Başta cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anneleri Zübeyde Hanım olmak üzere, bütün şehit annelerinin ve annelerimizin, anne adaylarının Anneler Günü kutlu olsun.
Kocaeli Aydınlar Ocağı
Başta cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anneleri Zübeyde Hanım olmak üzere, bütün şehit annelerinin ve annelerimizin, anne adaylarının Anneler Günü kutlu olsun.
Kocaeli Aydınlar Ocağı
Amerika seyahatimden döndüm. Jet-lag dedikleri saat farkı sersemliği beni fena hâlde çarptı. O sersemlikten midir, kendi öz bağımsız sersemliğimden midir ne, geldiğimin ertesi günü de sokakta bir güzel düştüm. Neyse fazla bir hasar yok. El parmaklarımın yaprak sarmasına benzer görünümde şişmesinin dışında. Bu sadme sayesinde belki ABD hakkında yazdıklarımı eksik bıraktığımı hatırladım.
Öyle ya, dünya Trump’tır, gümrük vergisidir diye hop oturup hop kalkarken benim Amerika hatıralarımın ‘insanlar tanışmasalar da birbirine gülümseyip selamlaşıyor’ ve ‘trafikte çok disiplinli ve saygılılar’dan ibaret olması hayatın olağan akışına uygun değil.
Önce Trump’tan başlayayım. Trump’ın bir maddi belirtileri var, bir de insanların Trump hakkındaki fikirleri.
Trump belirtilerinden en göze çarpanı, bazı bahçelerin yola yakın kısımlarına çakılmış TRUMP tabelaları. Bunlar seçim kampanyasından kalmaymış ve seçime gidilirken sayıları epey fazlaymış. Bir de bazı arabaların üstünde Trump sloganı taşıyan bayraklar gördüm. Slogan, “Take America back!”. Tercümesi, “Amerika’yı geri al!”. Hani “istirdat” anlamına. Amerika kime gitmiş de kimden geri alınıyor, bilemiyorum. Kaçın kurasıyız; hemen komitacılığımı kuşanıp fotoğrafını da çektim, bu yazıya ekliyorum, göreceksiniz.

İnsanlar Trump’a kızgın. ABD’nin düzenini, ta derinlerdeki temel değerleri sarsacak derecede bozduğunu düşünüyorlar. Musk’a verilen ve laubali sayılan yetkilere de kızıyorlar. Harvard gibi dünyanın en üst sıralardaki üniversitesinin, Filistin taraftarlığı yapıyor gerekçesiyle fonlarını kesmesi, vergi muafiyetini kaldırma tehdidi… Bütün bunlar büyük öfke doğuruyor. Yalnız, ben anket yapmadım, kamuoyu yoklaması menzilimin dışında. Sadece dostlarımla konuştum. Benim entelektüel dostlarım da muhtemelen ABD’nin çoğunluğunun tutumunu yansıtacak bir örnekleme değil. Öyle olsaydı Trump iktidara gelebilir miydi? Hem de çok güçlü şekilde gelmiş. ABD’nin kırmızı ve mavi eyaletleri var. Kırmızılar Cumhuriyetçi, maviler Demokrat. Bir de “sallanan” denilen mor eyaletler var. Bunlar bazen Cumhuriyetçilere bazan Demokratlara gidiyor. Trump kendi partisinin eyaletlerinde, kırmızılarda kazanmış. Bu beklenen bir şey ama morların tamamını da almış. Bu, seçmen desteğinin kuvvetini gösteriyor.
Ancak telaşlanan Amerikan entelektüeli ile bizimki arasında bir fark var. Temel mekanizmanın aynı kalacağından, adalet sisteminin sapma teşebbüslerini önleyeceğinden kimsenin şüphesi yok. Hele anayasanın değişmesi falan akla gelecek şeyler değil. Amerika da başkanlık sistemiyle yönetiliyor ama başkan tek başına elçi bile tayin edemiyor. Kontroller ve dengelemeler diyorlar- “checks and balances”.
Anlatmadıklarım arasında Amerikanların dinle ilişkisi var. Hemen hükmümü söyleyeyim: Çok dindarları da vardır ama gözlediğim ortalama sofu değil. Dinle ilişkileri sevecen ve samimi. Paskalya Pazarında oradaydım. Haydi kiliseye gidelim dendi ve gittik. Metodist, yani Protestanlığın bir koluna ait bir kiliseydi.
