Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları… (1)

61

 

“Açılım-saçılım-kaçınım” sıtmasına yakalanan siyasi irade; önce ucu açık olarak “açılacak”, sonra etrafa bulaşacak şekilde “saçılacak“, o da yetmeyecek çareyi “kaçınmak” ta ya da “kaçmakta” bulacak varsayımı ortalıkta söylenmekte…

Konuyu nasıl “evirip-çevirip” sunacağı telaşı içindeyken, yeniden rapor vermek ve yeniden “destur” alarak uygulamalar yapmak için gayretle çalışan bir irade, çırpındıkça karanlığa batmakta…

Tam bu konuların tartışıldığı bir günde, devlete silah çeken, isyan eden her kim olursa olsun, “onların anaları ağlayacak mı, ağlamayacak mı” seçeneklerine bakılmaksızın bugünkü isyancıların başının ezilmesi gereğine dikkat çekme noktasında, yanlış örnek bile olsa, tarihi bir olayı gündeme getiren bir politikacının sözleri etrafında “ateş çemberi” oluşturuldu…

Maazallah eğer bu isyan Gazi Paşa’nın döneminde değil de Demokrat Parti döneminde olsaydı, şimdiye kadar kaç kez “idam” fermanı imzalanırdı, bilinmez! Nedir işin aslı astarı; kimse bunu araştırmadan, anlamadan, dinlemeden konuşuyor, yazıyor çiziyor…

Evet, nedir bu “Dersim” olayı?

İşte bu yazımızın ana konusu “Dersim İsyanı” olacak…

Siyasi arenada sürüp giden “Dersim” kavgasında kim ne diyor, doğru mu söylüyor, yalan-yanlış mı söylüyor sorusuna yanıt aramayacağız; kimin haklı-haksız olduğuna da bakmayacağız; öncelikli olarak “Dersim” isyanını ve onun öncüsü “Seyit Rıza“yı anlamak ve tanımak gerekiyor, onu anlamaya, amaçlarını anlatmaya çalışacağız…

Yakın tarihimizde olmuş bir isyanın nedenleri ve sonuçlarını bilmeden birileri hakkında karar vermek, onları yargılamak doğru olmadığı kanaatiyle konu araştırıldı, birçok yönüyle irdelendi…

Olayı objektif olarak değerlendirebilmenin tek yolunun, her olayda olduğu gibi, Dersim olaylarını da kendi zaman dilimi ve şartlarında değerlendirmeyi ilke edindik. Bu yazı bu ilke çerçevesinde değerlendirilip okunmalıdır. Eğer 1937-38 yılların devlet anlayışı ve Dersim isyanı bugününün şartları, fikri ve siyasi atmosferi ile değerlendirilirse, baştan itibaren yanlışa düşülmüş olur. Bunu hatırlatalım…

İsyan Öncesi Genel Durum…

Altı yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğunun hiç bir döneminde Anadolu’nun bu bölgesi “devlet otoritesi” kontrolüne girmemiştir. Yüzyıllarca feodalitenin özgün bir yapısı olan aşiret esasına göre “egemen alan” ve “manevi ocak” şeklinde tezahür etmiş, “çoklu kişisel özerklik” bağlamında egemen olan bir yönetimle varlığını sürdürmüş olan Dersim Bölgesi çok farklı özelliklere sahiptir.

Tanzimat Fermanıyla birlikte, İstanbul hükümeti bölgeye zaman zaman müdahil olmak istemiş, fakat hiç bir şekilde devlet otoritesini tesis edememiştir. Sonuçta, kendi haline bırakılmış…

Merkezi yönetimin müdahil olmasına karşı Dersim feodalizmi sıkça isyanlar çıkarmış; bunlar genel hatlarıyla “Dersim Ayaklanmaları” olarak bilinir. Bu ayaklanmaların tarihleri sırasıyla; 1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916 olarak tarihlendirilebilir.

