8.8 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Washıngton’dan İmralı’ya Meşruiyet Pazarlıkları

İmralı’daki müebbet hapse mahkûm Öcalan’ın yeni açılım sürecinde ön planda olduğu malum. Artık devlet büyüklerimiz O’na “teröristbaşı, cani, çocuk katili” değil, “örgütün kurucu önderi” diyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” çağrısıyla başlayan süreçte Öcalan’ın Meclis’e gelemeyeceği anlaşıldı. (Toplumun rızası alınamıyor.) Bu defa Meclis’i teröristbaşının ayağına götürme planı devreye girdi. Bu konuda İYİ Parti’nin kesin ve net karşı duruşu belli ama AKP ve CHP çekingen. Çünkü çok büyük oy kaybına yol açabileceğini ölçüyorlar.

Nedense bu işe baş koymuş olan Bahçeli’nin, TBMM Grup toplantısında, “gerekirse üç arkadaşımı alır İmralı’ya ben giderim” demesi ve grubuna ayakta alkışlatması yeni bir aşamaya geçileceğinin işaretidir.

Öcalan aslında yıllardan beri devletle görüşme halinde. Yeni açılımla birlikte mesajları açıkça TV’lerde okunan, ziyaretçileri ve avukatları vasıtasıyla basına demeçler veren bir mahkûm.

Yani şu anda Öcalan’ın düşünüp de devlete veya kamuoyuna iletemediği herhangi bir görüşü yok.

Peki, PKK örgütünün elebaşı Öcalan’ın, örgütün siyasi kanadı denilen DEM Parti’nin ve Devlet Bahçeli’nin TBMM Komisyon üyelerini Öcalan’ın ayağına götürüp dinlenmesi ısrarının sebebi ne olabilir?

Bunun tek sebebi, Öcalan’ın “MEŞRUİYET” elde etmesidir.

Öcalan’ın “Kürt halkının tek temsilcisi”, meşru bir “müzakereci”, bir “çözüm ortağı” olarak konumlandırılması isteniyor.

Başbakan Bülent Ecevit’in cevabını bulamadığı, “1999’da Abdullah Öcalan neden Türkiye’ye teslim edildi?” sorusunun cevabı belli olmaya başladı.

*******************************

Trump’ın Meşruiyet Verme Politikası

Trump “meşruiyet vermeyi” politik pazarlık olarak kullanan bir lider. “Biz O’na meşruiyet verdik” cümlesini hatırlayacaksınız.

  • ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Trump bana “Erdoğan’a ihtiyacı olanı verelim” dedi. “‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?’ diye sorduğumda ‘meşruiyet’ dedi demişti. (24 Eylül 2025)

Erdoğan’a verildiği söylenen “meşruiyet” kavramının mahiyeti ve karşılığında Trump’ın ne aldığı, Türkiye’nin ne verdiği konusunda çok yorumlar yapıldı ise de net bir bilgimiz yok.

Ama Trump’ın bir yandan Erdoğan’ı “güçlü lider” olarak yüceltilirken, diğer taraftan “O her dediğimi yapar, Rahip Brunson’u bile verdi” hatırlatmaları, “Suriye’de rejimi Erdoğan devirdi” anlamında sözleri bizi tedirgin ediyor.

  • Daha düne kadar Colani, HTŞ terör örgütü lideri olarak aranıyordu. Bir anda “ılımlı aktör” gibi sunulması ve Ahmed Eş Şara adıyla Suriye’ye devlet başkanı yapılması gözlerimizin önünde gerçekleşti.

Şimdi başta ABD/ AB olmak üzere birçok ülkenin lideri, Şara ile Suriye devlet başkanı sıfatıyla görüşüyorlar. Trump, Beyaz Saray’da ağırladığı Şara’yı, “güçlü bir lider” sözleriyle övdü ve ‘Suriye’nin Ortadoğu barış planının büyük bir parçası olmasını istediğini’ söyledi.

  • Trump ve Suudi Veliaht Prensi Salman’ın basın toplantısında bir gazeteci, Kaşıkçı cinayetini hatırlattı. Prens Salman’a “ABD istihbaratı sizin bir gazeteciyi vahşice öldürme planının başında olduğunuz sonucuna vardı” deyince, Trump Prensi savundu: “Bu beyefendi müthiş bir iş çıkardı” dedi. Kaşıkçı’nın öldürülmesini kastederek, “sevseniz de sevmeseniz de bir şeyler oldu ama [prens] bu konuda hiçbir şey bilmiyordu. Bu meseleyi de burada kapatabiliriz. Misafirimizi böyle bir soru sorarak utandırmak zorunda değilsiniz” diye gazeteciyi azarladı.

