9.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ekim 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 96

Kötülüğü Gidermek

     Kur’an’ın, münafık / inanmadığı hâlde inanmış görünen, ikiyüzlü şahısları tâyin etmeyerek / belirlemeyerek, genel bir sıfatla, onlara işaret etmesi; Hz. Muhammed’in siyasetine daha uygundur. Çünkü münafık şahısların tâyini ile kabâhatleri yüzlerine vurulsa idi; mü’minler / inananlar, nefsin desise ve hilesiyle vesveseye düşeceklerdi. Hâlbuki vesvese korkuya, korku riyakârlığa / gösterişe, riya nifaka / bozgunculuğa; insanı ikiyüzlülüğe sevkeder.

     Eğer Kur’an münafıkları tâyin ile itham edip kötülese idi; Müslümanlar “Resûl-ü Ekrem kararsızdır! Kendine bağlı olanlara emniyet ve güveni yoktur!” şüphesine düşeceklerdi! Oysa bazen kötülük; ifşa edilmediği / şâyi olup duyurulmadığı takdirde, yavaş yavaş ondan vazgeçme ihtimali vardır. Fakat teşhîr edildiği / dile getirildiği takdirde; kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrîk eder / harekete geçirir. Daha çok fenalık ve kötülük yapmasına sebep olur.

En Yüksek Hakîkat

     Dünyada en yüksek hakîkat, ana babaların çocuklarına karşı olan şefkatleridir. En yüce hukuk da, onların o şefkatlerine karşılık onlara hürmet etmek onların haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını büyük bir lezzetle evlâtlarının hayatı için feda ediyor, onlar için sarf ediyorlar. Öyle ise insanlıktan çıkmamış ve canavara dönüşmemiş her bir çocuğun farz olan bir görevi de, o muhterem, sâdık, fedakâr dostlara hâlisane ve içten hürmet, samîmî bir şekilde hizmet ve rızalarını kazanmak ve kalplerini hoşnut etmektir.

     Amca ile hala; peder / baba hükmünde. Teyze ile dayı; ana hükmündedirler.

     Öyleyse ey insan! Aklını başına al! Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın! “Ceza amelin / fiil ve yapılanın cinsindendir.” sırrıyla, sen ana-babana hürmet etmezsen, senin evlâdın da sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana önemli bir defîne; onlara hizmet et, rızalarını al. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun ve hoşnut et ki, onların yüzünden hayatın rahatlık içinde geçsin. Rızkın da bereketli olsun. Yoksa onların varlıklarından rahatsız olmak ve ölümlerini temennî etmek / dilemek ve onların nazik ve çabuk üzülen ve kırılan kalplerini rencîde edip incitmekle “Dünyayı da, âhireti de kaybetmiştir.” âyetine hedef olursun!

Misilsiz Güzellik

     Ebedî, sermedî / daimî, misli olmayan / benzersiz bir cemâl / güzellik; elbette ayna gibi onun isimlerini görecek ve kendinde gösterecek hayranlarının; ebediyet ve bekâsını ister. Hem kusursuz ebedî mükemmel bir san’at; mütefekkir / düşünen ilân edicisinin devamını ister. Hem nihayetsiz / sonsuz bir merhamet ve ikram edicilik; muhtaç teşekkür edicilerinin devamlı nimetlendirilmelerini gerektirir.

     İşte o âynalık eden; müştak / özleyici, o dellâl / ilân edici mütefekkir / düşünen, o muhtaç müteşekkir / şükredici; en başta insan rûhudur. Öyle ise sonsuzluk yolunda; o cemâl, o kemâl ve o rahmete eşlik  edecek, bâki kalacaktır. Değil insan rûhu, hattâ en basit varlık tabakaları dahi yok olmak için yaratılmamışlar. Bir çeşit bekâya kavuşacaklar. Hattâ rûhsuz, önemsiz bir çiçeğin; görünen vücûdu yok olsa bile, bin cihetle bir çeşit bekâya mazhar olup varlığı devam eder.

     İnsan rûhunun; ne derece kesin bir şekilde bekâya mazhar ve ebediyetle bağlanmış ve sonsuzlukla ilgili olduğunu anlamazsan; nasıl “Şuur ve bilinç sâhibi bir insanım.” diyebilirsin?

İhlâs

     Kurtuluş vesîlesi yalnız ihlâsta / Allah’ın rızasını esas yapmaktadır. İhlâsı kazanmak çok önemlidir. Çünkü bir zerre ihlâslı amel; batmanlarla hâlis olmayan amele tercih edilir. İhlâsı kazandıran sebep; sırf Allah’ın emri olduğu için yapmak. Neticesinin ise, Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu bilmek ve Allah’ın işine karışmamaktır.