Dersim, Osmanlı Devleti sınırları içinde adeta “çoklu kişisel özerklik” yansıtan bir bölge olarak yaşamını sürdürmüş. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla bu özerk yapısını kaybetmiştir. Aşiretlik, seyitlik, şeyhlik, manevi ocaklık, ağalık, derebeylik lakaplarının yaygın olduğu bölgede devlet otoritesine kaymalar başlayınca (özellikle güçlüler tarafından ezilen zayıf aşiretler ve fukara halk devlete sığınmaya başlamış) buna itirazlar olmuştur. Feodal yönetim biçiminin tehlikeye düşmesine karşı çıkılmış; vergi vermek, askere gitmek, devlete tabi olmak gibi çeşitli devlet otoritesini kendilerine uygun bulmamışlar ve her fırsatta isyan etmişlerdir.

Bölgede meydana gelen isyanlar kısmen de olsa bastırılmış olsa de sorun hiç bir şekilde çözülmemiştir. Cumhuriyet idaresi bu sorunu kökten çözmeye karar vermiş. Ve 25 Aralık 1935 tarihinde, 2884 sayılı “Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Bu yasanın detayları ve ana hedefleri aşağıda “yol haritası” şeklinde verilmiştir.

Öncelikli olarak bölgeye, dördüncü genel müfettiş sıfatını da alan, otoriter bir general-vali atanması yapılır. İdari, askeri ve hukuki anlamda geniş yetkileri olan asker vali korgeneral Abdullah Alpdoğan olur. Vali Alpdoğan’ın çok sert ve otoriter biri olması da dikkat çekicidir.

Tunceli İl Yasasının çıkmasıyla bir ıslahat programı uygulanmaya konuldu. Ve bu ıslahat hareketleriyle birlikte 1937 başlarında, Dersim’de yeni isyanlar başladı. Yine bölgede hükümet otoritesi kurulamadı. Dersim’deki bu hareketliliğe paralel olarak Suriye sınırına yakın bölgelerde de benzer olaylar görülmeye başlandı.

Bunlardan biri de Hatay’ın bağımsızlıkla sonuçlanmasıyla isyancılara moral, umut verdi. Hatay’a bağımsızlık tanıyan “Milletler Cemiyeti” (Birleşmiş Milletler) yeni olayları gündeme getirdi.

Suriye sınırındaki bu isyanların arkasında, başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye’nin olduğu ve onlar tarafından kışkırtıldığı şüphesi güç kazandı. İşte bu sırada Dersim’de de devam eden isyanların kontrol altına alınmamasının ardındaki gerçeği, Başbakan İsmet İnönü, Dersim bölgesinin ıslahı için uygulanan reform programının amacına bir türlü ulaşamadığını ve bu isyanın arkasında İngiltere’nin olduğunu TBMM de açıkladı.

İsyanın Sebepleri ve Dersim’i Islah Yol Haritası…

Osmanlı döneminde bile “Tımar” sistemine dâhil edilemeyen feodal yapının temsilcileri var Dersim’de… Onların şöyle kategorize etmek mümkün; şeyhler, ağalar, seyitler, mirler, aşiret reisleri ve başıboş eşkıyalar…

Diğer bir anlatımla feodal güçler “her şey” olmuşlar; yargılamayı da, cezayı da kendileri vermişler, hem hâkim hem de savcı olmuşlar. Vergiyi de kendileri toplayıp paylaşmışlar, gençleri askere yollamamışlar, kendi egemenlikleri için fedai olarak kullanmışlar, yani muhafızlık, haydutluk için insan gücü olarak kullanmışlar. Çetelerden oluşmuş eşkıyalar topluluğundan ibaret bir feodal güç oluşmuş…

Kısacası modern çağın derebeyleri…

Peki, bu insanlar neden isyan ediyorlar?

Sebep gayet basit, bu yöreye devlet otoritesinin gelmesini istemiyorlar.

Bu çağdışı düzenin yerine medeni bir yapının getirilme isteği, onların feodal itibarını sarsacağı için Devlet’i istemiyorlar…

Bu isyanın sebeplerini, Türkiye cumhuriyeti belgelerinin dışında bir kaynaktan okuyalım: “Komünist Enternasyonalin” belgelerinde (1937) şöyle yazıyor;”Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır… İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur.”

