Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR Beyefendi ile (KKTC’NİN KURULUŞUNUN 31. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA) Yavru Vatan KIBRIS’IN Dününü, Bu gününü ve Geleceğini Konuştuk.

57

GİRİŞ

KIBRIS ADASI

Kıbrıs Adası Güneybatı Asya’da bulunur. 9.251 Km2 yüzölçümü ile 25.711 Km2 yüzölçümlü Sicilya ve 24.090 Km2 yüzölçümlü Sarduna adasından sonra Akdeniz’de üçüncü büyük adadır. En yüksek tepesi, 1951 metre ile Torosların devamı olan sıradağların güneyde kalan kesiminde bulunan Olimpos Tepesi’dir.  Adada, tipik Akdeniz iklimimi hüküm sürmektedir. Ada topraklarının % 45’i ekilebilir özelliktedir ve % 20’sinde sulu ziraat yapılmaktadır.

Kuzeyinde 65 Km mesafe ile Türkiye, doğusunda 112 Km mesafe ile Suriye, 267 Km ile İsrail, 162 Km ile Lübnan, güneyinde 418 Km ile Mısır, kuzeybatısında ise 965 Km ile Yunanistan vardır.

Eski adı Alasya olan Kıbrıs’a Mısır firavunları, Asurlular, Persler hâkim olmuş Yunanlılar ticarî üsler kurmuşlardır. M.Ö. 4. yüzyılda Perslerden Makedonyalı İskender’e sonra da Roma hâkimiyetine geçen Kıbrıs 395 yılında Doğu Roma’nın payına düşmüştür. Yedinci asırda İslam Emevi Halifesi Muaviye, Adayı fethetmiş olmasına rağmen Bizanslılar geri almıştır.

1191 yılında 3. Haçlı Seferinde İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard, Bizans Valisini Ada’dan kovarak Fransız Lusignan hanedanını yönetime getirdi. Böylece Katolik yönetim kurulmuş oldu. 1250-1517 yılları arasında Kıbrıs, Mısır Türk Memluklu Sultanlığına bağlandı.

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen, Sultan İkinci Selim Han döneminde, 1571 de Lala Mustafa Paşa komutasındaki donanma Kıbrıs’ı fethetti. Anadolu’dan binlerce Türkmen Kıbrıs’a yerleştirildi. Venediklilerin Ortadoks Rum halka yaptıkları kötü muameleye ve mezhep baskısına son verildi. Kıbrıs Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti durumuna getirildi. Kıbrıs 307 yıl Türk hâkimiyetinde kaldı.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin desteğini kazanma karşılığında Ada’nın mülkiyet hakları Osmanlı Devleti’nde kalmak üzere, yönetimi İngiltere’ye verildi.  1914 yılında Osmanlı Devleti İngiltere’ye karşı Almanya ile birlikte savaşa girince İngiltere, Osmanlı Devleti ile imzaladığı antlaşmayı bozdu ve Kıbrıs’ı sömürgeleri arasına kattı. İngilizler Kıbrıs’taki Türk vakıf arazisine ve gayrimenkullerine el koyarak Türkleri fakirleştirdi ve Ada’dan göç etmeye zorladı.

1878 sonrasında on binlerce Türk, Kıbrıs tan ayrılarak Türkiye ve İngiltere’ye göç edince Ada’daki Türkler azınlığa düşmüş oldular. Bu dönemde Yunanistan, Kıbrıs Adası’na bol miktarda nüfus transferi yaptı ve adada nüfus çoğunluğuna sahip oldu. Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs konusu gündeme getirilmedi. Yunanistan hükümeti Kıbrıs’a kendi vatandaşlarını yerleştirmeye devam etti.

Ada için yapılan destansı mücadeleyi ve acı günlerini, Kıbrıs gazisi Emekli Yarbay Atilla Çilingir’den dinleyeceğiz.