İnsanlıktan, Birlikte Yaşamaktan Uzak Olanları Fazla da Şımartmayalım

            İnsanlıktan anlamayanların, kardeşçe yaşamaktan çok uzak olanların aylardır karar vermesi bekleniyor. Siz korksa da, cengâver gözükse de; lüks otel salonlarında kaliteli sırıtan, terör sevicilerine partiyi feshetme, koşulsuz silah bırakma hakkını bile vermek aslında onlar için bir kurtuluştur. TC vatandaşlığının değerini fark ettirme insanlığıdır. Ancak, anlayan kim? Zaten bunlara bir şey olmaz, çatışmalarda da bulunmazlar. Bunların teröristleri kurşun yemeyi baklava yemek gibi anlarlar.

            Devletimiz insani ve medeni bir yaklaşımla onlara hiç de layık olmadıkları Türkiye partisi olma imkânını sunuyor. Örgüt silahları koşulsuz bıraksın; pili bitmiş PKK da kapatılsın diyor. Terör seviciler ise; utanmadan devlet ile pazarlık yapmaya çıkıyorlar. Devletin bunları adam ve insan kabul edip görüşmesi bile bir bakıma itibar kırıcıdır; iyi de anlayan kim? Terör örgütü ABD’ce kara kuvvetleri gibi kullanıldı ve sonra çöpe atıldı. Birçok defa yapıldığı gibi… İsim değiştirdiler ama geçmiş ola… Demokrasilerde terör örgütünün partisinin bulunması bile demokrasiye yakışmaz. Hem demokrat olacaksınız ve hem de terör örgütüyle iç içe bulunacaksınız. Bu çelişkiyi kim kabul eder? Yüksek Seçim Kurulu seçilme ve seçime girme hakkını bunlara nasıl verebilmiştir? Kimlerden emir almıştır?

            Siz bu hakkı layık olmayanlara verirseniz; sandıklarına da aşırı soldan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına, dışarıyla işbirliği yapanlara, bazı sosyetik çevrelere ve bölücülere kadar oy atanlar çıkabilir. Bu da gayet normaldir. Gelin asla dönelim; herkes layık olduğu muameleyi görsün ve kimseyi fazla şımartarak sorun haline getirmeyelim. Vatanı, bayrağı ve manevi değerleri için toprağa düşmüş; çok şey borçlu olduğumuz aziz şehitlerimizi de fazla rahatsız etmeyelim.

Diderot Etkisi

Fransız Filozof Denis Diderot kapsamlı bir ansiklopedi yazarıydı. Ömrü yoksulluklar içinde geçerken Rus imparatoriçesi Büyük Catherine ondan kütüphanesini satın aldı. Aynı zamanda kütüphanesine çalışması üzere işe aldı. Diderot, kazandığı para ile yıllarca hayalini kurduğu kırmızı gösterişli bir sabahlık aldı.

Sabahlık o kadar lüks ve şatafatlı idi ki diğer kıyafetleri, evin eşyaları, ayakkabıları, terlikleri o sabahlığın yanında çok sönük ve çirkin kaldı. Didorot kazandığı paranın tamamını hatta biraz daha borçlanarak, sabahlığına uyum sağlayacak ne var ne yok hepsini değiştirdi. Kendisini ödüllendirmiş ve yıllarca hayalini kurduğu sabahlığını almış oldu.

Bir hayali gerçekleştireyim derken, borç yükünün altında kalır. Üstelik de değiştirmediği eşya kalmamış hala da sabahlığa uygun olmayan bir sürü eşya vardı. Sabahlığını giyindi, eline kahvesini aldı oturdu. Ne kadar mutsuzum dedi, hayalim bu değildi, üstelik eşyalarım eski değildi.

Şimdiye kadar her şey benim eşyalarım ve kölemdi, şimdi yeni bir sabahlık aldım, sabahlığın kölesi oldum. Sabahlığa uyum sağlayacak diye eşyalarımın hepsini değiştirdim, borçlandım. Şimdi ne kadar pişmanım, üstelikte mutsuzum.

Didorot ‘in yaptığı yanlışa hemen hemen hepimiz düşüyoruz. Yeni ne alırsak, diğer yanındaki uyum sağlamıyor diye baştanbaşa değiştiriyoruz. Oysa kendimize, cebimize, çevremize göre alışveriş yapılmış olsak, yeni aldığımız hiçbir şey bize uyumsuzluk adı altında dönmeyecek.

İhtiyacımız olan olmayan, gördüğümüz her şeyi almak tüketim çılgınlığından başka bir şey değildir. Modacıların da en vasfi görevi de budur. Her yıl yeni yeniden model çıkarmak ve eskileri değersiz kılmak. Oysa bütçemize en uygun, ihtiyacımıza en uygun, en öncelikli eşya aldığımızda ne uyumsuzluk yaşarız, ne de modası geçti diye takarız.

Gösteriş, bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir. Konfüçyüs…Aynı zaman da doyumsuzluk midenin değil kalbin hastalığıdır der. Kendini kültürel anlamda yetersiz bulunalar giyimle kuşamla, marka ile diğer insanlarla  mesafesini kapatmaya çalışır. Doyumsuzluk ise elbette midenin sorunu değil, mide yiyeceği kadarını yer ve doyar. Kalp doymaz, özentili olmak, gösteriş meraklısı olmak doymak bilmez bir davranış biçimidir.