Yıl 1935… Cumhuriyet hükümetinin başında başbakan olarak Garp Cephesi komutanı İsmet Paşa var… Ekonomik ve sosyal boyutlu büyük projeler Gazi Paşa’nın kontrolünde yürütülüyor; ülkeyi ekonomik, sosyal ve eğitsel olarak kalkındırmak, ana hedeftir… Bu projelerden biri de 1935 yılında İsmet Paşa’nın hazırladığı Dersim projesidir. Proje Dersim isyanından yaklaşık iki yıl önce konuşulmaya başlandı. 

Dersimle ilgili bu projeye bakıldığında neleri görüyoruz, neler varmış, amaçları, hedefleri nelermiş; bu projede neler yer alıyordu? Sorularını irdelemek mümkündür. İsmet Paşa’nın bu projesinde yer alan ana konuları özetleyerek belli başlıklar halinde şöyle sunmak mümkündür;

1- Dersim ıslah edilecektir. Bir program dâhilinde önce yöre silahtan arındırılacaktır. Bunun için programın bir ön hazırlığı yapılacak, sonra silahların bırakılması ve teslimi olacaktır. Ardından ekonomik gelişme ve sosyalleşme devam edecektir. Gerekirse zorunlu iskân uygulanacaktır. 

2- Programa göre yörede yerleşik devlete kafa tutan feodalitenin tüm unsurların silahsızlandırılması ve bunun için gerekli hazırlıkların yapılması için üç sene süreye ihtiyaç vardır.

3- Dersim vilayeti yeniden teşkilatlandırılacak, devlete ait kurumlar-resmi daireler tesis edilecek, vali yetkisinde başarılı bir kolordu kumandanı vali olarak atanacak, üniformalı muvazzaf subaylar (zabitler) kaza kaymakamları olacaktır. Devlet dairelerinde çalışan memurlardan hiç biri yerli olmayacaktır.

4- 1935 ve 1936 yılları imar programı kapsamında ilin tüm yolları, köprüleri ve karakolları yapılacaktır. Bu imar işleri 1937 ilkbaharına kadar bitirilecek ve bu tarihten itibaren bir askeri kuvvet valiliğin emrine verilecektir. 

5- Tüm bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Dersim’e verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu düşünceler gizlidir.

Dersim ıslah plânı olarak da anlayacağımız plânın ana hatları bunları kapsıyordu. Bir anlamda devleti tanımayan ve baş kaldıran Dersim’in “medenileştirme” işinin yol haritası böyleydi.

1935 yılından itibaren Dersim’de hızlı ve köklü bir imar faaliyeti başladı. Önce yollar, köprüler yapıldı; ardından askeri karargâh binaları, lojmanlar ve karakollar inşa edildi. Bunların anlamı şuydu; Dersim’e devlet gelecek, feodal sistem yıkılacak!

Karakol ve askeri karargâhların inşaatını fark eden Dersimli aşiretler isyan plânlarını hazırladılar. İtiraz ettikleri husus, askeri karakolların inşası idi. Çünkü karakollar aracıyla kontroller yapılacaktı. Bunun anlamı da devletin mutlaka bir askeri harekâta başlayacağı yönündeki kanaat idi. Bir askeri harekâtın başlaması feodal sistemin çökmesi demekti. Harekâtın başlayacağını sezdiler ve isyan bayrağını çektiler…

Yıl 1936… Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışını Gazi Mustafa Kemal Atatürk yapacaktır… Herkesin Gazi Paşa’nın neler konuşacağını merak etmektedir. Nitekim beklenen de olur; Dersim’e askeri bir harekâtın yapılacağını, Mustafa Kemal, TBMM açış konuşmasında gereken sinyali verir. Bu konuşmayla adeta askeri harekât için işaret fişeğini ateşlemişti…  

İşte Atatürk’ün 1936 yılındaki TBMM açılış konuşmasında söyledikleri: “Dâhili iç işlerimizde mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salahiyetler verilmelidir.” (M.K. Atatürk, 1936 TBMM Açış Konuşmasından)

Dersim Komutanı ve Faaliyetleri…

Dersim’in ıslahı planı gereğince “kolordu” düzeyinde bir kuvvete komutanlık yapabilecek ve olağanüstü yetkilerle donanmış bir vali-korgeneral atandı. Böylece Dersim’de kurulan askeri karargâh komutanlığına hem asker hem de vali yetkisinde biri getirilmiş oldu. Göreve tayin edilen bu kişi de, Cumhuriyet dönemi isyanlarından “Koçgiri İsyanı”nı kanlı şekilde bastıran “Sakallı Nurettin Paşa“nın damadı olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan idi.