İyi okumalar…

 

Oğuz Çetinoğlu: 1974 yılının Temmuz ayında, genç bir üsteğmen iken, gönüllü olarak size Kıbrıs’a gitmek ve savaşa katılmak kararı aldıran duygu ve düşünceler nelerdi? Emekli Yarbay Atilla Çilingir: Kıbrıs konusu benim için 1960’lı yıllardan beri zihnime yer etmiştir. Ada’nın 1878’de İngiltere’ye tesliminden sonra ilk defa 1960 yılında adaya çıkan Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görevli Dr. Bnb. Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarının 21 Aralık 1963 tarihinde Rum’lar tarafından hunharca katledilmişti. Türkiye gazetelerinde yayınlanan fotoğrafları hiç unutamadım. O zaman Kuleli Askeri Lisesi’nde 1’nci sınıfta askerî öğrenciydim. O yıllarda Kıbrıs Türk’üne uygulanan o vahşet tablosu; beni daha gençlik yıllarımda Kıbrıs adasında yaşanan olaylara kilitlemiş, mutlaka bir gün o adada görev almayı aklıma koymuştum. Zaten 60’lı yıllar, Kıbrıs konusuna Türk Milletinin ”Milli Davamız” olarak sahiplendiği çok özel bir dönemi kapsar. Ayrıca benim Teğmen rütbesiyle ordu da görev aldığım 1967 yılında Kıbrıs adasında Rumların, Kıbrıs Türküne karşı girişmiş olduğu tedhiş hareketlerinin şiddetlendiği bir dönem başlamıştı. Adada yaşanan bu kargaşada, Kıbrıs Türk Halkı, Rum saldırılarından kendilerini korunmak maksadıyla 28 Kasım 1967 de ‘Geçici Kıbrıs Türk Yönetimini’ ilan etmişti. İşte tam bu kritik süreçte; ‘Acritas Planının’ uygulayıcısı Yunanlı General Grivas’ın komutasında Yunan Alayı subaylarının ve askerlerinin de katılımıyla 5-6.000 kişilik bir kuvvetle, Kıbrıs Türk’ü için çok önemli bölgeler olan Geçitkale ve Boğaziçi bölgelerine saldırarak, 30 Türk’ü katlettiler. Bu gelişmeler üzerine, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Kıbrıs meselesinin çözümü için 1965’den beri yapılan görüşmeler kesildi. Ve dönemin T.C Hükümeti Başbakanı Sayın. Demirel T.B.M.M’ de Kıbrıs’a müdahale kararı almıştı. İşte böylesi bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ilk görevime başlamış; 1963 yılından beri takip Kıbrıs olaylarında, Kıbrıs Türk Halkının yanında, onların özgürlük mücadelesine destek verebilmek maksadıyla, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda (K.T.K.A.) görev alabilmek, gönüllü olarak onların yanında savaşmak için defalarca dilekçe vermiştim. Bu talebim, o dönemde karşılık bulmadı ama yıllar sonra kaderimin en önemli ödülü olarak bu şansı; 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs Harekâtına üsteğmen rütbesiyle ve bölük komutanı olarak katıldığım o süreçte yakaladım. Kıbrıs Türk Halkı’nın özgürce yaşama hakkına kavuşabilmeleri için bu savaşların tamamına katılarak ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılmak şerefine, 1999 yılında da; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (K.K.T.C.) yurttaşı olmanın gururuna nail oldum. Çetinoğlu: Kıbrıs’a gittiğinizde karşılaştığınız manzara-i umumiye hakkında neler söylemek istersiniz? Çilingir: 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Yunanistan’daki, cuntanın da desteği ile Rum Terör Örgütü E.O.K.B tarafından bir darbe gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı Makarios bu darbeden hayatını zorlukla kurtarmış ve İngiliz üssü Dikelya’ya kaçmıştı. Bu darbe sonucunda, adada ‘Helen Cumhuriyeti’ adı altında illegal bir oluşum ilan edildi. Başına da, ‘Türk Kasabı’ lakaplı Nicos Samson getirildi. Adanın her yanı Yunan ve Helen Bayraklarıyla donatıldı! Aslında bu darbenin tek bir amacı vardı! O da; ‘Acritas Planına’ göre Kıbrıs Türk Halkı’nı topluca yok etmek ve adayı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu önemli gelişmeler üzerine Türkiye; 1959-1960 Londra ve Zürih antlaşmalarından doğan, garantörlük sıfatının kendisine vermiş olduğu hukukî yetkiyi kullanarak; dönemin hükümet başkanı Sayın Bülent Ecevit’in, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) almış olduğu karar doğrultusunda; 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs adasına askerî harekât başlatıldı. Ben ve birliğim, 21 Temmuz 1974 Pazar sabahı helikopterlerle adanın adaya indirildiğimizde; savaşın cehennemî yüzü her tarafı sarmıştı. 1 gün önce adaya atlayışı gerçekleştiren paraşüt birliklerimizle, aynı gün adaya indirilen diğer komando birliklerimiz, Girne kıyılarına denizden çıkartma yapan diğer birliklerimiz; o gün ve gecesinde, Kıbrıs’ta en şiddetli çatışmalardan birini yaşamıştı. Ancak Mehmetçiğin ve bizleri yıllardır özlemle bekleyen Kıbrıs Türk Mücâhidinin korkusuz ve iman dolu yürekleri sayesinde; savaş taktiklerinin en zor olanı, ‘ada harekâtı’ başarılmış, adada hava ve kıyı başı, birliklerimiz tarafından başarıyla tutulmuştu. Biz 2’nci gün, Pazar sabahı adaya indiğimizde; daha önceden adada konuşlandırılan Yunan Silahlı Kuvvetlerine mensup komando birliklerinin de desteklediği Rum Millî Muhâfız Ordusu (R.M.MO) şiddetli bir ateş gücü ve inme bölgemizi ele geçirmek maksadıyla yapmış oldukları karşı taarruzlarla karşılaştık. Her yer yanıyordu. Cehennemi tarif et deseler, işte ‘o günler cehennemin ta kendisiydi‘ derdim. Düşmanın yoğun topçu, havan ve uçaksavar ateşi, tarlaları yakıyordu. Şiddetli rüzgâr sebebiyle bölgede biçilen, kaldırılamadığından balyalar halinde bırakılan samanlar, ateş topu hâline gelmişti. Temmuz ayının sıcağına, yanan saman balyalarının sıcağı da eklenince, bir dünya cehennemi oluşmuştu. Karşımızda savaşın acımasız yüzü vardı. Rum bölgelerinde sıkışıp kalmış, hürriyetleri gasp edilmiş on binlerce sivil Kıbrıslı soydaşımızın yaşadığı mezalimler, Rum çeteleri tarafından topluca katledilmelerini önleyebilmek adına ailelerini, namus ve şereflerini, vatan topraklarını; ellerindeki çakaralmaz silahlarıyla, sınırlı cephanesiyle korumaya yeminli bir avuç Kıbrıs Türk Mücahidinin mücadelesini düşünüyor, onların çaresizliğine kahrolurcasına üzülüyorduk. İlk gece Yunan Alayının, inme bölgesini ele geçirmek maksadıyla gerçekleştirdiği taarruzu durduran, yapılan antlaşmalar gereğince 1960’dan beri adada var olan yegâne gücümüz, şanlı K.T.K.A. müthiş bir savaşın içerisindeydi. Ve yaşlı, çoluk çocuk demeden Rum vahşetinin, tecavüzlerinin katlettiği Kıbrıs Türk’ünün adanın her yanından yükselen acı çığlıklarıyla dolu bir savaş alanı… İşte biz adaya indiğimizde böyle bir gerçekle karşılaşmıştık. Yani tam bir insan sefilliği, acı bir dram…

(Bakınız: www.atillacilingir.com videolar bölümü Soner Yalçın’ın hazırlayıp, Cüneyt Özdemir’in sunduğu ve benim Kıbrıs Savaşlarını anlattığım ‘Oradaydım’ isimli belgesel.)