Parasal ve stratejik iş birliği gerekçesiyle veliaht prens dünya sahnesinde “temize çıkarıldı”.

Trump Prens Salman’a meşruiyeti verdi, Suudilerden 1 trilyon dolarlık yatırım sözünü aldı.

*******************************

Bahçeli’nin Öcalan’a Meşruiyet Verme Hevesi

“Terörsüz Türkiye” ambalajıyla pazarlanan yeni açılımın kapsamı, PKK’nın Türkiye’deki terör faaliyetlerini durdurmasından ibaret değil. Türkiye’nin beklentisi KCK çatısı altında örgütlenmiş Türkiye’deki PKK’nın yanında, Suriye, Irak ve İran’daki uzantılarının da silah bırakmaları ve örgütlerini lağvetmeleri.

Ancak gerek Öcalan’ın gerekse Kandil ve SDG/YPG’nin ve DEM Parti yetkililerinin açıklamalarından diğer örgütlerin faaliyetlerine devam edeceği anlaşılıyor. PKK’nın bir kısmı diğer örgütlere katıldı, bir kısmı ise af çıkarılarak Türkiye’de siyaset yapacaklar.

Buna rağmen, Bahçeli neden Öcalan’a meşruiyet kazandırmaya çalışıyor?

“Erdoğan’ı sıkıştırma, uluslararası baskıya uyum sağlama, iç dengeleri yeniden kurma” gibi hedefleri olabileceği ve “kendine verilen görevi yapıyor” gibi yorumlar yapılıyor.

Teröristbaşı, TBMM ile müzakere edebilen bir figür haline geldiğinde, ABD’nin vd ülkelerin Öcalan’a meşruiyet vermekte tereddüt etmeyeceği Şara örneğinden belli.

ABD/İsrail projesi kapsamında 4 parçalı sonra birleştirilmiş Kürdistan kurulması senaryosu tartışılırken, MHP kanadı niye Öcalan’a meşruiyet verme hevesinde?

Gerçi “MHP kanadı” derken Bahçeli ve Meclisteki milletvekilleri ile ülkücü tabanı ayrı tutmak gerekiyor. Tabanda “Bilge Liderin bir bildiği vardır” inancında olan “aklını, iradesini ve vicdanını” liderine devretmiş küçük bir grup vardır. Ancak tabanın büyük kısmının, MHP’nin kırmızı çizgilerini silip süpüren bu politikadan çok rahatsız olduğunu biliyoruz.

Çünkü “Çözüm süreci” hafızası çok taze. Terörle mücadelede verilen şehitlerin çoğu bu çevreden. Bahçeli’nin önceki yıllarda Erdoğan’dan daha sert milliyetçi pozisyon alması nedeniyle taban bu tür bir esnemeye duygusal olarak kapalı.

****

Trump dünyada meşruiyeti kendi çıkarları doğrultusunda dağıtan bir lider. Ama Bahçeli’nin Öcalan’a meşruiyet verme çabasından Bahçeli ve Erdoğan’ın ne gibi kazancı olabilir?

İmralı ile ilgili bu kadar cesur bir çıkış, sadece seçim hesaplarıyla açıklanamaz.

Bu açıklama, hem AK Parti- MHP ilişkilerinin yeni biçimini hem PKK içi güç dengelerini hem de MHP’nin yönelimini okumak için bir turnusol niteliği taşıyor.

Bahçeli bu riskli teröristbaşına meşruiyet verme hamlesiyle neyi kazanmak istiyor? Bahçeli’nin iktidar olma gibi bir kaygısı olmadığı biliniyor. Ama Erdoğan seçim kazanmak zorunda.

“MHP tabanı Bahçeli’nin bu çıkışına hazır mı?” sorusu önemli.

Ama “Erdoğan ve AKP tabanı hazır mı?” sorusu da en az bunun kadar önemli.

Her Kapanan, Aynı Zamanda Açılan Perdedir

Bazı günler, hayatımızda daha anlamlıdır. Doğum, ölüm, biriyle tanışma, önemli bir sınavın günü gibi. Evlendiğiniz gün, sıradan bir gün değildir, her birimiz için. Bir kader birlikteliğinin ilk adımı, ilk ve tek imzası atılır, o gün.

Oğlumuz Ömer Faruk, otuz altıncı yaşında dünya sürgünündeki yolculuğunda önceki gün sıçrama yaptı. Her türlü engel ve endişelerini kırarak büyük bir cesaretle, seçkin davetliler şahitliğinde nikâh defterine imzasını attı. Hayırlı, mübarek olsun.