ABD’de kilise bir aile kurumu. Anne, baba, çocuklar, varsa nine ve dedeler, hepsi ya birlikte gidiyor yahut orada buluşuyor. Kapıda “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz.” diyen bir görevli var. İçeriden bir müzik sesi… Kilisenin papazının gitarla yönettiği bir orkestra çalıyor. İlahilere hâzirunun tamamı eşlik ediyor. O gün papaz, günün mana ve önemini anlatan bir konuşma yaptı. Hz. İsa’nın Lazarus’u diriltmesi üstüne. Paskalya basü badel mevtin kutlanması zaten, ölümden sonra dirilişin. Sonra okul öncesi ve ilkokul çağında çocuklar sahne aldı. Papaz onlarla sohbet etti. Sorular sordu. Gürültülü bir sınıf gibiydi. Heyecanla parmak kaldırıp söz alıp konuşuyorlardı.
Sonra çıkışta papaz kapıda uğurluyor. Yine “Ne iyi ettiniz de geldiniz.” ve “Yine gelin, olur mu.”
Paskalya evlerde, sokaklarda da küçük çocuklar vasıtasıyla devam ediyor. Bir zamanların İstanbul’unda, İzmir’inde de gördüğümüz eğlenceler: Boyanmış yumurtalar, saklı hediyelerin aranıp bulunması.
ABD’de kilisenin göze çarpan bir özelliği kiliseyle milliyetçiliğin sıkı beraberliği. Kaldığım üç hafta zarfında gördüğüm, bol bayraktı. Evlerin girişinde bayrak, bahçelere dikilmiş bayrak… Ama kiliselerin önünde mutlaka bir bayrak direği ve kocaman bir bayrak. Hristiyanlık ve Amerikanlık iç içe.
Milliyetçiliği ırkçılık zanneden, öyle olduğu propagandası yapanlar anlamaz. Amerikan milleti, şu dünya konjonktüründe en güçlü millet- Çin yakında ona yetişmezse-. Ve Amerikancılık, ABD’de son derece güçlü. Bizzat gözleme imkânını bulduğum son 60 yılda da gittikçe arttı.
Derneğimizin olağan/olağanüstü genel kurul toplantısı 24/05/2025 tarihinde saat 14:00’de Şefik Postalcıoğlu Kültür Merkezi’nde, çoğunluk sağlanamadığı taktirde ise 31/05/2025 tarihinde aynı yer ve saatte yapılacaktır. Genel kurul gündem maddeleri aşağıya çıkarılmıştır.
Dernek üyelerine duyurulur. 09/05/2025
GÜNDEM
Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu
Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.
Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez; tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.
Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.
Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.
Bâzıları “Aklım var!” diyerek -genel kültür sınırları dışında- hemen her konuda haddini aşarak, bilir bilmez konuşmaktan, fikir yürütmektan -tâbir câizse- akıl vermekten kendilerini alamıyorlar!
Bunu yaparken “Akıl, akıl olmalı.” gerçeğini hiç akletmiyorlar! Yani ancak, eğitim gördükleri sâhada, akıllarını da kullanarak fikir beyân edebileceklerini hiç düşünmüyorlar! Meselâ, hiç fizik tahsîli / eğitimi görmemiş biri; “Aklım var.” diyerek fizik konusunda konuşmaya kalkışmalı mı?
İlk okula, orta okula, liseye ve üniversitelere niçin gidiyoruz? Aklımız var diye gitmesek olmaz mı? Tabii ki olmaz. Çünkü, zaten gidişimiz aklımız olduğu için değil mi? Var olan aklımızı, seçtiğimiz bir sâhada söz sahibi yapmak için değil mi? Zâten okullar; aklımız sayesinde istediğimiz alanda bilgi edinmek için var değiller mi?
Aklımız ham madde gibidir. Seçtiğimiz eğitim yoluyla onu yoğurur, hâlden hâle sokar, istenilen kıvama getirerek; istediğimiz meslek için, çalışma imkânını elde etmiş oluruz.
Aklı olmayan okuyamaz. Okumayan akıl sahibinin aklı da, potansiyel olarak bir kenara konmuş sayılır! Üstelik, sâhibinin hayâtta; alt seviyelerde kalmasına sebebiyet verir! Böylece, o kimse hayâtını düşük seviyelerde geçirmek zorunda kalır!
