Ortadoğu’yu Ateş Çemberi sarmış durumda. Komşumuz İran, ABD/İsrail saldırısı altında orantısız bir güç ile karşı karşıya. Daha önce de bu orantısız güç savaşını Gazze’de görmüştük. Savunmasız on binlerce çocuk, kadın ve yaşlı acımadan öldürüldüler.
İran’da ABD okul bombalıyor, 170 kız çocuğu enkaz altında can veriyor. Ne birleşmiş milletlerden ne de insan hakları adalet divanından bir ses çıkıyor. Sanırsınız dünya Domuz yasalarıyla yönetiliyor.
İran, gelenek görenekleri ile savaşçı bir kökten(Perslerin devamı) olarak tarih boyu varlığını sürdürmüş bu günlere kadar gelmiştir. Ama 1979 yılında bir darbe ile Humeyni İran’da yetkileri eline geçirdikten sonra İran ordusunun bütün üst düzey subay kadrosunu idam ettirdi. Yani koskoca savaşçı bir geleneğe sahip olan nizami bir orduyu dağıttı, ülke devrim muhafızlarına kaldı.
Ortadoğu’da çok eski tarihlerden buyana kan ve gözyaşı bir türlü dinmek bilmiyor. Bu gidişle dineceğe de benzemiyor. Dünya savaş otoriteleri 3. Dünya savaşının ha çıktı, ha çıkacağını dile getiriyorlar. Öyleyse Türkiye olarak biz olası böyle bir savaşa ne kadar hazırız, yeteri kadar gıda ve buğday stokumuz var mı?
Bugün iktidardakilerin beğenmedikleri “100 yıllık parantez arası, eski Türkiye” dedikleri zamanlarda Türkiye, dünyada tarım ürünleri ve hayvancılık bakımından kendi kendine yeten nadir ülkelerden biriydi. Oysa şimdi öyle mi… etinden tutun da mercimeğine, buğdayına ve samanına kadar her şeyimizi ithal ediyoruz. Özelleştirmelerin ilk yıllarında kamuya ait arazilerin, işletmelerin özelleştirilmesine karşı çıkanlara: “Ne bağırıyorsunuz, devlet hayvancılık mı, ziraatçilik mi yapacak, paramız var dışardan alıyoruz.” Diyorlardı.
O sözleri söyledikleri yıllarda Türkiye’nin 120 Milyar dolar dış borcu, bugün 600 Milyar doları tavan yapmış bulunuyor. Ve işte bu çöküş ve israf yüzünden bugün emekliye 4000 Tl. Bayram ikramiyesini bütçemizde karşılığı yok diyerek 5000 Tl. Yapamıyorlar.
Fransa ve Sırbistan’dan et ithal ettiğimizin ilk yıllarında Fransa, bizim o günkü Tarım ve Hayvancılık Bakanımıza törenle Şövalye nişanı takılmıştı da şaşırıp kalmıştık. İşte bugün anlaşılıyor ki, o günlerden itibaren Türk tarım ve hayvancılığı çökertildi, yabancı devletlerin tarım ve hayvancılığı kalkındırıldı.
Egemenlik hakkı olan bir devletin devlet olabilmesi için onun bazı kuralları vardır. Bunu en yakın tarihimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarken kongrelerde karşılaştıkları çeşitli güçlüklerden anlayabiliyoruz. Özellikle Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in bir kısım delegelerin karşısında ne kadar zorlandığını arşivlerden öğreniyoruz. Delegelerin birçoğu Türkiye’nin parçalanmadan ayakta kalabilmesi için Amerikan mandası güdümüne girmesini savunuyorlar. Hatta Halide Edip Adıvar, Rauf Orbay gibi isimler dahi mandacılık güdümü taraftarıydılar. Ancak, Kongre delegeleri toplantı halindeyken askeri Tıbbiye öğrencisi Hikmet adında bir delege Mustafa Kemal’e dönerek: “Paşam temsilcisi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlığımızı başarmak yolundaki çalışmaya katılmak için gönderdiler, Amerikan güdümünü kabul edemem. Eğer kabul edecek eden olursa bunları red ve çirkin görürüz. Örneğin güdüm fikrini siz uygun görürseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı ilan ederiz.”
Devletin egemen bir devlet olarak yaşayabilmesi için borç almamanız gerekir, borç alanın emir alacağı unutulmamalı. Hükümetlerin, tarımda, sanayide kendine yeter kaynaklar yaratmak mecburiyeti var. Tarım ve sanayide dışa bağımlı bir ülke gelişmişliğini asla tamamlayamamış demektir. Unutulmamalı biz Seydişehir Alüminyum fabrikasını Ruslara yaptırırken karşılığını narenciye ürünü satarak ödedik. Yani üretim vardı, alacaklarımızın karşılığı vardı, dolayısıyla bağımsızlığımız vardı.