Düğün töreninde her şey olması gereken kadardı. Hizmetler yeterli, ilişkiler seviyeli, katılım yüksek, sohbetler samimi, sevinç ve heyecan iç içeydi. Ortam, imrenilecek düzeyde muhteşemdi. Düğün bitiminde, gelin ve damat adına davetlilere defne fidesi takdim edilmesi, düğünü hafızalarda kalıcı kılacak.

Açılışta bir selamlama konuşması yapmak, damat babası olarak bana düştü. Önce, davetlilere, katılım sağlayarak sevincimizi daha arttırdıkları için teşekkür ettim. Sonra şunları söyledim: “Evlilik, Allah’ın kuvvetli yasasıdır. Allah, neslin devamı, insanların birbirinde sükûn bulmaları için iki cinsi yaratmıştır. Sevgi ve merhameti karşı cinsler arasına koyması Allah’ın önemli bir ayetlerindendir. Ben Ömer’i on iki yıldır evlendirmeğe çalışıyorum, bir türlü beceremedim, nasip olmadı. Ama nasıl olduysa karşısına çıkan Öznur kızımız bunu başardı, kendisini tebrik ediyorum. Ailemize katıldı, kendisine hoş geldin, diyorum.”

Oğluma ve gelin kızımıza söyleyecek sözlerim vardı: “Çocuktun, ufacık tefeciktin, büyüdün, geç de olsa, bana evlenmeye karar verdiğini söyledin. Neslin devamı için gerekli olan bu birlikteliğin yıkılmaması sabır, sevgi, merhamet ile mümkündür. Evde baş sensin; ancak her başı taşıyan bir boynun olduğunu bil ve bunun ne kadar değerli olduğunu unutma. Herhangi bir kararınızda birbirinize ters düşebilirsiniz, her durumda son söz senin olsun, ancak bu söz, “Sen haklıymışsın, hanımefendi.” olsun. Evliliğin harcı güven, doğruluk, sadakat, vefa, fedakârlıktır, bunlara çok ihtiyacın olacak. Unutma, her gün evden çıkarken ‘Bugün eşime nasıl daha iyi davranabilirim?’ diye düşün.”

“Öznur, sen de el bebek gül bebek büyüdün. Ömer’le tanıştın, bir aile olmaya karar verdiniz. Ömer’in, annesinin yemeklerini çok sevdiğini, her yemekte o damak tadını aradığını bil. Sen öyle yemekler yap ki Ömer sana ‘Annemin yemekleri daha güzelmiş.’ demek durumunda kalmasın. Ömer’in uykusu ağırdır. Sabahları kapısını açar ona hafif, ancak okşayıcı sesle ‘Babacık namaz vakti.’ diye seslenirdim. Birincide kalkmazsa ikinci belki üçüncü defa ses tonumu artırarak seslenir, onu namaza kaldırırdım. Benim beklentim bizdeki bu alışkanlığı ılık ve diriltici nefesinle senin, devam ettirmendir Gözyaşı kadınların en büyük silahı olarak bilinir, sen bunu değil, güler yüzünü, yumuşak sözünü, hoş görünü ve iyi niyetliliğini, ikna gücünü etkili silah olarak kullan. Yanlışta ısrar etme, inatçılık karakterin olmasın.”

Konuşmamın bu bölümünde her ikisine hitaben ortak cümleler kurdum: “Bugünden itibaren yeni bir kimliğe ve statüye sahipsiniz. Yolunuz uzun, yükünüz ağır. Gözler üzerinizde. Ben çocuklarıma ve öğrencilerime her zaman ‘Kendinize öyle bir yol haritası çizin ki herkesin yaptıklarından dolayı ‘Eyvah!’ dediği o günde pişman olmayan tek ama tek siz olunuz.’ derdim. Sizlere de aynısını söylüyorum. Öyle bir hayatınız olsun ki hayatın sonunda hesabını iki dünyada da kolay verenlerden olunuz. Yol belli, rehber belli. Birbirinize karşı bencillikten kaçının, cömert olunuz, fedakârlıkta yarışınız. Evlilik bir koalisyon değil, teslimiyettir; teslimiyette sen ve ben ayrımı yoktur. Aranızda güven mutlaka olsun, bunun için yalandan uzak durunuz. Beyninizde ikinci bir beyne izin vermeyiniz; açık sözlü olunuz. Gizli Pazar, oyunu bozar; daima şeffaf olunuz. Evlilikte en büyük mutluluk, ayni evi değil, aynı duayı paylaşabilmektir. Allah yuvanızı huzurla doldursun, ömrünüzü bereketli, muhabbetinizi daim eylesin. Sizi önce Allah’a, sonra birbirinize emanet ediyorum.”