X
Bâzıları, her konuşmasında, hep başkalarını tenkîde tâbi tutuyor! Her husûsta, her kusûru hep başkalarında buluyor; kendi mes’ûliyet ve sorumluluklarını aklına bile getirmiyor!
Oysa, Hz. Peygamber’e insanlara yol gösterme görevi verildiği zaman; ortam çok bozuktu. Ahlâksızlık, sahtekârlık, çalıp çırpmak, yalan dolan ve kız çocuklarını doğar doğmaz öldürmeler gibi, sayısız insanî olmayan davranışlar, çok olağan şeylerdendi!
Bunlar gibi daha nice fecî, vahîm, korkulu hareket ve durumlar karşısında, Hz. Muhammed onlara karşı: “Ne biçim insanlarsınız? Yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz? Yazıklar olsun size! Allah sizleri kahretsin! Sizlerden hayır gelmez! Ne hâliniz varsa görün!” anlamına gelebilecek aşağılayıcı, onları yerden yere vurucu ağır sözlerden kaçındı! Kısaca onlara:
NE OLDUKLARINI SÖYLEMEDİ.
NASIL OLMALARI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.
Onları aşağılamadı. Onları küçümsemedi. Onları hor görmedi. Onlara karanlıklardan bahsetmeden, onlara ışık tuttu. Doğru yolu gösterdi. Çünkü biliyordu ki:
Bâtıl / yanlış ve sapık fikirleri iyice tasvir etmek / iyice anlatmak, nazara vermek; saf zihinleri idlâldir / dalâlete atmak, yanlış yollara sevketmek; onların zihinlerini bozmaktır!
X
Okumak; sadece kitap okumak değildir. Kâinatın her bir parçası, kâinat / evren kitabının küçük büyük kitaplarının; sayfaları, kelimeleri ve harfleri hükmündedir. Fakat kâinat kitabını okurken; eserden ustaya, fiilden fâile, yapılandan yapana geçmiyor, nakışta nakkaşı görmüyorsak; o, okuma değil, kuru bir bakış, câhilce bir oluş, ilim karşısında menfî bir duruştur. Çünkü kâinat bir okul, bizler birer öğrenci, nebîler birer öğretmen. Zâten bu kâinatta ya öğrenici, ya öğretici, ya da dinleyici olmalı.
Hiçbiri olmayan için, yok oluş mukadder.
Olmaz bundan büyük keder.
Öyleyse, “Ne derler?” i bırak.
İlim yoluna girmeye bak.
Aldırma artık diyene.
Yanlış karar verene.
El ele ver ilimle arkadaş.
Kalmasın içinde bir telâş,
Engelleri durma aş.
Düşse de başına taş!
Aldırma! Bu bir savaş.
“Geçmiş zaman olur ki, gereğini yapmazsan bugün de aynısını yaşarsın…”
Özcan Pehlivanoğlu
“Yazının başlığındaki söz; Kardak Kayalıklarına Türk Bayrağını diken, Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen’e ait. Albay Türkşen; Balyoz Davsı’ndan tutuklu ve 800 günü aşkındır cezaevinde yatıyor. Balyoz Davası’ndan 16 yıl ceza alan, SAT Komandosu Albay Ali Türkşen için Poyrazköy Davası’nda da iki kez müebbet hapis cezası isteniyor.
Bölünme deyince aklımıza hemen PKK geliyor ama Albay Türkşen’in kast ettiği bölünme farklı bir şey…
Türkiye’nin ve Türklerin yaşadığı bütün sorunların temelinde, Albay Türkşen’in kast ettiği bu “bölünme” ve bu bölünmeye neden olan düşünce ve eylemler yatıyor diye düşünüyorum!
Türkşen “Kader birliği yapmak gerekirken burada bile bölündük biz…Buradan çıkınca herkes başka yerlere dağılır… Kimse kimseyi görmez bile. Hepimizi böldüler. Bu ülkede yaşayanların tek ortak noktası Türkçe konuşmak oldu… O yüzden buradakilerden kimse bir şey beklemesin” diyor.