Korgeneral Alpdoğan, 1937 başında, Dersim’e komşu il olan bugünkü Elazığ bölgesine karargâh kurar. Dersim yöresinde kendi başına buyruk yaşayan ve devlete tabi olmak istemeyen aşiret liderleriyle görüşmelere başlar. Bu aşiretlerin belli başlıları şunlardır: “Yusufhan, Demenan, Haydaran, Şıh Hesenan, Kalan, Karakoçan, Kevan, Lolan, Keçelan, Kozan, Bahtiyar” olmak üzere…

Bu aşiretlerden başka bir tane daha vardır, “Abasan Aşireti”… Bu aşiretin özelliği, reislerin adının Seyit Rıza olmasıydı; kendisinin peygamber soyundan geldiği, bu nedenle de “Seyit” lakabını alarak kendisine “Seyit Rıza” denilmesi aşireti özellikli kılıyordu. 

(Not: Peygamber ailesine mensup olan kişiler “ehlibeyt” olarak bilinir. Peygamber soyundan günümüze intikal eden nesiller ise “seyit” olarak anılır. Peygamber torunu Hüseyin, Kerbela’da yakınlarıyla birlikte katledildikten sonra, Ondan gelen soy “seyit” olarak anıldı. Bugün de Anadolu’da seyit olduğunu iddia eden pek çok insana rastlamak mümkündür. Bunların çoğu sahte seyitlerdir. Seyitlik devlet tasdikinden geçmiş şecerelerle belirlenir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, “seyitlik payesi” kişiye toplumda farklı ve çok önemli bir mevki, konum, itibar kazandırır. Çünkü kendini peygamberin vekili olarak tanıttır, cahil vatandaş da buna inanır ve katıksız “biat” eder. Böylece “seyitlik” unvanıyla bir tür feodalite oluşur. Özellikli din motifi kullanılarak çok etkin olan aşiretler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok itibar görürler. Hem seyitlik, hem ağalık, hem de aşiret payelerine sahip olanın sınırsız gücü var demektir. Tabii ki tüm bu payelerin hepsi aynı kişide bulunmayabilir; bir iki tanesi bile yeter feodal güç olmaya, insanları sömürmeye, gerektiğinde isyan çıkarmaya… R.D.).

Korgeneral Alpdoğan’ın aşiret reislerine yaptığı teklifler şunlardır;

1-Devlete tabi olun.

2-Dersim’e yönelik yapılacak ıslahatı engellemeyin.

3-Bunları kan dökmeden barış yoluyla sağlayalım.

4- Eğer karşı gelirseniz çok fazla kardeşkanı akabilir.

Der ve aşiretlerden bu konuda devlete yardımcı olmaları için gayret beklediğini belirtir. Tabii ki bu son uyarı aynı zamanda tehdit niteliğinde bir söylem olmadığı da kimse iddia edemezdi…

Dersim bölgesi feodalizmini devletin kontrolüne almak için bir yasanın hazırlandığını yukarıda belirttik. Yasanın tam adı şöyledir: “Tunceli (Tunçeli) Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanunki bu yasa 2884 sayıyı taşıyordu. Bu yasa kısa ifade ile “Tunceli (Tunçeli) Islahat Kanunu” olarak bilinen kanun olup, 1935 yılın 25 Aralığında kabul edilir, 1936 Ocağında yürürlüğe girer.

“Tunceli İl Kanunu” Neden Gerekliydi?