Misafirlere de birkaç cümle söylemezsek konuşma eksik kalırdı: “Yakından ve uzaktan gelen dostlarımız, akrabalarımız geldiniz, ne iyi ettiniz. Hanımefendiyi ve beni pek sevindirdiniz. Zamanı ve mekânı sizlerle paylaşıyoruz, bu ortamda mübarek birlikteliğe şahitlik edeceğiz. Ayrıca sizler için de ne kadar değerli olduğumuzu görmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. Sağ olun, var olun, her daim iyilerle beraber olun.” dedim.

Düğün merasiminin kurgusu alışılmışın dışındaydı. Davetlilerin hemen her biri bu özgün tarzı pek beğendiklerini, seviyeli ve saygın bulduklarını söyleyerek teşekkür ettiler, takdirlerini bildirdiler.

Hayat bu: Bir perde kapanıyorsa aynı zamanda açılıyordur.

Sihirli Çare

     Kim dünyayı gezmek, değişik yöreleri görmek, farklı insanları tanımak, mahallî / yerel kültürünü dışsal gezilerle zenginleştirmek istemez? 

     “Ama nerde gidecek imkân, harcayacak para ve işi gücü bir tarafa bırakmayı göze aldıracak maddî imkân?”

     Diyorsa, hiç üzülmesin, hiç kaygılanmasın! “Bunlara ayıracak hiç vaktim, bunları düşünecek hiç zamanım yok!” demesin.

     Elbette bu dile getirilenleri, fiilen gerçekleştirecekler yanında; seyahatlere harcayacak zamanı, imkânı ve parası olmayanlar çoğunlukta.

     Fakat üzülmeye mahal yok! Öyle bir vasıta ve araç var ki, bütün bu istenenleri gerçekleştirecek imkânı insana veriyor. İnsanı gezdiriyor, seyrettiriyor, gördükleri hakkında bilgilendiriyor!

     Daha nice seyahat ve gezi imkânlarına sahip olmayanlar için, tüm gezme, görme, istediği gibi yaşama imkânlarını bahşeden; sihirli çareyi elde etmek, herkesin elinde be dostlar!

     Evet, bütün bu sayılanları yerine getirecek imkânlara zihnen, hayâlen, tefekküren sahip olma imkânını veren bir sihirli çare var be dostlar!

     Gezi, görü, duyu ve bili olarak, hepsini temin edip gerçekleştirecek; sihirli çareyi edinmek herkes için, son derece kolay, mümkün ve olası!

     Sadece, her fırsatı, her boş zamanı, her dinlenme imkânını; ona hasretsin, ona ayırsın ve onunla hemhâl olsun yeter de artar be dostlar!

     Nasıl bir şey, bu sihirli Çare?

     Kimin fark edişi, bu sihirli Buluş?

     Kim oluyor, bu sihirli Bilge?

     KİTAPTIR be dostlar, KİTAP!

     Gayrısı, koca bir girdap!

     Her fırsatta alan eline, gönlüne uygun;

     Gezi, kültür, tarih ya da edebî bir eseri;

     Veya halk için yazılmış, bilimsel bir kitabı!

     Hele oturup rahatça koltuğuna,

     Olunca, bir de çayı hemen yanında.

     Değmeyin artık onun keyfine.

     Açıp kitabın sayfalarını,

     Âheste âheste.

     Mânen kanatlanır,

     Olduğu yerden,

     Yükselir ufuklara.

     Aşar, dağların zirvesini.

     Duyar kâinatın âhenkli sesini.

     “Gel keyfim gel!” diyerek,

     İsteklerine, maddeten olmasa bile,

     Mânen yapılan bu meşgale, değil nafile.

     Evet, her hususta her çeşit KİTAP;

     En sâdık, en samimi, çok candan bir arkadaş;

     Okuyup; her engeli, onunla aştıkça aş.

İBB İddianamesi ve Siyasetin Finansmanı

Ekrem İmamoğlu ve ekibi hakkında düzenlenen “İBB İddianamesi” 3800 sayfadan fazla uzunlukta bir metin. Bu iddianamenin siyasi ve hukuki tarafları var. Ancak bu yazıda sadece dolaylı rüşvet mekanizması iddialarını ele alacağım.

İddianameye göre, belediyeden ihale almak; imar planı, siluet onayı, ruhsat gibi işlemlerin yerine getirilmesi; usulsüzlüklerin giderilmesi gibi işler için bazı iş insanlarından “İBB adına kreş yaptırma/ kreşe maddi katkı sağlama,” yardım kartları, market hediye çekleri, giyim mağazası kartları almaları istenmiş.

