından düşündüğümüzde, anlamak zordur. Ancak Rektörlerin bu tepkileri ve önyargıları, komite üyelerinin idari sorunların, sorun olarak kalmasından yana olduklarını gösteren bir tutum içinde olduklarını da göstermektedir.

Rektörler komitesi üyelerinin ve özellikle İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’nun son yıllarda  Türkiye’nin politik gündemi konusunda, verdikleri beyanatlara baktığımızda, kendilerini bilimin, yasanın ve demokratik süreçlerin üstünde bir güç olarak gösterme çabası içinde oldukları anlaşılmaktadır. Sanırım son atamaya gösterdikleri tepkinin nedeni, kendi aralarında oluşturdukları “cemaatin ve komitenin” zaman içerisinde işlevsiz kalma endişeleridir. Bu endişeler son birkaç yıldır üniversitelerin ne kadar bilimden uzaklaştırılmaya çalışıldığını da göstermektedir. Çünkü komite sözcüleri ve öncülerinin kaygıları bilim değil, “idari iktidar ve çekişmeler” olmaktadır.

Daha önce, rektörü oldukları üniversitelerdeki bilim adamlarını sorun olarak gören bu rektörler, şimdi Cumhurbaşkanını ve O’nun atadığı YÖK başkanını da kendileri için sorun olarak görmeye başladırlar. Onların bu tutumunun bilim, demokrasi, cumhuriyet ve ülkenin gelişmesiyle alakalı olmadığı, gösterdikleri tepkinin biçiminden tahmin edilebilir. Rektörler  komitesi ve cemaatinin üyeleri, Roma Lejyonerleri gibi, kendilerini vatan ve devlet kahramanı olarak kamuoyuna sunmayı da ihmal etmiyorlar.

Başta İnönü üniversitesi rektörü, Fatih Hilmioğlu olmak üzere, cepheyi oluşturan kimi rektörlerin iddialarına bakılırsa, kendileri cumhuriyet savaşçılarıdır. Ancak cumhuriyet değerlerine göre davrandıkları da yok. Cumhuriyetin değerlerine göre üniversiteyi yönettikleri şüpheli olan bu komite mensuplarının tutumunu “iktidarda kalma ve yönetme hırsı güdüsüyle” açıklamak belki de daha doğrudur. Bu lejyöner cephesinin tutumlarının bilimsel değeri konusunda bir tartışma açmak zaten, hem geleneksel bilim anlayışının, hem de çağdaş bilim anlayışının kavramlarıyla izah edilemez.  Ancak ne gariptir ki bu lejyöner cephesi, milli ve demokratik cumhuriyetimizin en önemli bilim kuruluşu olan üniversitelerin başındadır.

Öncelikle bu lejyönerlerin oluşturduğu cephenin iddialarına bakmak gerekir. Cephenin en hararetli ve keskin savaşçısı, basında çıkan açıklamalarına bakılırsa Fatih Hilmioğlu’dur. Hilmioğlu 2002 yılında sayın Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’e üniversitelerde ders vermesi sakıncalı olan çok sayıda yobaz, bölücü ve vatan haini öğretim üyesinin olduğunu söylemekte ve sayın Cumhurbaşkanından bunların üniversitelerden atılması için himmet beklemektedir. Konunun bilim geleneği, hukuk ve insan hakları ile ilgisini bir yana bırakmaktadır. Oldukça keskin, tutucu ve katı bir tutumla, bu fırsatın kendisine verilmesi çağrısında bulunmaktadır.