1935’e kadar Dersim yöresinde devleti temsil eden herhangi bir kurum olmamış. Bu durum Tanzimat döneminde yapılan yeni teşkilatlanma sırasında da göz ardı edilmiş, daha doğrusu yok sayılmış Dersim. İşte “Tunceli İl Kanunu”, bu yöreye devlet gücünü götürmek için çıkarılmış bir kanun…

Cumhuriyetle birlikte birçok alanda reformlar yapılıyor, illerde, ilçelerde, bucaklarda (nahiye) yeni idari sistemler kuruluyordu. Dersim öteden beri asayişsizliğin, başıboşluğun, feodal unsurların egemen olduğu bir bölge… O güne kadar bu yöredeki sıkıntılar sadece askeri önlemlerle çözülmeye çalışılmış; ekonomik, sosyal, eğitsel, kültürel hiçbir yatırım yapılmamış… 

Cumhuriyet idaresi buna kesin çözüm aramakta ve sorunu ıslahatlar, imarlar yaparak temelde hal etmek istemiştir. Zaten yasanın ruhuna bakıldığı zaman, bölgenin ıslahı ve imarı için gerekli alt yapının sağlanmasını amaçlayan bir programın varlığı fark edilir.

Yöre halkının sefaletini azaltmak, feodal unsurların elinden kurtarmak için, bölgeyi her yönüyle kalkındıracak şekilde yeniden organize etme planı… Eğitim kurumlarıyla, yol-köprü-su-sağlık kuruluşlarıyla vatandaşa hizmet götürme projesi.

“Tunceli İl Kanunu” çıkarılırken Dersim’de herhangi bir isyan yoktur, var olan bir isyanı bastırmak için çıkarılmış bir kanun değildir. Bölgeyi kalkındırmak, insanlara aş, iş, emniyet sağlamak için çıkarılmış bir kanundur.

Eğer ekonomik ve sosyal yönden bölge kalkınırsa, güvenlik sorunun çözülmesi mümkün görülmüş, ekonomik ve sosyal kalkınma ile yörenin isyan potansiyelinin azalacağı düşünülmüş ve bu amaçlara uygun bir il kanunu. Kısaca “Tunceli İl Kanunu” demek, yöreye uygulanacak topyekûn bir kalkınma hamlesi programı demektir…

Bu kalkındırma programına paralel olarak güvenliği sağlamak için bölgeye kurulan askeri müfettişliğin (Dördüncü Umumi Müfettişlik) başına Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilmiş. Aslında, işi, “sulh” ve “salah” ile hal etmekten yana bir asker. Fakat bir o kadar da sertlikte karalı.

Onun için, önce Dersim yöresindeki aşiret reislerini bir araya toplar ve bu yöreye uygulanacak kalkınma programının ana hatlarını anlatır. İnsanların nasıl rahata kavuşacağını, ulaşımın nasıl sağlanacağını, çocukların ve gençlerin nasıl eğitileceğini anlatır; sağlık hizmetinin, yol-köprü-su gibi alt yapıların neler sağlayacağını, sonuçta yöre halkının nasıl refaha kavuşacağını detaylarıyla, örnekleriyle anlatır…

Aşiret reisleri, Elazığ merkezinde kurulu askeri müfettişlikte itiraz etmemişler bu anlatılanlara, hatta memnun gibi olmuşlar, en azından öyle görünmüşler. Bazıları uzun beyaz sakallarını sıvazlayarak söylenenleri, çok içten olmasa bile “tasdik” ettiklerini mırıltı ile ikrar etmişler.

İlginçtir, aşiret liderleri Elazığ’dan Dersim’e dönerken geçtikleri yollarda ne kadar köprü varsa yakıp yıkmışlar. Yakmışlar diyorum, çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında ne yeteri kadar çimento ne de demir vardı. Dolayısıyla Anadolu’nun hemen her yerinde yapılan köprülerin çoğu ahşaptandı. Büyük kalaslardan yapılmış köprülerdi.

Dersim İsyanını Kim Destekliyordu?

Cumhuriyet döneminde ve öncesinde Doğu ve Güneydoğu’daki isyanların içinde iki tanesi önemlidir: Şeyh Sait ile Dersim isyanları. Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere’nin olduğu biliniyordu. Çünkü İngiltere’nin amacı, Türkiye’nin içerden çıkarılan isyanlarla uğraşırken, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmekti.