Saygıdeğer Albayım, merak etmeyin biz zindanlarda yatanlardan dünde bir şey beklemiyorduk, bundan sonra da beklemiyoruz. Çünkü sorunun doğumunda dahli olanların sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünmek ancak saflık olur.
Yine Albay Türkşen’in, Sözcü Gazetesi’nde verdiği röportaj da önemli bir tespit daha var “… Biliyormusunuz Atatürk bu ülkeye bol geldi, büyük geldi. Biz Atatürk’ü taşıyamadık”. Bu da doğrudur. Atatürk’ü sevdiğini, saydığını ve onun izinden yürüdüğünü söyleyenler, Atatürk’ü kullanarak lümpen bir hayat sürmüş ve halka tepeden bakarak adeta onunla alay etmişlerdir.
Ancak Albay Türkşen merak etmesin, onlar bölünmüş olabilir ama Türk Milleti bölünmez ve Atatürk’te Türk Milletine bol gelmemiştir. Kendi adına konuşabilir ama Türk Milletini kapsayan değerlendirmelerde bulunması doğru değildir.
Türkiye; AKP iktidarının arkasındaki zihniyete onlarca yıl süren operasyonlarla nasıl teslim edilmiştir? Bunu konuşalım…
Çünkü bu sorunun, milliyetsever ve vatansever insanlarımız tarafından çok iyi cevaplanması gerekir. Bu gün gelinen nokta da; Atatürk’ün ölümünden bu yana görev alan karar vericilerin hepsinin değişen oranlarda sorumluluğu ve suçu vardır.
Ülkeyi yönetirken yanlış tercihlerde bulunmuşlardır. Bunun ana sebebi; şuursuzluk, tarih bilmezlik ve menfaatlerin göz ardı edilememesidir.
Karar alıcılarca, vatanın sahibinin Türk Milleti olduğu gerçeği göz ardı edilmiş, ülkenin imkânları ve makamları aynı Osmanlı zamanında olduğu gibi etnik mikro ırkçılara, onları da kazanırız düşüncesi ile pay edilmiştir. Böyle yaparak hem ülkenin ve hem de kendilerinin koltuklarının korunacağını zannetmişlerdir.
Ancak memleketi Türk çocuklarına teslim edecekleri yerde, Türk Milletine gizli düşmanlık besleyenlere teslim edenlerin, şimdi sızlanmaya hiç hakları yoktur. Unutulmamalıdır ki; bu ülkenin Milli Güvenlik Kurulları (MGK)nda, Türk Milliyetçilerinin de; devlet için öncelikli tehdit olduğu konuşulmuş ve bu durum belgelere yansımıştır.
Tabii ki; kutsal bir davası olmayan, her şeyden önce koltuğunu korumak ya da bir koltuk elde etmek isteyen ve devletin imkânlarını gelecekleri için kullanmaktan çekinmeyenlerin, fikri ve zikri bir birlik içinde olmaları düşünülemez.
Onun için zindanda yatanların birlik içinde kalmaları mümkün olamazdı ve nihayetinde Albay Türkşen’in ifade ettiği gibi bölünmüşlerdir. Ancak dediğim gibi bu bölünmenin altında yatan neden, bizzat bölünenlerin kendileridir.
Bunu geçte olsa anlayanlardan biri de Albay Türkşen’dir diye düşünüyorum.
Onlar zindanda bölünmüş olabilir ama Türk Milleti asla bölünmemiştir ve bölünmeyecektir.
Türk Milletinin önünde, Atatürk’ün de önünde olduğu gibi Türk Milliyetçiliği fikri ve Türk Milliyetçileri vardır.
Birileri zaafiyete, yılgınlığa, zorluğa düşmüş olabilir ama onlar tarafından adam yerine bile konulmayan Türk Milliyetçileri; Türk Milletinin, yegâne kurtuluş ve yaşam ümididir. Ebediyen de yılgınlığa düşmeyecek ve pes etmeyeceklerdir.
Birilerine Atatürk bol gelmiş ve Atatürk’ü taşıyamamış olabilir. Ancak Atatürk, Türk Milliyetçileri’nin ölmez ve önder Başbuğudur.
Onların her biri; Atatürk olup, sadece Atatürk’ü değil Türk Milletini de ebediyen sırtlarında taşıyacaklardır…
Çünkü onlar için yaşamın sırrı; Allah’ın rızasını kazanmak için bila bedel halka hizmetten ibarettir. Yani menfaat ve makam Atatürkçüsü değildirler.