Savcılık bunları “rüşvet alma” ve “örgüt finansmanına örtülü aktarım” olarak niteliyor.

AA’nın haberine göre; İddianame, “kreş, okul, spor salonu” gibi kamuya yardım söylemiyle iş insanlarının ikna edilmeye çalışıldığını, fakat bu yardımın büyük kısmının nakit veya taşınmaz olarak örgüte yönlendirildiğini iddia ediyor. Ayrıca bu bağışların bir “sistem” hâlinde süreklilik kazandığı ileri sürülüyor.

İddianameye göre, “suç örgütü lideri” olarak gösterilen Ekrem İmamoğlu, 2014 Beylikdüzü Belediye başkanlığından başlayarak “CHP’yi ele geçirmek” ve Cumhurbaşkanı olmak için bu “suç örgütünü” kurmuş… (Bu siyasal kurgu mantıksal olarak tutarlı değil. Ancak biz finans konusuna odaklanalım.)

İş adamı Sarp Yalçınkaya’nın, Ekrem İmamoğlu’nun adamlarına “Seçimi kazanmamız için en az 2 milyar dolara ihtiyaç var” dediği iddiası da bu çerçevede aktarılmış.

Henüz mahkeme kararı yok, bunlar iddiadan ibaret. Savunmayı dinlemek gerek.

*******************************

Şarta Bağlı “Bağışlar”

Benzer iddialar geçmişte AKP yönetimindeki İstanbul Belediyesi için de dile getirilmişti. Sadece İstanbul Belediyesi değil, birçok AKP’li belediyeler ve kamu kurumlarında bir kısım dernekler ve vakıflara bağış yaptırmak suretiyle “siyasetin finansmanı” için bir mekanizma kurulduğu iddia ediliyordu.

Devletten veya belediyelerden alınan ihalelerin belli yüzdelerini, yönlendirilen vakıf ve derneklere, bağış adı altında vermek zorunda kalanlar için Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın verdiği fetva çok tartışıldı.

“Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına bağış yapmalarına” cevaz veren Karaman fetvasını şöyle tevil etmişti: “İhale almış, para kazanmış bir kimseyi, iş olup bittikten sonra bir yetkili, bir hayır kurumuna yardıma davet ederse ve o da yardım ederse bu rüşvet olmaz’ dedim, yine diyorum.” (Yeni Şafak, 24 Ocak 2014)

İhale alıp, iş olup bittikten sonra mı “hayır yapmaya davet edildi” yoksa ön şart olarak mı” bağış” yaptırıldı, bunu ispatlamak kolay olmaz.

Ama Karaman bile “İhale veya işin bağış şartına bağlanmasının” caiz olmayacağını söylüyor.

Peki, bugüne kadar savcılarımız AKP’li belediyelerin dini hizmet yaptıkları söylenen dernek ve vakıflara yönlendirdikleri “bağış” mekanizmasının siyasetin finansmanında, seçim kazanmak amacıyla veya şahsi zenginleşme aracı olarak kullanılıp kullanılmadığını araştırdı mı?

Gerçek bir ahlaki kaygı ve hukuka uyma çabası olduğuna ve yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna inanabilsek, İBB iddianamesinden bir “temiz eller operasyonu” ümidi doğması gerekirdi. Ama muhalefete de iktidara oy veren seçmenler de “bu davanın siyasi olduğu” kanaatinde.

*******************************

Fıkıh ve Mevcut Hukuka Göre; Bağış mı Rüşvet mi?

İBB İddianamesinde “Kamudan ihale alan iş insanlarından, kurumlara ya da sosyal yardım çalışmalarına katkısı yapmalarının istenmesi ‘rüşvet’ olarak tanımlanmış. Aslında bu tanımlama yanlış değildir. Çünkü;

TCK 252 – Rüşvet: “Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir kişiye menfaat sağlanması” rüşvettir. Menfaatin adının “bağış”, “kreş”, “kart” olması sonucu değiştirmez.

TCK 250 – İrtikap: Kamu görevlisi, görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak kişiyi icbar / ikna suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlatırsa irtikap oluşur.

Ayrıca görevi kötüye kullanma (TCK 257), nüfuz ticareti (TCK 255) de devreye girebilir.

İslam Hukuku (Fıkıh) ile mevcut TCK açısından bu suçlara bakış benzerdir. Zaten Hayrettin Karaman bile “Bir yerlere yardım edecek diye bir kimseye ‘layık, ehil, en iyisi, en hesaplısı, kamu için en yararlısı olmadığı halde’ ihale verilirse yapılan ihanet olur ve elbette caiz olmaz” diyerek bir düzeltme yapmıştı.