İngilizlerin Ortadoğu petrolleri hakkında siyasetleri tarih boyunca hiç değişmedi. Her zaman Irak petrollerini kendi denetiminde olmasını istemiştir. Bunun için de halkın hassas olduğu bazı argümanlar icat etmiş, ajanları aracılığıyla halkı isyana teşvik etmiştir. Örneğin “Din elden gidiyor” görünümü vererek başlatılan isyanlar gibi… Şeyh Sait İsyanı gibi…

Her dönemde İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmıştır. Çünkü Ortadoğu’da ve Anadolu’da en hassas olan konuların başında “din” ve “etnik milliyetçilik” kimlikleri kaşınmış, kanatılmış ve toplumda devlete karşı isyan hazırlanmıştır.

Cumhuriyetin bu zor yıllarında sadece feodalizm ve Batı emperyalizm etkeni yoktu, diğer tarafta Moskova rejimi de tetikteydi. Komünistler Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti çok benimsediklerinden dolayı değil, Batı emperyalizmine karşı savaş kazandığı için itibarlıydı, onun için de cumhuriyetin ilanından hemen sonra çıkan Şeyh Sait isyanına (1925 ) Moskova destek vermedi…

Bunun belgeleri “Komünist Enternasyonal” arşivlerinde saklıdır. Komünistlerin bu şekilde davranmalarının sebebi ise şöyle ifade edilmiştir: “Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.”

“Komünist Enternasyonal” tarafından yapılan bu tespit son derece isabetlidir. Bazı hususları, kimlikler farklı gösterilmek istense de, bugün için de geçerli sayılabilecek derecede açık gerçeklerdir.

Dersim tarihi, pek çok isyanlarla doludur, bunların tarihleri yukarıda verildi. Bu isyanlar Padişahlara, Meşrutiyete, Jön Türk hareketine karşı yapılmıştır. En son da Cumhuriyet yönetimine karşı yaptıkları Dersim isyandır…

Osmanlıyı paylaşan emperyalistler arasında pay kavgası devam ediyordu, paylarından pek memnun değillerdi, “sana çok oldu bana az oldu” diye… Bunlardan biri de İngiltere idi. Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan Lozan antlaşması gereğince Musul ve Kerkük statüleri, özellikle bu bölgelerde çıkan petrol kaynakları üzerindeki hisseleri için kesin çözüm olmamıştı. Musul konusu özellikle İngiltere ile tartışmalıydı. İşte tam bu sırada İngilizler ellerini güçlendirmek için bir “iç sorunun kaşınması” plânını yaptılar. Musul’u elde tutmak istiyorlardı. Pazarlık konusu yaratmak için Dersim isyanını provoke ettiler. İşte size son derece ilginç bir hatıradan alıntı (belge niteliğinde). Bu ifadeleri okuyucularıma-kamuoyuna ibretlik belge olarak sunuyorum.

(Not: Bir hatıranın hatırlattıkları: Mehmet Akif Ersoy’dan naklen bir olayı burada anımsatmakta yarar vardır. “Mısır’ın İngilizler tarafından işgali sırasında bir İngiliz subayına Kahire’de sordum; “Siz bu ülkeyi çok az bir askeri birlikle yönetiyorsunuz. Bir başka ülke Mısır’ı işgal etmeye kalksa bu kadar az askerle ne yaparsınız?” Bunun üzerine İngiliz subay bana; “Hangi ülke işgal edecek?” dedi. Ben de; “Osmanlılar buraya 40 bin askerle gelseler sizler bin, iki bin askerle bunlara karşı koyabilir misiniz?” deyince İngiliz subay; “Osmanlı’nın başına içeride öyle gaileler açmışız ki, değil 40 bin asker, 400 askerle bile gelecek durumları yoktur” dedi.) M. Akif’ten alınan bu anı, bize, bir gerçeğin bizzat İngilizlerin ağzından itirafını kanıtlamaktadır. Düşmanı ve kuklalarını başka yerde aramaya gerek var mı? Dersim isyanı da diğer önceki isyanlar gibi iş-aş için değil; geri kalmışlık için değil; kimlik, kültürlerin yaşanmamasından dolayı değildir. Feodalizmin devamını ve sürekli “çıban” olma özelliğini korumasını isteyen emperyalizmin desteğiyle çıkarılmış isyanlardır.R.D.)