Çetinoğlu: Kıbrıs hakkında, ciltlere sığmayacak bilgi birikiminiz var. 50 yıldan fazla bir zamandan beri Kıbrıs, Türkiye’nin ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın gündeminde. Bu durumun sebeplerini özetlemeniz mümkün mü? Çilingir: Öncelikle Kıbrıs adasının Türkiye için önemini belirtmeye çalışayım: Kıbrıs adası; Akdeniz’deki konumu itibâriyle yüzen bir uçak gemisi gibidir. Gerek Ortadoğu petrollerine ve enerji odaklı İskenderun limanına yakınlığı, Akdeniz’in eski ipek yolu dediğimiz, milletlerarası deniz yolunu kontrol edişi gibi sebeplerle; elinde bulunduran ülkeye jeo-stratejik yönden büyük bir güç kazandırır ve avantaj sağlar. Bu sebeple ülkemiz için hayatî öneme sâhiptir. Bunun ötesinde; Kıbrıs adası 1571’den, 1878 yılına kadar tam 307 yıl boyunca atalarımızın Osmanlı’nın hâkimiyetinde kalmış, ada halkına Osmanlı’nın medeniyetini, hak ve hukukunu aşılamış, öğretmiştir.

Daha öncesinde ise 648 yılında ilk İslam donanmasıyla fethedilen bu adada; Nebiler Nebisi Peygamber Efendimizin süt teyzesi, Medineli ilk Müslümanlardan Akdeniz’in Nuru, ”Hala Sultan olarak da anılan Ümmü Haram binti Milhan’ın (radıyallahu anha) türbesi bulunmaktadır.

Ülkemize 65 km. mesafede olan Kıbrıs adası, Türkiye’nin ön cephesi, milletlerarası sulara açılan yegâne penceresi, yaklaşık 1366 yıllık tarihimizin önemli bir parçası, ata yadigârımız vatan topraklarıdır.

Yukarıda sıraladığım sebepler, Kıbrıs adasının Türkiye için neden çok önemli olduğunun en çarpıcı gerekçeleridir. Onun için yarım asırdan fazla bir süreden beri ülkemizin gündemindedir.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT)’nin gündeminde olmasının sebepleri:

1959-1960 Londra ve Zürih anlaşmalarına göre 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, kuruluşundan 1 ay sonra BMT tarafından üyeliğe kabul edilmiş. 1961 yılının baharında İngiliz Milletler Topluluğuna, Aralık 1961’de de, IMF ve Dünya Bankasına üye olmuştur.

Ancak, ilk Cumhurbaşkanı aynı zamanda Başpiskopos Makarios, devletin daha birinci yılı dolmadan, türlü oyunlarla bu yapının kısa bir sürede bozulacağı görüşünü dile getirmekten çekinmiyordu. Çeşitli Bizans oyunlarıyla maksadına ulaşmış ve özellikle 21 Aralık 1963 tarihinde adada yaşanan ‘Kanlı Noel’ olayları sebebiyle, devletinin kuruluşunun 3. yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, bizzat Rumlar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Adada yaşanan olaylar sebebiyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk Halkı yönetimden uzaklaştırılmış, o tarihten 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden ve milletlerarası camianın gözleri önünde süregelen tam bir insanlık dramı yaşanmıştır.

Çünkü Rumlar 1955 yılından beri hedefledikleri, adayı Yunanistan’a bağlamaya yönelik ‘Enosis’ yolunda hukuksuz ve teröre bulaşmış adımlar atmaya başlamıştı, Kıbrıs Türk Halkı’nı uyguladıkları izolasyon ve ekonomik ambargolarla, adanın dışına göç etmeye zorlamışlardır.