Doyumsuz insan hemen hemen her şeyi tüketir. Sevgiyi, saygıyı, eşyayı, yiyeceği, giyeceği, dostluğu, arkadaşlığı, zira tüketmeye ve doymamaya kararlıdır. Tükete, tükete, tükeneceğinden bir haber yaşar gider. Tıpkı Didorot gibi, hayalindeki bir sabahlığı alıp, hemen hemen evin her şeyini değiştirmek zorunda kalan, üstüne bir de borçlanan ve sonunda mutsuz bir insan haline dönüşen filozof gibi.

İnsan kendi ihtiyacına göre, durumuna göre, yakışanı almamı. Ne moda diye, ne ihtiyaç yokken, ne de uyumlu, uyumsuz diye eşya değiştirmemeli. İhtiyaç dışı her şey insanı kendine köle yapar. Biz buna ‘’Diderot Etkisi ‘’ diyoruz. Etkisiz, gösterişsiz hayatlarınız olsun.

Prof. Dr. Erol Güngör’ü Anma Mesajı

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin İlim-İstişare Kurulu’nda uzun yıllar görev yapan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakultesi’nde bir sene öğrenim gören ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne geçerek Felsefe Bölümünü bitiren ve aynı bölümde Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın yanında Sosyal Psikoloji asistanı olan,  1965 yılında aynı kürsüde doktorasını tamamlayan, iki yıl ABD’de Coĺorado Üniversitesi’nde araştırmalar yapan, fikir ve düşünce dünyamızın gelişmesinde büyük bir emeği olan, 1971 yılında Doçentliğe,  1978 yılında Profesörlüğe yükselen, 1982 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne atanan,  bir sosyal psikolog olarak kendisini Ziya Gökalp ve Prof. Dr. Mümtaz Turhan çizgisinde sosyal bilimlere dayalı milliyetçiliğin temsilcisi olarak gören, Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak, Dünden Bugüne Tarih Kültürü ve Milliyetçilik,  İslam’ın Bugünkü Meseleleri,  İslam Tasavvufunun Meseleleri,  Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik,  Sosyal Meseleler ve Aydınlar,  Türk Kültürü ve Milliyetçilik,  Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri,  Dünyayı Değiştiren Kitaplar,  Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, Tarihte Türkler,  Değerler Psikolojisi isimli kitapların yazarı,  ilmi yönden pek çok makalenin yazarı, yapmış olduğu büyük hizmetleriyle Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan Prof. Dr. Erol Güngör’ü vefatının 42. yılında (24 Nisan 1983 ) saygı,  minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Kutsal Kale

     Zillet / aşağılık içinde esaret altına girmemek için, aklımızı başımıza almalıyız! İhtilâf ve ayrılığımızdan istifade edip yararlananlara karşı “Mü’minler ancak kardeştirler.” kudsî / kutsal kalesi içine girmeliyiz. Tahassün edip sığınmalıyız. Yoksa, ne hayatımızı muhafaza edip koruyabilir, ne de hukukumuzu ve haklarımızı müdafaa edip savunabiliriz.

     Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizan / terazide iki dağ birbirine karşı muvâzene / dengede bulunsa, bir küçük taş dengelerini bozup onlarla oynayabilir. Birini yukarı çıkarır, diğerini aşağı indirir.

     İşte ey birbirinin kardeşi olan mü’minler / inananlar! İhtiraslarımız ve husûmetkârâne / düşmanca tarafgirliklerimizden, kuvvetimiz hiçe iner. Bu durumlara fırsat vermemeliyiz.

Gaflet

     Hakikî Mâlik’ten / mülkün gerçek sâhibinden gaflet, nefsin fir’avunluğuna sebep olur.  

     Evet, tasarrufu altında bulunan bütün şeylerin / varlık ve yaratılanların Hakikî Mâliki’ni unutan!

     Üstelik  kendisini kendine mâlik zanneden ve sanan, hâkimiyet tevehhümünde / vehim ve zannında bulunur!

     Başkalarını da, bilhassa / özellikle esbâbı / sebepleri de kendisine kıyasla; hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Bu gibi vesîlelerle Allah’ın malını ve mülkünü, kendilerine taksim ederek  bölüştürür! İlahî hükümlere karşı muâraza, mübareze; yani bir çeşit çekişmeye girişerek; onlara meydan okumaya başlar!