Seyit Rıza’nın İngilizlere Mektubu…

Bu mektup, Ankara’daki İngiliz Elçiliği’nde görevli Percy Loraine tarafından İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden’a yollanır. Mektup numarası 309, tarihi 22 Mayıs 1937dir. Mektupta, Kürtlerin Türk kuvvetlerine büyük hasar verdikleri özellikle belirtiliyor. 

“Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına,

Sayın Bakan,

Yıllardan beri, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.  

Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ararat Tepesi’nde, Zilan ve Beyazıt vadisinde yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor. Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım….

Seyit Rıza

Dersim Başkomutanı 

(İrdeleme-yorum: İngiliz Dış İşleri Bakanlığına mektup yazıp kendini “Dersim Başkomutanı” olarak tanıtan Seyit Rıza’ya mümkün olsaydı da şu soru sorulsaydı; “peygamber soyunun varisi olarak kendinize yakıştırdığınız “seyitlik” unvanını kullanarak toplumu felakete sürüklemek ve Hıristiyan bir devletin himayesini isteyerek kendi devletine, dindaşlarına karşı isyan etmek, “seyitlik” payesine uyar mı, yakışır mı? Eğer bundan bir manevi destek ve haz duyuluyorsa, o peygamber size duacı, şefaatçi, olur mu?”

Tabii ki böyle bir soru sorma şansımız yok…

Türk milletinin çok kötü kaderi mi var, nedir?

Dış düşmanlar kadar iç düşmanlarla uğraşılmıştır.

Emperyalizmin oyunlarına alet olan mutlaka iç hainler her dönemde bulunmuştur. Neden emperyalist güçlerin oyununa gelinir, bu pek bilinmez. İnsanların yaklaşımı son derece önemli; peşinde sürüklenilen kişinin ne olduğu veya olmadığı anlaşılmadan gelip geçici kişilerin peşine takılarak meçhule doğru giden bir akıbete sürüklenirler. Devletin başında Atatürk gibi bir lider varken ona isyan edeceksin, bu da yetmeyecek gidip İngiliz’le işbirliği yapacaksın ve böylece isyan kozu kullanılarak, Musul ve Kerkük pazarlık konusu yapıp kaybettireceksin. 

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı gelenler emperyalizmin kucağına oturmayı yeğliyor. Bunu anlamak epeyce zordur. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” diyen bir lider var, hürriyeti, akıl ve bilim yolunu telkin ediyor. Mazlum dünya milletlerine örnek, kurtarıcı lider olmuş fakat hâlâ Anadolu’daki ayrılıkçılar, feodalitenin artıkları bunun farkında değiller…

Akıl midenin ve nefsin emrine girdikçe yanlış riski kaçınılmazdır.

Bunun sonunda emperyalizme köle olmak vardır.

Bir lider eğer halkına güveniyorsa, inanıyorsa, onun refahını ve huzurunu düşünüyorsa önce hürriyetini yani istiklâlini istemelidir. Halkının milli ve manevi değerlerine saygılı olan bir lider “emperyalizme en derin saygılarını sunmaktan onur duyan” biri olabilir mi? Kurtuluş savaşı örneği varken önünde, Atatürk gibi olağanüstü bir deha varken örnek olarak, emperyalistlerin oyununa gelip onların merhametine sığınır mı bir lider?! Üstelik de kendini bir bölgenin “başkomutanı” olarak tanımlayarak… Öyle olsaydı, emperyalist güçlere “saygı sunmayı onur sayma” onursuzluğunu gösterenler gibi Gazi Mutsa Kemal mandacılığı kabul ederdi, ama hiçbir mandayı kabul etmemiştir ve ” ya istiklal ya ölüm” demiş, bir başka seçeneğe yer vermemiştir…