Hilmioğlu’na göre hangi özellikleri olan öğretim üyeleri bölücüdür, mürtecidir, yobazdır, vatan hainidir? Bu soruya, Hilmioğlu’nun icraatlarında karşılık bulmak çok zordur. Çünkü terör örgütünün İngiltere sözcüsünü kendi üniversitesine öğretim üyesi olarak atamak istediği basına yansımıştı.   Cumhurbaşkanına söz konusu açıklamayı yaptığı zaman bir liste verdiyse, belki o listeden yola çıkılarak hangi özelliklerdeki öğretim üyelerinin bölücü, mürteci ve yobaz olduğunu anlayabiliriz. Veya hangi öğretim üyelerine yedi yıllık rektörlüğü döneminde hakları olan kadrolarını vermedi ve onları tecrit etti? Bunları tesbit edersek yine niyetini anlarız. Veya üçüncü bir yol daha izleyebiliriz. İnönü üniversitesinde ve tedviren rektörlüğüne atandığı Adıyaman üniversitesinde çalışan öğretim üyelerine bir anket uygulayarak da rektörün kimleri kast ettiğini öğrenebiliriz. Ancak bir yıllık bir sürede, Hilmioğlu’nu toplamda beş altı defa dinleyen birisi olarak bende bu konuda bir kanaat oluşmadı. Onun kendisine itaat edenleri vatansever, diğerlerini ise yukarıda belirtilen kategorilere göre damgaladığı izlenimini edindiğimi belirtebilirim.

Cepheyi oluşturan rektörler şimdiye kadar ki uygulamalarında toplam ne kadar öğretim üyesini üniversitelerden uzaklaştırdı? Sayısını bilmiyorum.. Ancak lejyonerlerin tepkisinin akademik ve bilimsel bir endişeden kaynaklanmadığı da açıktır. O zaman tepki gösterme nedenlerini başka gerekçelerde aramak gerekir.

Bilindiği gibi, grup üyeliği süreci hakkında yapılan sosyo psişik araştırmalara göre, zeki, akıllı, başarılı ve bilim yöntemini benimsediklerini iddia edenler bile, bireylik yitimi sürecine katılırlar. Bireylik yitimi sürecindeki insanlar, grupsal değerler, grubun oluşturduğu heyecan ve coşkuya kendilerini kaptırarak kimlik kaybına uğrarlar. Bu davranışın tipik örneklerinden birisi “rektörler komitesi, cemaati veya mahfili” tarafından YÖK üyeliğine teklif edilen Prof. Celal Şengör’ün tepki biçimidir. Şengör’ün kendini YÖK üyeliğine teklif eden rektörlere karşı duyduğu bağlılık ve bu bağlılığa göre diğer insanlara gösterdiği tepki hiçbir bilimsel kuramla açıklanamaz. Bu oluşum içindeki insanlar, davranışlarını kontrol edemezler, bilinçaltı tutkuları ile davranırlar. Akıl-dışı dürtülerle regressif  olurlar. Bu tür kişilerin sosyal ve kişisel kontrol mekanizmaları işlemez.

Hilmioğlu ve Şengör örneği üniversitelerimizin “belli bir mahfile bağlı gruplarca” yıllarca yönlendirilmeye çalışıldığını göstermektedir. İşte bunun içindir ki akılcı, pozitivist, aydınlanmacı olduğunu söyleyen bu adamlar aşırı tutucu olabilmektedirler. Çünkü bu tür inançları taşıyanlar, “mahfilin iktidarını, kadrolaşma arzusunu ve yönetme hırsını”, her türlü bilimsel, demokratik ve ahlaki değerin üstünde görürler.

Nizam’ul-Mülk, “Sultanların en iyisi ilim ehli ile oturup kalkan sultandır. Alimlerin en kötüsü ise, sultanlarla oturup kalkandır” demiş. Ancak alimlerin kendileri sultan olma çabasında ise ve saltanatlarını korumayı her türlü değerden daha önemli görüyorsa, üniversitelerin durumunun ne kadar vahim bir hal aldığı da ortadadır. Sayın yeni YÖK başkanını idari ve iktidar çekişmeleri içine çekmeye çalışan rektörler komitesi üyeleri bu önyargılı tutumlarıyla, maalesef ülkenin bilim kültürüne zarar vermeye devam ediyorlar.