Özetlersek; Belediye görevlileri “kreş bağışını”, “hediye çeklerini”, “dernek ve vakıflara bağışları” işin yapılması şartına bağlamışlarsa, Rüşvet veya İrtikap söz konusu olur.

İş adamı “ruhsatım çıkmaz, işim yürümez” korkusuyla veriyorsa İrtikap boyutu ağır basar.

Bağış, gerçekten iş bittikten sonra, bağımsız, şeffaf ve gönüllüyse, başlı başına suç teşkil etmez. Ama ”süreklilik arz eden” bir hale gelmişse, siyaseten ciddi etik sorun doğurur.

*******************************

Uygulamalar Benzer, Yargılamalar Farklı

Bu uygulamaların kamu kurumlarında ve diğer belediyelerin çoğunda yaygın olduğunun herkes farkında. Genel veya yerel iktidarı ele geçirenler -yasal olmasa da- bu güçlerini siyasetin finansmanını sağlamak veya zenginleşmek için kullanıyorlar.

Suçun yaygın olması onu suç olmaktan çıkarmaz. Ama herkesin kırmızı ışıkta geçtiği bir trafik düzeninde bazılarını cezalandırırsanız, toplum bunun adil olmadığını düşünür.

Mesela Reza Zarrab’ın rüşvet verdiğini söylediği bakanlar ciddiyetle yargılansaydı bu duygu oluşmazdı. Hafızalarda sadece para sayma makineleri, çelik kasalar, ayakkabı kutuları ve servet değerindeki kol saatleri görüntüleri kaldı.

Aziz İhsan Aktaş örgütü dosyasında, bu şahsın sadece CHP’li belediyelerden aldığı değil, AKP’li belediyeler ve kamu kurumlarından aldığı ihaleler de incelense idi bu vicdani kanaat değişebilirdi.

İktidara yakın dernek ve vakıflara yapılan büyük meblağlı bağışlar sıkı bir denetimden geçirilse muhaliflere “düşman hukuku uygulanıyor” savunması çürütülebilirdi.

Özellikle “CHP’li belediyeleri silkeleyin” talimatı sonrası yapılan yargı operasyonlarının hukuki olduğuna inanmamız için, iktidar belediyeleri ve kamu kurumlarına yönelik aynı tür iddialar aynı kararlılıkla soruşturulmalıdır.

Siyasetin finansmanını kayıtlı, şeffaf ve denetlenebilir hale getirmek zorundayız.  

Bu yapılmazsa ve “bağış” ile “rüşvet” arasındaki sınırı hukuk ve din yorumları açıkça çizmezse, bu suçların/ günahların bedelini bütün millet ödemeye devam edeceğiz.

Sorgulamazsak Kandırılırız

            Ünlü Rus yazarı Dostoyevski: “Yazılarımı yazarken kalemimi mürekkep hokkasına değil de, kan çanağına daldırıyormuşum gibi yazıyorum.” der. Düşünen, ülkesi ve milleti için kaygı duyan herkesin bu duyguyu taşıması doğrudur.

            Çocukluk ve gençlik yıllarımdan itibaren ben de her zaman bazı ülke meselelerini sorgulamışımdır. Meselâ çocukluk yıllarımda doğup, büyüdüğüm memleketimin ağaçsız kıraç alanları hep dikkatimi çekmiştir. Oysa evimizin yolu üzerinde geniş bir alana kurulmuş hapishane bahçesinde her gün havalandırmaya çıkarılmış mahkûmları gördükçe kendi kendime: “Neden bu insanları burada boş, boş yatıracaklarına ilçemizin kıraç arazilerine ağaç diktirmezler.” Demekten kendimi alamazdım.

            Çocukluktan gençliğe adım atarken sadece bulunduğum ilçenin değil de topyekûn ülke genelini düşündükçe sorgulamalarım ve endişelerimin dozu arttı. Dış dünyadan haberleri televizyon olmadığı için kısa zamanda ısınan sık, sık parazit yapan batarya ile çalışan, lambalı radyolardan dinlerdik. Seçimler yaklaştıkça siyasiler gelirlerdi, iktidar kanadı başka söyler, muhalefet kanadı çok daha başka. Onlar konuştukça aklımız karışırdı.

