Eskiçağ’da Anadolu ve Türkler

47

Prof. Dr. Ekrem Memiş, “Eskiçağ’da Türkler” adlı çok değerli eserini; sonuç bölümünde şöyle özetliyor. Kısmen alıntılıyoruz:

Türk tarihinin de bir eskiçağı vardır…

M.Ö. 3200’lerde Sümerler’in keşfettiği yazı ile başlar ve 10. yüzyıl ortalarında bir kısım Türkler’in İslam dinine girmesine kadar devam eder…

Zannedildiği gibi, tarihte bilinen en eski Türk kavmi Hunlar olmadığı gibi, Türk tarihi de Hunlarla başlamaz…

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında egemen olmuş olan ve değişik adlarla anılan Türk devlet ve topluluklarının mevcudiyeti, çivi yazılı kaynaklardan öğrenilmektedir.

Tarihimizde kurduğumuz devletler arasında, “Türk” adını taşıyan ilk siyasi teşekkül Göktürk Devleti değildir. Akkad çivi yazılı belgelerinden öğrenildiğine göre, günümüzden yaklaşık 4200 yıl önce Doğu Anadolu’da kurulmuş olan Türki Krallığı, “Türk” adını taşıyan en eski Türk devletidir.

M.Ö. 2. Binyıl başlarına ait Asur çivi yazılı kaynaklarında sık sık “Turukkular” adı verilen bir kavimden bahsedilmektedir ki, burada da “Türk” adını açıkça görmek mümkündür.

Sümerler’in gerek filolojik, gerek antropolojik, gerek teolojik ve gerekse arkeolojik belgelerle, en eski Türk kavimlerinden biri oldukları, bugün artık bilinmektedir. Dolayısıyla, tarihi devirlerin başlamasını mümkün kılan yazıyı icat etme şerefi de, bu Türk gurubuna aittir…

Mezopotamya’da M.Ö. 2350 – 2150 yılları arasında büyük bir imparatorluk kurmuş olan Sami orijinli Akkadlar’ı yıkan Gutiler’in ya da diğer adıyla Gudlar’ın Guzlar yani Oğuzlar olduğu, dolayısıyla Oğuz Türkleri’nin tarihinin günümüzden binlerce yıl öncesine dayanmış olduğu gerçeği de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır.

Mezopotamya medeniyetinde rol oynamış kavimlerden Kaslar’ın ve Elamlar’ın da Türkler’le akraba oldukları, çünkü bu iki kavmin de, Türkçe’ye yakın ve hatta aynı dili konuştukları, filolojik delillerle ortaya konmuştur.

Anadolu, 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt zaferi’nden sonra Türk yurdu olmuş değildir. Anadolu’da M.Ö. 6. Binyıldan itibaren Türk kültürünün izlerini görmek mümkündür. Çünkü, yazılı kaynaklara göre, M.Ö. 3. Binyıldan itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşadıkları anlaşılan Hurriler’in Türk kökenli oldukları anlaşıldığı gibi, bölgede M.Ö. 5000 – 3000 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik (Bakır – Taş devrine ait) kültür ile M.Ö. 6000 – 5000 yılları arasına tarihlenen Neolitik (Yeni Taş devrine ait) kültürün de Hurri Türkleri’ne ait olduğu tespit edilmiştir.

M.Ö. 9 – 6. yüzyıllar arasında Van Gölü ile İran’daki Urmiye gölü arasındaki toprakları yurt tutarak, burada güçlü bir devlet kuran Urartular da Hurriler’in torunları olup, bölgedeki Türk varlığını devam ettirmişlerdir…

(Velhasıl) Orta Asya, Türkler’in yegane (tek) anayurdu değildir. Anadolu da Türkler’in en eski vatanlarından biridir. Bizler Anadolu’ya sonradan gelmediğimizi, tam tersine binlerce yıldan beri bu topraklarda oturduğumuz gerçeğini kabul etmeli ve bunu tarih ders kitaplarına taşımalıyız. (Eskiçağ’da Türkler, Prof. Dr. Ekrem Memiş, Konya – 2002 , s.165 – 167)

Tarih sahasında, özellikle Eskiçağ tarihi dalında yetişen Türk İlim Adamları; en eski Türk tarihine kadar inmişler; milletimizin nerelerde kök saldığını bilmiş, kökenlerimizi bulmuş; kendimize gelmemizi sağlamış ve sağlamaktadırlar. Çünkü, nereye gideceğini bilenler; nereden geldiğini bilenlerdir.