Hayâtın Gayesi

     Bu hayâtın gayesi / amacı ve netîcesi; ebedî hayât olduğu gibi, bir meyvesi / netîcesi de, hayâtı veren Hayy / hayât sâhibi ve diri olan ve Muhyi / hayatı yaratan Allah’a karşı şükür ve ibadet etmekdir. Hamd ve muhabbetle Allah’ı sevmektir. Bu şükür, muhabbet, hamd ve ibadet ise, hayâtın meyvesi olduğu gibi, kâinatın da gâyesidir. Bundan anlamalı ki, bu hayâtın gayesini: “Rahatça yaşamak, gaflet içinde lezzetlenmek ve heveslerine göre nimetlenmektir!” diyenler, gayet çirkin bir cehaletle inkâr ederler. Belki de kâfirâne, pek çok kıymetli olan hayat nimetini, şuur hediyesini ve akıl ihsanını hafife alarak, dehşetli bir nankörlük ederler.

Tevekkül

     İnsan zayıftır. Belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer celal sahibi, kudreti sonsuz olan Allah’a dayanıp tevekkül etmeyip güvenmezse, itimat edip teslim olmazsa, vicdânı daim azap içinde kalır. Netîcesiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.

     Tevekkül ise, Allah’a güvenerek işin sonunu ona bırakarak; sebepleri bütün bütün reddetmek demek değildir. Belki sebepleri; Allah’ın kudretinin perdesi bilip riayet ederek, sebeplere teşebbüs etmek / başvurmaktır. Bir çeşit fiilî dua olarak kabul edip; sonuçları yalnız Cenab-ı Hakk’tan istemek. Sonuçları sadece O’ndan bilmek ve O’na minnetdar olmaktır.

Gaybı Bilmek

     İlm-i gayb / gaybı bilmek Allah’a mahsustur. Hiçbir velî, bu husûsta tasarruf sâhibi değildir. Bunu yapamaz ve gaybı bilemez. Hatta peygamberler de bilemez. Evet, herkes bizzât gaybı bilemez. Fakat Allah’ın bildirmesi ve ilham etmesi ile bilinebilir ki, bütün mucizeler ve kerâmât / evliyaların kerametleri buna dayanır.

Ermeni Meselemizi Anlamadık

“Türk Diplomasi Şehitleri Anısına…”

Türklerin memleketi Türkiye’de ve diğer Türk yurtlarında, Türk Milletinin karşı karşıya olduğu önemli meseleleri vardır. Bunlar hem sayıca çok hem de büyük yoğunluklarda olduğu için başımızı kaldırıp nefes almamız pek mümkün değildir. Zaten öyle olması da istenilmektedir…

Bu önemli meseleler, Atatürk’ün 1919’da dediklerinden anladığımız üzere; zamanın kapitalist, emperyalistleri ile günümüz küreselcilerinin, isteği ve ısrarı üzerine, devamlı olarak önümüze getirilmektedir. Bunlardan biri de; Ermenilerle yaratılmış olan sorundur.

Ancak bu meselelerin, Türk Milletine karşı bir koz olarak kullanılmasının en önemli sebebi, Türk topraklarına el konulmak istenmesidir. Bu nedenle, sorunlar önümüze, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum vs. gibi adlandırılan meselelerle getirilmektedir.

Küresel güçlerin arkasındaki Haçlı zihniyetinin, Türklere karşı hristiyan ve müslüman olsa da etnik azınlıkları kullanma arzusu, yüzyıllardır hep ete kemiğe bürünmüştür.

Ermeniler, Türklerin zaafiyete dönüşmüş olan güven duygusu hakkında, şu kanaate sahiptirler: “Türklerin güven ve iyi niyetini bir kez bile kazanacak olursan, onlar sana tüm varlığıyla bağlanır. Çünkü onlarda değer verme gücü vardır.”

Aslında bu güzel değer; günümüzdeki gelişmelere de bakacak olursak, Türk Milleti aleyhine ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir.

Türk yurdunda yaşayan Ermeniler, ülkeye bağlılıklarını yaptıkları işlerle gösterip ve kendilerine verilen işleri başarı ile bitirince, Osmanlı – Türk Devleti bu sadık vatandaşlarını sevmiş ve onları diğer tebasından daha çok kayırmıştır. Ermenilerde bu güveni Türklerin aleyhine kullanmıştır.

Tarihte yaşanmış birçok olay, bir Türk devleti olan Osmanlı’nın ve hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin; meselenin önemini kavrayamadığını bize gösteriyor. Böyle olunca, sıradan vatandaşında meseleyi anlaması ve tedbir alması imkansızlaşmış oluyor.

Rahmetli büyükelçi Gündüz Aktan “Açık Kriptolar” adlı kitabında, 1973 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde, Asala Ermeni Terör Örgütü’nün eylemleri başlayıncaya ve bu olayda, Dışişleri Bakanlığından oda arkadaşı Bahadır Demir şehit oluncaya kadar, Mülkiye mezunu olmasına ve on yıllık bakanlık tecrübesine rağmen, Ermeni meselesinden haberdar olmadığını ifade eder. Keza bu konuda çalışan Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’da “Bu tarihe değin, Türkiye’nin Ermeni Sorunu’na ilişkin ne kapsamlı bir bilgisi, ne de buna bağlı bir çalışması vardır.” demektedir. Bu durum aslında, Türk tarafının içinde bulunduğu durumun bir özetidir!..