Sadece Kanlı Noel’in yaşandığı o gece yüzlerce Kıbrıs Türk’ü alçakça katledilmiş, 103 köy yakılıp, yıkılmış ve on binlerce Kıbrıs Türk’ü evini barkını, arazisini terk ederek Türk Kantonlarına, daha emniyetli bölgelere göç etmek mecburiyetinde bırakılmıştır..

Bu insanlık dışı uygulamalara, pek tabii ki, Anavatan Türkiye kayıtsız kalmamış, 25 Aralık 1963 tarihinde Garantör ülke sıfatını kullanarak; Hava Kuvvetlerimize ait uçaklarla adada yaşanan olaylara müdâhale ederek,  Rumların bu tedhiş hareketlerine son vermesi yönünde ihtarda bulunmuştur.

Bu gelişmeler üzerine sözde Cumhurbaşkanı Makarios, 1 Ocak 1964’te Kıbrıs’la ilgili bütün anlaşmaları feshettiğini açıkladı. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti O’na göre fiilen ortadan kalmış oluyordu.

Bunun üzerine BMT Genel Sekreteri Utant’ın çağrıd bulundu ve Kıbrıs’ta Rumların sebebiyet verdiği kargaşayı sona erdirmek maksadıyla 15 Ocak 1964’te Londra’da; İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve adadaki iki toplum lideri ile birlikte bir araya geldiler.

Ancak bu toplantıdan Rumların uzlaşmaz tavrı sebebiyle hiçbir sonuç alınamayınca; 4 Mart 1964’te BMT Güvenlik Konseyi 186 sayılı kararıyla adadaki şiddetin önlenebilmesi için Kıbrıs’ta konuşlandırılmak üzere Barış Gücü Birlikleri (BGB) ve bir arabulucu tayinini öngördü. Böylece Kıbrıs’a Mart 1964 tarihinde 3 aylık süre için ayak basan BGB, aradan 54 yıl geçmesine rağmen adadaki varlığını devam ettirmektedir. Adada bugün dahi sanki bir kargaşa, savaş hali varmışçasına her altı ayda bir BMT kararı ile görev süresi uzatılan BGB askerlerinin hâlâ adadaki varlığını devam ettirmesi, BMT’nin Kıbrıs üzerindeki etkinliğini ve maksatlarını çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Şurası unutulmamalıdır ki! Kıbrıs adası, BMT’nin 5 daimi üyesi için her dönemde çok önemli olmuştur. Özellikle ABD’nin partneri İngiltere’nin Kıbrıs’ta bulunan Dikelya ve Agratur askerî üsleri, Amerika’nın binlerce kilometre uzaktan ada üzerinde söz sahibi olmak istemesi, Rusya’nın Makarios zamanından beri Rum kesimine olan yatırımları, burada bulunan yüzlerce danışmanı, Çin’in Ortadoğu ve Akdeniz’de askerî ve ekonomik yönden etkin bir rol almak istemesi, son dönemde İsrail’in bölgedeki, petrol ve hidrokarbon yataklarının tespiti ve çıkarılması için Rumlarla yapmış oldukları işbirliği anlaşmaları ve nihayet, Hıristiyan âleminin bu coğrafyada bu kadar önemi büyük stratejik bir adanın, İslamiyet’i temsil eden bir gücün, Türkiye’nin elinde bulunmasını istememesi, BMT’nin elinin, gözünün ve kulağının her dönemde Kıbrıs’ta olacağının, taraflar arası muhtemel bir anlaşmada dahi, kendi menfaatine yönelik bir payı alacağının en önemli yansımalarıdır.

 

(DEVAM EDECEK)

 

Önceki İçerikVay ki Ne Vay!
Sonraki İçerikYine İnsanları Gördüm
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.