Böylece, yerli ve yabancı, sahte ve sözde tarih kitaplarına dayanarak, yıkıcı ve bölücü

emellerine ulaşmak isteyenlerin de foyaları meydana çıkmakta, milleti sen A’sın sen B

diyerek ayrıştırmaya kalkanların da maskeleri bir bir düşmekte, yalancının mumu yatsıya kadar yanar hükmünce tarihi hakikatler; Batılıların oyunlarını bozmakta, hin oğlu hinliklerini ortaya çıkartarak, bu milleti etnik tuzaklara düşürme isteklerini kursaklarında bırakmaktadır.

Kimi insanımızı, özellikle gençlerimizi ayrı dil konuştuklarını ileri sürerek birbirinden uzaklaştırmaya çalışanlar; kimi gençlerimizin de, düzme tarih kitaplarıyla zihinlerini çelerek; onların kendilerini farklı görmelerini istemektedirler. Fakat nasıl ki ışık, karanlığı yok ederse; tarihsel hakikatler de bir ışık gibi, sahte tarih karanlıklarını yok etmekte, hakikat güneşinin doğmasına yardımcı olmaktadır.

Büyük bir ceht ve gayret gösteren, çok değerli tarihçimiz sayın Prof. Dr. Ekrem Memiş, bu konuda başı çekenlerden biridir. Kıymetli araştırmalarıyla bölücülerin oyunlarını bozmakta, gerçek tarihin huzurunda Türk ile Kürdün, aslında aynı kökün iki farklı dalı olduğunu, dolaylı bir şekilde kanıtlamakta; Anadolu’yu 10. asırda değil, binlerce asır evvel yurt tuttuğumuzu ilmen ispatlamaktadır.

Tarihi Mezopotamya’yı kendilerine zemin olarak göstermek isteyenlerin; farkında olmadan aynı millet olduğumuz hususuna vurgu yapmaları; kaderin hoş bir cilvesi olsa gerek. Bu gibilerin kamuoyu önünde ve tarihçiler katında nasıl gülünç bir duruma düştükleri ise ne kadar düşündürücüdür.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Türkiye’yi bölüp parçalamak için ileri sürdükleri her şey; onlarla bir olduğumuzu kanıtlamaktan başka bir şey ifade etmiyor.

Mesela; her fırsatta nazara verdikleri kırmızı, sarı ve yeşil renkli bayraksılar; Selçuklu sancaklarının renklerini oluşturan şeyler. Kırmızı ise, Türklerin adeta kutsal saydıkları bir renk. Nitekim bayrağımız kırmızı değil mi?

Mesela; içtenlikle sarıldıkları Nevruz şenlikleri; bütün Türkler’in  coşkuyla kutladığı Bahar bayramı değil mi? Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nin son demlerine kadar sarayda kutlanmıyor muydu?

Ya geçmişlerini Mezopotamya’da arayış çabaları; bizleri çok eski geçmişte aynı yerde buluşturmuyor mu?

Folklorik yapımız, dokuduğumuz kilimler, horon tepmemiz, klasik çalgılarımız olan davul zurna v.b. hepsi aynı millet oluşumuzun sembol ve remizleri değil mi?

Uzun yıllar çalışılarak büyük bir emek mahsulü olarak ortaya konulan “Eskiçağ’da Türkler” kitabı; vatansever herkes tarafından okunması gereken bir kaynaktır. Çünkü bu eseri okudukça dudaklardan “Meğer biz Türkler neymişiz? ” sözleri döküleceğinden hiç şüphem yok. Bu eser bizi kendimize getirecek bilgi ve bulguları içermektedir.

Zira cehlimiz, başımızdakileri veya başkalarını bize musallat eder. Onları bize müstebit yapar. Milli tarih bilgisinin eksik, yetersiz ve hatta yanlış oluşu da; bazı aydın ve gençlerimizin bölücülerin gizli emellerine alet olmasına fırsat verir. Böylece fikren başlarına müstebit ve despot kesilirler. İstedikleri gibi sağa sola çekerek, gayelerine ermekte onları basamak olarak kullanırlar.

Anadolu’nun sadece Türklerin dışındaki  milletlerin vatanı olduğu şeklindeki yanlış bilgilerin düzeltilmesi için, bu ve bunun gibi eserler dikkatle okunmalı. Çünkü, çürütülmesi zor; yarısı doğru yalanlarla, Türk insanının aklı çelinmekte, kendi öz vatanında O, nötür hale getirilmek istenmektedir!

Allah; Türk milleti için, şairin dediğini, bir daha dedirtmesin:

 “Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda;
Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda!”

Önceki İçerikMustafa Kemal’in Seccadesi
Sonraki İçerik306 Hafta Sonra Gelen Şefkat
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.