Türkiye’de bugün, bütün rahatsızlıklara rağmen nispi bir huzur ve güven ortamı varsa, bu yakın geçmişte taraflara bedeli acı ile ödetilmiş tehcir ve göçler nedeni iledir.

Açık konuşalım; bugün pkk terörünün arkasında bile Ermeniliğini korumuş ve kendini gizlemişlerin yoğun bir desteği vardır. Suriye ve Irak’ta yaşayan Ermenilerin, PKK saflarında Türkiye’ye ve Türk Milletine karşı adına “terör” dediğimiz bir intikam savaşı yürüttüğü aşikardır. Buna Rusların desteği ve ABD, İngiltere, AB’nin suskunluğu ile gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali ve Hocalı Soykırımı’nı da ekleyebiliriz.

Gelişmelere Türk Milleti açısından bakarsak, Osmanlı – Türk Devleti; ülkesine ihanet eden ve küresel güçlerce kullanılan Ermenileri tehcir etmede, vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliği ile devletinin bekasını korumak açısından son derece haklıdır. Bir devlet niçin böyle bir tedbir aldı diye suçlanamaz… Anlaşılan o dur ki; Ermenilerin ve destekçilerinin yaptıklarından sonra elde kalan tek çare, “tehcir” olmuştur.

Ama bugün bu tehcir kararı ve tehcir sırasında meydana gelen olaylar, küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gündeme oturtulup bir “soykırım yalanı” anlatılırken, nedense Ermeni vatandaşların ihanetinden ve Türk Milletinin başına gelenlerden zerrece bahsedilmemektedir.

2025’te, 110. yılı gelen “Ermeni Tehciri” diğer tarihsel olaylar bilinmeden ve anlaşılmadan tek başına değerlendirilemez. 1915 yılından önce “93 Harbi” denilen Osmanlı – Rus Savaşı’nda Müslüman Türklerin başına gelenler, Girit’teki katliamlar, 1912 Balkan Savaşı’nın Türk soykırımı ve sürgün niteliğindeki göçleri ve de diğerleri hep bir bütünün parçalarıdır.

Günümüze de yansıyan “Ermeni Meselesi” 1915’ten önce, 1878 Berlin Kongresi’nde de vardır. Buradan da anlıyoruz ki; bu sorun Osmanlı – Türk İmparatorluğu içindeki diğer ayrılıkçı eylemlerle, aynı özelliği taşıyan ve her aşamada çeşitli kimliklere bürünen dönemsel olaylar bütününün bir parçasıdır. Hatırlayalım ki; 1915 Ermeni Tehciri’nden sonra, İngiliz ve ABD desteğiyle başlayan Yunan İşgali ile Rum tebanın ihaneti ve “Mübadele” ile sonuçlanan bir süreç daha vardır. Mübadele de en az tehcir kadar taraflara acı ve gözyaşı getirmiştir. Ama her nedense daha iş bir “Rum Meselesi” noktasına getirilememiştir. Her halde onunda Türk devletine ve Türk Milletine karşı bir kullanım zamanı vardır!

Türk Milletinin, pek fazla haberdar olmadığı ve halen yeterince önemsemediği bu “Ermeni Meselemiz”; daha 19. yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin gündemindedir. Ermeni Meselemiz, batının gündemine girdiği dönemde, günümüz Ortadoğu’suna ve kısmende Güney Kafkasya’ya resmen egemen olan Osmanlı – Türk İmparatorluğu topraklarında, bir pazar aranmasının ön yatırımı olarak nitelenmelidir. Halen Türkiye Cumhuriyeti toprakları, bu ülkeler için değişik nedenlerle çok değerlidir ve öyleyse “Ermeni Sorunu” sürdürülmelidir… Yapılanda bundan ibarettir.

Günümüzde “Ermeni Meselemiz”; uluslararası kamuoyu ile siyasal hesaplar güden ABD ve AB’li odaklarca, Türkiye’yi aşağılamak ve milli gururumuzu rencide etmek üzere kullanılmaktadır.

Bunun için değişik ülkelerin meclislerinde “sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa”lar kabul edilmekte ve bunları inkâr edenleri hapis etmek gibi hukuki komiklikler icat edilmektedir.

Bizim Türk Milleti olarak bilmemiz icap eden şey şudur: Ermeni Meselemiz, pkk terörü ve bölücülükten, Kıbrıs Sorunundan, Türk – Yunan tartışmalarından, Lazca ve Çerkezce eğitimden, Süryanilerin şikayetleri ile bunlara benzer şeylerden ayrı düşünülemez. Ve bu konular sadece müsvedde aydınların insafına bırakılamaz. Türk Milletinin her bir ferdi bunları bilmeli ve anlamalıdır. Çünkü Türkiye’de yürütülen ve kara propaganda ile desteklenen zihin ve algı operasyonlarının, bu meselelerle derin ilişkileri vardır. Türk Milleti; 1915 – 2025 denilerek yeni bir yüzyıl kavşağında, önüne getirilecek yapay sıkıntılara hazırlanmalı ve tedbir almalıdır.