            Sonra kendimizi 68 kuşağının ortasında bulduk. Sağ – sol hareketleri bize batıdan gelmesine rağmen onlar kısa zamanda bu hareketleri kontrol altına aldılar ama hareketlerin dozu arttıkça, iki kutup arasında da kan dökülmeğe başladı. Diyeceğim o ki; batı ülkelerinde başlayan ideolojik hareketler o ülkelerde önlenirken, bizde sağ ve sol olarak iki tarafında kendince haklı olduğu Kavga; bize miras kaldı ve biz o mirası 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi ile ağır bir şekilde ödedik.

            O yıllarda da merhum Abdurrahim Karakoç’un “Kara Haber” şiirinin şu dörtlüğü hafızamdan hiç silinmedi:

Ellerin yurdunda çiçek açarken

Bizim İl’e kar geliyor gardaşım.

Bu hududu kimler çizmiş gönlüme?

Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.”

            Yazımın başlığına “Sorgulamazsak Kandırılırız” sözcüklerini millet olarak sorgulamak, kıyaslama yapmak, istatiski araştırma yapmaktan mahrum olduğumuz,  peşinden gittiğimiz tek adamı zihnimizde yargılamadan tam inanmış şekilde peşinden gittiğimiz için koymuş bulundum.

            Oysa adamlar gözlerimizin içine baka, baka bizi kandırıyor, yalan söylüyorlar ve aldatıyorlar.

            Türkiye’de 16 Nisan 2017 Referandumuyla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanan kuvvetler ayrılığına dayalı Cumhur Başkanlığı Hükümet sistemine geçtiğimiz günden bugüne kadar ekonomik yönden sürekli geriliyoruz.

Kültür Mahvilleri ve Yakın Tarihte Müzik İlişkileri Üzerine

İstanbul’da kültür adamları, edebiyatçılar, akademisyenler, iş insanları ve aydınların buluştuğu değişik mekanlar var.  Biraz maziye dönersek Sultan Abdülmecid’e kadar böyle mekanlara padişahlar ve etrafı da iştirak ediyordu.

Osmanlı’nın çözülmesine yakın ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Hersekli Arif Hikmet’in Çukurçeşme’deki Evi, Abdurrahman Sami Paşa Konağı, Recaizade Mahmut Ekrem’in Yalısı, Şair Nigar Hanımın Evi, Tevfik Fikret’in Aşiyandaki Evi, Abdullah Cevdet’in İçtihat Evi, İhsan Raif Hanımın Evi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Konağı, İsmail Hami Danişment’in Harbiye’deki Evi bilinen edebiyat ve kültür mahfilleriydi.

Meserret Pastanesi, Üsküdar Çiçekçi Kahvesi, İkbal Kahvesi, Baylan Pastanesi, Hatay Restoran, Çiçekçi Pasajı, Park Otel de ilerleyen zamanlarda gelir girdisi ve şöhreti de nazarı itibara alınarak aynı hizmeti gördü.

Artık pek öyle değil. Çünkü 20 milyonluk metropolde bir birden bir yere gitmek aynı zamanda masraf ve zamanla örtüşmüyor. Bir zamanlar İstanbul’un kalbi mesabesindeki Beyazıt’taki Küllük, Marmara Kıraathanesi, Çınarlatı gibi mahviller artık yok.

Peki günümüzde kültür ve edebiyat yahut tarih mahvilleri yok mu? Cemaatciliğin ve siyasetin ağır bastığı günümüzde böyle bir mahvil zor. Çünkü sadakat kültürü her şeyi ters yüz etti, biat öne çıktı. İsimler de değişime uğradı sivil toplum oldu. Artık her sokakta kendi cazibesine göre bir sivil toplum oluşturuldu. Bunlar da daha çok arka planında mevcut siyasi iradeye arka çıkmak şeklinde oluyor. Oysa mahvillerde her husus sorgulanır ve tartışılırdı. Benim de katıldığım, herkesin kendi doğrusunu savunabileceği veya tartışabileceği ancak corana sonrasında tatil edilen Cağaloğlu Beyan Yayınevi Sohbetleri de önemli bir entelektüel boyutu olan kültürel bir mahvildi. İbnülemin Mahmut Kemal İnal konağındaki gibi diş kirası verilmezdi ama çiğ köfte ve baklava ikram edilirdi tanıtım ve müzakere sonrası.

Bugün için bağımsız ve bağlantısız bir kültür mahvili olarak örnek verecek olursak Kemah Kafe müzakerelerini yeni yerine taşıyan Abbara Kafe Pazartesi Sohbetlerini örnek olarak verebilirim. Herkes hür fikrini söyleyebiliyor, tartışabiliyor, tefekkür edebiliyor, kimse kimseye kızmıyor, küsmüyor, kendi masrafını kendisi verebilen, hatta katkıda bulunan, gelmek-gitmek veya lehte-aleyhte görüş açıklamak mecburiyeti bulunmayan bir mekan. Adeta günümüz aksakal aydınlarının tefekkür ve teşekkür ettiği bir mahvil burası. Konuşma kadar sorgulama da yani analitik düşünce de birbirine paralel gidiyor.