Türk Milletinin bundan sonra yapacağı tek şey, çok basittir. O da ülkesini korumak, mazlumların ve mağdurların çilesine son vermek, şehit ve gazilerin hakkını aramak, fakirin sıkıntısına derman olmak için bir yerde toplanmaktır.
Çözümümü beğenmeyenlere de eğer bir çözümünüz var ise, buyrun dinleyelim diyorum. (Hem de bunu yıllardır söylüyorum ama dinlenmiyorum… Biraz samimiyet lütfen!)
Gerçekler bir yana ama gönlümüzün ve duamızın da ülkesine hizmetten kaçınmayan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen gibi kahramanlar da olduğunu ifade ederek nokta koyuyorum.” diye 29 Nisan 2013’de yazmıştım.
Şimdi Sırrı’nın resminin sıvazlandığını görünce aklıma bunlar geldi.
Demek ki, herkes durduğu yerde duruyor sadece yıllar geçmiş!
Uyarıyorum, Türk devletine bölücülere taviz vermek bir şey kazandırmaz aksine kaybettirir. Tarih bize böyle söylüyor…
Bakışlarıma düştü yine kırmızılık
Ve morluklarını dökmeye durdu güller
Akşama saygıda kusur etmiyor tüller
Esiyor mahzunluk rüzgârı ılık ılık
Zîra sarıdır geceye ekilen ezgi
Karanlığı bestelemekse şiire has
Ki cümle geçmişe anılar tutuyor yas
Gayri bir son müjdeliyor altıncı sezgi
Yuvarlanıp duran kartopudur yalnızlık
Upuzun bir zamandan bu sıkışık âna
Bu benim en âhir baharım anlasana
Bakışlarıma düştü yine kırmızılık
14 Temmuz 1995 – İzmit Bahçecik
2000 yılından sonra doğan şimdiki gençler, “Eski Türkiye”de neler olup bittiğini, nelerin nereden nereye geldiğini pek bilmezler, eski siyasi parti liderlerini ve devlet adamlarını tanımazlar. Tanıyor olsalar bile kulaktan dolma, anne-babalarının veya yakınlarının anlattıkları kadarıyla tanırlar.
Eski Türkiye’de devlet adamlarının, halk ile konuşmalarını, birbirlerine karşı davranış ve konuşma üsluplarını, radyo ve televizyonlardan halka hitap edişlerini şimdiki politikacıları gördükten sonra eskileri arar hale geldik. Mesela hiçbir bakan, başbakan ve cumhurbaşkanının ağzından vatandaşına: “Al ananı da git buradan” sözünü duymadık. Hiçbir başbakanın ağzından markette yumrukladığı vatandaşına: “Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü” gibi ağır bir söz işitmedik.
Ne belediye arsalarını acımasızca parsel parsel satan belediye başkanları, ne adı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerinden aldıkları rüşvetle anılan bakan, başbakan ve onların çocukları hakkında açılmış bir soruşturma, ne de devlete ticari mal satıp, devleti dolandıran tek bir bakan hakkında bile bir soruşturmanın açıldığını duymadık. Eğer Eski Türkiye dedikleri Türkiye de bunların en hafifinden birisi dahi gerçekleşmiş olsaydı, mecliste gensoru ile hesap sorulurdu.
Sağlık Bakanlığında Yenidoğan Çetesi, Turizm Bakanlığında Bolu’da çıkan otel yangınında 78 kişinin ölümü, Milli Eğitim Bakanının akla zarar icraatları ve yaptığı gaflar. Bakanlıklarda skandal üstüne skandal yaşanıyor ama olan bitenler hiç kimsenin umurunda değil.
Bu kadar beceriksizliğe rağmen Üstad Yağmur Tunalı’nın dediği gibi: “Kendisinde hiçbir ölçü bulunmayanlar, topluma ayar verecek yerlerde. Ayarsızlık ayar oldu.”