Hâkimiyet Milletin Diyebilir miyiz?

105. kuruluş yıldönümünü kutladığımız TBMM’nin Genel Kurul Salonunda “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazılıdır.

Kurucu iradenin “Hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu” ifade eden anlayışı halen devam ediyor mu? Özellikle Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiğimizden bu yana bu konuda yoğun tartışmalara şahit oluyoruz.

Bu sorunun cevabı için, 105. Yılda “milli hâkimiyeti” veya “ulusal egemenliği” sağlayan unsurları sorgulamamız gerekiyor.

·       Milli egemenliğin merkezi olması gereken TBMM’nin günümüzde etkinliği kalmamıştır.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra, ülkenin kaderini etkileyen bütün karar ve uygulamaların merkezi Meclis’ten Saray’a geçmiştir.

TBMM’de “seçilmiş kralların” yönettiği siyasi partilerin aday göstermesiyle ve milletin oy vererek seçtiği 600 milletvekilimiz var.  Ancak YASAMA yetkisi fiilen partili Cumhurbaşkanının elinde.

Cumhurbaşkanı kararnameler yoluyla yasama yetkisi kullanmaktadır. TBMM’de karara bağlanması gereken konularda da, CB’nın başkanı olduğu parti çoğunluğu elinde bulundurduğundan, Meclis bağımsız bir irade ortaya koyamamakta, Saray’da hazırlanan metinler aynen kabul edilmektedir.

·       Yeni sistemde “YÜRÜTME yetkisi cumhurbaşkanına aittir.”

Cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanıdır.

Siyasi bir organ olan bir “Bakanlar Kurulu” yoktur. Birer sekreter durumunda olan atanmış bakanların halktan kopukluğundan, milletvekillerinin dahi bakanlara ulaşamamasından, iktidar milletvekilleri dahi şikâyetçidir. Bakanlar muhalefet partileri genel başkanlarıyla söz düellosuna girebilir. Ancak Bakanların Cumhurbaşkanına, bırakın belli bir konuda itiraz edebilmesi, kendi iradeleriyle istifa edebilmesi dahi mümkün olmuyor.

·       YARGI da tamamen Cumhurbaşkanının kontrolündedir. Cumhurbaşkanının istemediği bir kişinin HSK, AYM, Yargıtay, Danıştay üyeliklerine seçilmesi mümkün değil. HSK üzerindeki siyasi gücün etkisi kritik davalarda “doğal hâkim ilkesine” aykırı olarak yapılan atamalar, hâkimlerin “coğrafi teminatının olmaması” gibi uygulamalarla açıkça ortaya çıkıyor.

“Türkiye’deki Yargı sistemine/ mahkemelere güveniyor musunuz?” sorusuna “Hayır” diyenlerin oranı yüzde 70,1 iken, “Evet” diyenlerin oranı yüzde 22,5 olması tesadüf değil. (Area Türkiye Siyasi Durum Araştırması- Nisan 2025)

Millet iradesinin hâkim olduğu rejimlerde, devleti oluşturan yasama- yürütme- yargı kuvvetleri arasında görev ve yetki ayrılığı ile birbirinden bağımsızlığı ifade eden KUVVETLER AYRILIĞI gerçekleştirilmeye çalışılır. Türkiye’de fiilen yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek kişide toplandığı bir “kuvvetler birliği” sistemi uygulanmaktadır.

Yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı, kanun ve kuralların herkese eşit olarak uygulanmadığı bir ülkede, hâkimiyetin millete ait olduğundan bahsedilemez.

*************************

Seçimle Gelmek Yeterli mi?

İktidarın/ Cumhurbaşkanının millet iradesini temsil ettiği iddiasının tek bir dayanağı vardır: Cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin seçimle işbaşına gelmesi.

Bu iddia adil ve eşit şartlarda girilen, iktidarın devlet kaynaklarını hoyratça kullanmadığı, halkın aldatılmadığı, sayımın düzgün olduğu dürüst seçimler olursa haklıdır.

“Mühürsüz, nereden geldiği belli olmayan pusulaların sandıklar kapanmadan bir saat önce geçerli sayıldığı” bir seçim sonucu seçilenin millet iradesini temsil ettiği iddiası inandırıcı olmaz.

Yüksek Seçim Kurulu’nun siyasi iradeye göre karar verdiği algısı yerleşmiş bir ülkede, seçimle gelenin millet egemenliğini temsil ettiği iddiasına sadece kazananlar inanır.

İktidarın istediği sonuç çıkmadığında seçimlerin iptal edildiği bir ülkede, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu söylenebilir mi?

Milletin seçtiği milletvekillerini AYM kararlarına rağmen göreve başlatmaz hapiste tutarsanız, milletin seçtiği Belediye başkanlarını siyasi gerekçelerle ve yargı sopası kullanarak, Kayyım atama yoluyla ele geçirirseniz Milli iradeye saygıdan bahsedilebilir mi?

Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhtemel rakiplerinizi idare ve yargı sopası ile etkisizleştirirseniz, siyasi parti liderlerini bile (bir tedbir olan tutukluluğu cezaya dönüştürerek) hapiste tutarsanız egemenliğin millete ait olduğundan bahsetmenin bir inandırıcılığı olamaz.

*************************

Sivil Vesayet, Seçilmiş Krallar, STK’lar ve Medya

Eskiden asker içinde “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevinin” üstlenilmesi veya “durumdan vazife çıkarmak” anlayışı ile yapılan darbeler sürecini eleştirirdik. Bugün bir SİVİL VESAYET sisteminden bahsediliyor. Yandaş medyada bir siyasetçi, yazar, sanatçı ve iş insanı hakkında başlatılan bir kampanya ile muhatapların itibar kaybına uğratıldıkları, uzun tutukluluk süreçlerine muhatap oldukları, aynı yöntemle bazı kişilerin mallarına el konulduğu ülkede milli iradeye saygıdan bahsedilebilir mi?

Parti içi demokrasi ve liderlerin denetlenebilir, (partililerin ortak iradesinden sapması halinde) gerekirse görevden uzaklaştırılabilir olması, millet iradesinin üstünlüğü için çok önemlidir. Oysaki bugün parti içinde liderlerin aleyhine konuşmak, karşısına aday olmak hemen hemen imkânsızdır. Bu sebeple parti başkanları adeta (M. Duverger’in tabiriyle) SEÇİLMİŞ KRAL durumundadırlar.

Liderin mutlak hâkimiyeti sebebiyle fiilen milletvekilleri, belediye başkanları ve hatta Belediye Meclis Üyeleri bile bizzat parti başkanı tarafından seçilmektedir. Parti üyeleri ve delegeler nezdinde yapılan temayül yoklamaları da tamamen gösterişten ibaret. Bütün partiler Anayasa değişikliğinden bahsettikleri ortamda bile bu garabet durumu ortadan kaldırmak, “Siyasi Partiler Kanununu” değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmıyor.

Güçlü ve bağımsız sivil toplum kuruluşları (STK’lar) milli iradenin hâkim olması için bir fırsattır. Ancak Türkiye’de bir kısmı “güçlüden yana olarak nemalanma” endişesi taşıyan, bir kısmı hukuki veya mali baskılarla sindirilmiş, diğer bir kısmı da belli tarikat, cemaat ya da “kanaat önderlerinin” kontrolünde olan STK’lar milli iradenin tecellisi yönünde beklenen hizmeti verememektedir.

Sendikalar ise hem oransal olarak çok az bir kesimde örgütlenmişler ve hem de artık işçinin hak arama organları olma fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmişlerdir.

Türkiye’de Medya sektörü yüzde 90 mertebesinde iktidara bağımlı ve onun kontrolündedir. Çünkü medya patronları ayrıca enerjiden, iletişime, madencilikten, ticarete kadar çok çeşitli alanlarda çalıştığı için iktidara göbekten bağlıdır. Medyanın bir kısmı siyasi baskı sonucu, devlet bankalarından alınan kredilerle, yandaş iş adamlarına devredilmiştir.

Bu şartlar altında “Egemenlik Milletindir” diyebilir miyiz? Siz karar verin.

                         Muhatap

     Şu kâinatın / evrenin sâhibi, mutasarrıfı / idarecisi,

     Elbette bilerek yapıyor.

     Hikmetle / bir gaye ve amaç gözeterek tasarruf ediyor.

     Her tarafı görerek tedvîr / idare ediyor.

     Herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor / yaratıp yetiştiriyor.

     Herşeyde görülen hikmet, gaye ve faydaları,

     İrade ederek yaratıyor.

     Madem yapan bilir,

     Elbette bilen konuşur.

     Madem konuşacak,

     Elbette şuur / bilinç ve fikir sahibi olup,

     Konuşmasını bilenlerle konuşacak.

     Madem fikir sahibi ile konuşacak,

     Elbette şuur sahipleri içinde en kabiliyetli,

     Şuuru en geniş olan insan nev’iyle konuşacak.

     Madem insan nev’i ile konuşacak,

     Elbette insanlar içinde muhatap kabul edilebilecek,

     En mükemmel / en kâmil ve olgun insanlarla konuşacak.

     Mâdem en mükemmel, istidat ve kabiliyeti en yüksek,

     Ahlâkı yüce, insanlığa rehber olacak olanlar ile konuşacaktır.

     Elbette dost ve düşmanın ittifakıyla,

     En yüksek istidatta ve en yüce ahlâkta,

     İnsanlığın beşte biri ona tâbi olmuş / uymuş,

     Dünyanın yarısı onun manevî hâkimiyeti altına girmiş.

     İstikbal onun getirdiği nûrun ışığıyla,

     Bin üç yüz sene ışıklanmış.

