İşin Sırrı, Künhünde

30

Anadilinizden başka, iyi konuşabildiğiniz ikinci bir diliniz var mı?
Varsa bile hemen “Evet.” demeye hazırlanmayın. Bir radyo programındaki
konuşmalara kulak verdim. 11 Eylül Olayları’ndan sonra, Amerika’da
Arapça öğrenmeye ilgi artmış. Kursiyerlerden biri şunları söylüyor:
“Arapların kültürleri, yaşantıları dikkatimi çekti. Arapça öğrenmeye
karar verdim; bir kursa başvurdum. Zamanla anladım ki bu iş, kursla
olmayacak. Arabistan’a gittim. Gördüm ki bir dil, çıktığı kültürü
öğrenmeden öğrenilmezmiş. Arap coğrafyasını, kültürünü, folklorunu,
sosyal yaşamını öğrendim. Biraz zamanımı aldı; ama amacıma ulaştım.”
Bir tarihte şunu duymuştum: “İngilizce, İngiltere’de öğrenilir.”
Anadolu liselerinde ve benzeri liselerde bir yabancı dili niye
öğrenemediğimizin cevabı burada. Aslen Yahudi olan ve Kuran tefsiri
yazmaya karar veren M. Esed’in, bu eserini yazabilmek için en az yirmi
yıl Arap kültürünü ve iklimini tanımak üzere bu bölgede kaldığını,
izlenimleriyle ilgili “Mekke’ye Giden Yol” isimli seyahat-hatırat türü
bir eser yazdığını biliyoruz.

Bir şiiri, şairinden başka, en iyi kim açıklayabilir? Picasso’nun
resmini, kendinden başka, en iyi kim yorumlayabilir? Bir motorun
işleyişini, mucidinden başka, en iyi kim bilebilir? Bir limon, Akdeniz
ikliminden başka, en iyi nerede yetişebilir? Bir çocuk, anne kucağından
başka, sevgiyi en iyi nerede tadabilir ve nerede öğrenebilir? Niçin bir
sivrisinek, batakta; bir balık, denizde yetişir? Bunların her biri
“orijinine uygunluk” ilkesiyle izah edilebilir. Koklamayan kişi gülü,
tatmayan kişi balı ne kadar izah edebilir? Bir şeyi mükemmel bilmek ve
izah etmek orijinine nüfuz etmeyi gerektirir. “Yarım doktor candan,
yarım âlim dinden edermiş.” sözünü bilmeyenimiz yoktur. Kemik
beklentisiyle kasabı seyreden köpeğin kasap olamayacağı gerçeği, içine
nüfuz edilmeyen hiçbir işte başarıya ulaşılamayacağını bize ne güzel
anlatıyor. Öyleyse, yapılacak işte, ortaya konacak eserde, öğrenilecek
bilgide, yaşanacak her güzellikte “işin künhüne vakıf olmak” gerekiyor.

İşin künhüne vakıf olmayanlar ya da olduğunu zannedenler; yaşadığı
aşktan, kullandığı eşyadan, yediği yemekten, edindiği dosttan, gördüğü
güzellikten, elde ettiği üründen, soluduğu nefesten, dinlediği
musikiden ne kadar zevk alabilirler; bir eylem olarak doğmakta,
ölmekte, sevinmekte, ağlamakta, yemekte, içmekte, kazanmakta,
kaybetmekte, ayrılmakta, bir olmakta ne mana bulabilirler? İşin sırrına
eremeyenler için, bu yaşananların ne anlamı olabilir? Herkes kendince
bir anlam verecektir. Bir de Yunus’u dinleyelim: “Sevgi baht olmuş
ezelden bize / Sizde bir türlü, bizde bir türlü / Alaca düşmüş
gördüğümüze / Sizde bir türlü, bizde bir türlü / İstemem versen cihan
varını / Gönül nakşetti, güle yarını / Her yüzde görmek dost didarını /
Sizde bir türlü, bizde bir türlü.”

Yunus Emre, 10’lu hece ile ilahi türünde yazdığı bu iki dörtlüğünde
nakarat haline getirdiği “Sizde bir türlü, bizde bir türlü.” dizesiyle
sevginin ve diğer değerlerin, nesnelerin algılanmasının kişiden kişiye
değiştiğini, kendisini dünyacı algılamalardan tenzih ettiğini ne güzel
dillendiriyor. Yunus Emre’ye göre, sevmek bizim “baht”ımızdır. Ancak,
sevmekten ve sevgiden ne anladığımız önemli. Edebiyatımızda mecazi,
platonik, ilahi olmak üzere üç sevgi türünden bahsedilmektedir. Sizce
doğru sevgi hangisidir? İşin künhü hangi sevgide yaşanmaktadır? Yunus
Emre’ye bütün cihan varını elinin tersiyle ittiren sevgi hangisidir?
Gönlün gülde bulduğu yar, hangi yardır ve hangi sevgiyi kişiye
yaşatmaktadır? Her yüzde görülen o güzel yüz, kimin yüzüdür ve bu yüz
hangi sevginin ürünüdür? Her yüzde bir yüzü görmek, ne demektir?
Görülen yüzün “sizde bir türlü, bizde bir türlü” olmasından ne
anlamalıyız? Yunus Emre, burada sevgi yorumundaki farklılıktan
yakınırken bir taraftan da sevginin künhüne dikkat çekmektedir.

Ampulü bulmak için birlikte dokuz yüz doksan dokuz deney yaptıkları
asistanı, bininci deney öncesi, Edison’a: “Ampulü icat edemeyeceğimizi
siz de kabullendiniz; sanırım, yeni bir deney düşünmüyorsunuz.” deyince
Edison: “En azından dokuz yüz doksan dokuz yolun çıkmaz sokak olduğunu
öğrendik, şimdi bininci yoldayız.” diye cevap verir ve yoluna devam
eder. Kullandığımız ampul o azmin ve çalışmanın ürünüdür. Kolay
değildir işin künhüne inmek, Olmazları görmek de bir yöntem ve
gerekliliktir. Bunun için emek gerek, sabır gerek, bitmeyen ümit gerek;
neyi, nerede, ne zaman, ne kadar yapacağını bilmek gerek.

İster dil öğrenmek için ister bir ürün ortaya koymak için ister bir
hazzı tatmak için olsun, ne olursa olsun, rasyonaliteden kopmamak
lazım. Unutmayalım, “Kem âlât ile kemalât olmaz.”