Eski Türkiye’de; Çoğunlukla bakanlıklara, devletin önemli makamlarına getirilen kişiler, özellikle devlet kadrolarının alt yapılarından yetiştirilerek atanırlardı. Bunlar mektepli veya alaylı olarak tanımlanırlardı. Hele DPT Devlet Planlama Teşkilatından gelenler, parmakla gösterilirdi. Şimdikiler gibi ismi cismi belli olmayan, nereden geldikleri belirsiz kişiler, tepeden inme bir şekilde atanmazdı.
Devlet adamlığı, bir kişinin devlet yönetiminde önemli bir rol üstlenmesi ve bu süreçte halkın çıkarlarını gözeterek uzun vadeli bir vizyonla hareket etmesi anlamına gelir. Devlet adamları, genellikle politikacılardan farklı olarak, sadece kısa vadeli siyasi kazançları değil, gelecek nesillerin refahını da düşünürler. Örneğin, Winston Churchill’in şu sözü ne kadar önemli: “Siyasetçi gelecek seçimleri düşünür, devlet adamı ise gelecek nesilleri“. Şimdi İnsaf ile düşünelim günümüzde bu vasıflara uyan lider veya devlet adamlarından kaç tane var?
Devlet adamlığı kavramı, dürüstlük, bilgelik ve halkın güvenini kazanma gibi nitelikleri içerir. Platon, “Devlet” adlı eserinde, devlet işlerinin sevgi, edep ve akıl ile yürütülmesi gerektiğini vurgular. Hz. Ali (r.a): “Bir devletin devamı ve bekası, adaletle mümkün olur” der.
Türkiye’nin Nüfus Meselesi
Son yıllarda Ortadoğu’da Arap Baharı ve BOP Büyük Ortadoğu Projesi neticesinde Türkiye’de nüfus artış hızı hissedilir derecede düşmeğe başladı. Bunun nedenleri komşularımızdaki iç savaş dolayısıyla ülkemizin adeta sığınmacı istilasına uğraması ve ekonomik sebepler nedenleriyle birçok aile, çocuk yetiştirmenin getirdiği maddi yükü göğüslemekte zorlanıyor. Artan hayat şartları, konut fiyatları ve eğitim masrafları, aileleri daha az çocuk sahibi olmaya yönlendiriyor.
TÜİK’in verilerine göre 2001 yılında 2,38 olan doğurganlık hızı, yani bir kadının hayatı boyunca dünyaya getirdiği ortalama çocuk sayısı, 2023 yılında 1,51’e düştü. Bu hızlı düşüş oranı bugüne kadar daha da aşağılara %8’lere kadar çekildi.
AKP Düzce Milletvekili Ayşe Keşir: “İngiltere’nin üç çocuktan bir çocuğa düşmesi 112 yılı almış ama Türkiye’nin üç çocuktan 1,5 çocuğa düşüşü ne yazık ki 32 yılda gerçekleşti. Bu da son derece önemli bir veri.” Sözleri bu konuda AKP hükümetlerinde Türkiye nüfusunun hızla düşmesine verilmiş en güzel cevap olsa gerekir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhtemelen Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Erhan Afyoncu’dan aldığı bilgilerle: “Türkiye bir kâbusa gidiyor. Anadolu’daki Türk nüfusu hızla yaşlanıyor. Milletimiz kendisini toparlayamazsa, bu topraklardaki yaşama kabiliyetini kaybeder. Bu bir beka sorunudur. Prut Savaşı’nda 1711’de Rusları yendiğimizde bizim nüfusumuz 30 milyon, Rusların nüfusu 16 milyondu. Meşhur 93 Harbi dediğimiz 1877-78 büyük bozgununa gelindiğinde Ruslar 100 milyona ulaşmıştı, Osmanlı 26 milyondu. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya 175 milyona çıkarken, Osmanlı 22 milyona gerilemişti. Cumhuriyet döneminde 1960’larda yanlış bir iş yaparak doğum kontrol sistemiyle Türk nüfusunu azalttılar. Bu, ülkemiz için savaştan çok daha önemli bir tehdittir.”
Bu görüşlere kısmen katılmakla birlikte günümüz savaş silahları teknolojisindeki gelişmeler ve gelişen savaş tekniklerini göz önüne getirdiğimizde; sadece nüfus olayı savaş kazanmak için yeterli gelmiyor. Eğer öyle olsaydı sayıları yüz milyonlarla ifade edilen Müslüman Arap kavmi, 10 milyonluk İsrail’in katliamlarına maruz kalmazdı.