     İnsanların nûranî kısmı olan inananları;

     Günde beş defa, devamlı olarak,

     Onunla bağlılıklarını yenileyerek;

     Ona rahmet ve saâdet duaları eden,

     Onu medih ve ona muhabbet etmiş olan,

     Hz. Muhammed ile konuşacak.

     Nitekim konuşmuş, onu resûl / elçi seçmiş.

     Diğer insanlara rehber yapmıştır.

                         Firdevsî Cennet

     Herkesin bütün saâdetleri, merhamet edici bir Rabbe olan teslimiyete bağlıdır.

     Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünkü insan;

     Kabiliyetlerinin çok kapsamlı oluşu bakımından herşeye ihtiyaç hisseder.

     Herşeye karşı alâka duyar.

     Üstelik, herşeye karşı, gerek hissederek gerekse hissetmeyerek;

     Üzüntüleri, elem ve acıları vardır. Bu durum ise,

     Tam bir Cehennemî vaziyet ve hâldir.

     Fakat Rab zannedilen sebeplerin; aslında Allah’ın kudretine;

     Hikmet ve imtihan gereği birer perde olduğunu anlayıp,

     Bir tek Rabbe teslimiyet;

     Firdevsî / Cennet saâdeti gibi bir vaziyet ve hâldir.

Nefis

     İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda dilediğince, istediği gibi hareket ettikçe, hem şahsın maddî  hayâtına tıbben zarar verir. Hem de helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırır. Âdeta mânevî hayâtını da zehirlemiş olur. Artık kalbe ve rûha, itaat etmek o nefse güç gelir. Serkeşâne / başına buyruk olarak dizginini eline alır. Bir daha insan ona binemez olur. O insana biner.

Delil

     Biz Müslümanlar bürhâna / delile tâbi oluyoruz. Akıl, fikir ve kalbimizle iman / inanç hakikatlerine giriyoruz. Başka dinlerin bazı fertleri gibi, ruhbanları / hristiyan din adamlarını taklît için, bürhânı / delîli bırakmıyoruz.

     Çünkü ancak, başlarımızı kaldırıp hakkı dinlemekle, Kur’an’ın irşadına / doğru yolu gösteren çağrılarına kulak vermekle; necat ve kurtuluşumuz mümkündür.

     Fakat nefislerimizin şeytanca heves ve istekleri -Kur’an’ın sadâ ve sesini kulaklarımıza işittirecek havayı karıştırdığı için- Kur’an’ın bizleri irşat etmesine / doğru yolu göstermesine mâni’ ve engel olmuştur.

Adâlet

     İnsanın fiilleri, kalbin ve hissin meyillerinden çıkar. O temâyüller, rûhun hislerinden ve ihtiyaçlarından meydana gelir. Ruh ise îman nûruyla harekete geçer. Hayır ise yapar, şer / kötülük ve fenalık ise, kendini ondan çekmeye çalışır. Artık kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlup edemez. Kısaca demek lâzımsa, had ve ceza; Allah’ın emri ve adâleti nâmına icra edildiği vakit; hem rûh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mâhiyetindeki / ruhundaki hisler etkilenir ve dikkatleri çekilmiş olur.

     Fakat asıl adâlet ve etkili ceza odur ki, Allah’ın emri nâmıyla olsun. Yoksa te’sîri yüzden bire iner! İnsanlığın saâdeti, dünyada adâlet ile gerçekleşir. Adâlet ise, doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.

TEBLÎĞ

     Mutlak Üstad ve herkesin kendisine uyduğu, Rehber-i Ekmel / En Mükemmek Rehber ve Kılavuz olan Resûl-i Ekrem: “Peygambere düşen ancak teblîğdir.” şeklindeki Allah’ın emrini, kendine mutlak rehber etmiş. Bir kısım insanların çekilmesi ve dinlememesine rağmen; daha çok çalışmış. Daha büyük bir gayret ve ciddiyetle teblîğde bulunmuştur. Çünkü:

     “Şüphesiz ki sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin! Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir” sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidayete erdirmek, Cenab-ı Hakk’ın vazîfesidir. Bundan dolayı Allah’ın vazîfesine karışmazdı.

SÜNNET

    “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, o hâlde bana tâbi’ olun ki, Allah (da) sizi sevsin.’ ” (Âl-i İmrân: 31) Âyet-i azîmesi, sünnete tâbi’ olmanın; ne kadar mühim / önemli ve gerekli olduğunu pek kat’î bir sûrette ilân ediyor. Şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz / sevginiz varsa, Habibullah’a tâbi’ olunacak. Eğer tâbi’ olunmazsa, netîce veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Eğer Allah sevgisi varsa, netîce verir ki, Habibullah’ın sünnetine uymak gereklidir.

     Evet, Allah’a iman eden, elbette O’na itaat edecek. İtaat yolları içinde en makbûlü, istikametli olanı ve en kısası, şüphesiz Allah’ın Habibi olan Hz. Muhammed’in gösterdiği ve tâkip ettiği yoldur.