Üsküdar Abbara Cafe Pazartesi Sohbetlerinin konuğu Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Sanatçı Mehmet Güntekin idi.

Örnekleri Sürekli Azalan Aydınlar

Mehmet Gündekin(1963-Bafra) mülkiyeli bir aydınımız. Benim kuşağım(1968) İstanbul’daki Türk Sanat Müziği Hocaları Merhum Süheyla Altmışdört ve Fetih Salgar’dan mutlaka sahiplenmiştir. Üniversite korosunda müzik dokusuna sahip olmuştur.

Mehmet Güntekin bizim nesilden daha genç ama aynı hocaların rahle-i tedrisatından geçmiş bir aydın. Yazar ve editör aynı zamanda. Musiki Mecmuası, Hürriyet Tarih Dergisi, Tercüman Gazetesi’nde köşe yazılarını veya araştırmalarını mutlaka meraklıları okumuş, istifa etmiştir. Dünyanın değişik ülkelerinde konserler vermiş bir sanatçı Mehmet Güntekin. Aynı zamanda Türk Musikisi Vakfı, Heybeliada İlm-i Musiki Derneği yöneticisi ve Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi. Benim kütüphanemde İstanbul’da 100 Musikişinas ve İstanbul’un 100 Şarkısı kitapları zaman zaman başvurduğum eserlerinden bazıları.

Esasında Abbara Kafe Pazartesi Sohbetleri dostların birbirini görmesi, ne durumda olduklarını yaşamaları, hal hatır sormaları, gelişmeler karşısında birbirlerini bilgilendirmeleri, hafızayı mazi ve müstakbele ait bir gel-git formatında çalıştırması gibi insani, medeni, inancı bir ihtiyacın karşılanmasıdır. Hani “inancımızda bir tebessüm bile sadaka hükmünde” ya işte öyle bir şey. Konuşmacılarımız ise kaymağın balı.

Mehmet Güntekin’in de üyesi olduğu TURİNG Konserlerinde yeni bir çalışmaya daha imza attı; Müzikli Maarif Takvimi; özelliği bir ay içindeki gelişmeleri musiki, sanatçı ve entelektüel format ile örtüştürerek düşündürmesi. Birkaç tanesini izledim, ayakta alkışladım. İnşallah sözünü aldık; Müzikli Maarif Takvimi konserlerinden biri Abbara Kafe’de gerçekleştirececek.

Sanatçı Mehmet Güntekin neler anlattı Abbara Kafe’de peki? Neler konuşuldu, neler tartışıldı, hangi sorular soruldu, hangi cevaplar alındı o zaman? Alınan notlara ve kaydedilen sohbete bakıyorum, yansımada algılanan hususları yeniden gözden geçiriyorum. Özetin özeti şöyle; Devlet Müzik ilişkisinde 300 yılın mini notları.

Tarih Kaydediyor

Padişah 3. Selim bir Musiki Alimi. Ancak Avrupa’dan batı musikisi hocaları getirtiyor. 2. Mahmut bunu takip ediyor. Dönemindeki Vak’ay-ı Hayriye-Yenileşme hareketinden başlayarak (1826) Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosunun kurulmasına kadar satır satır geldi sohbet. Çünkü bu dönemde İtalya’dan sanatçılar getirilerek “paşa” ünvanı verilip enderunda orkestralar kurularak (Mızıka-i Humayun) yabancı müziğe kapı aralanıyor. Aynı dönemde Bestekar Dede Efendi Padişahın Baş Müezzini. Durum karışınca ve istifa etmek gibi bir kurum da olmadığı için Dede Efendi Hacc’a gitmeye izin alıyor ve mukaddes topraklarda da koleraya yakalanarak vefat ediyor.

Türk müziği böylece geri plana atılıyor. Bunu için ıslah heyetleri kuruluyor.

Sonraları başta Darülehlan ve Darülbedai gibi benzer kuruluşlar devreye giriyor. Abdulkadir Meragi ortaya çıkıyor, kendisine Cerrahpaşa’da bir konak tahsis edilerek, fiili bir musiki mektebinin ilk adımları atılıyor.

Sultan Reşat döneminde Bestekâr Rahmi Bey ile ilk konser veriliyor(1916).  Ziya Paşa bu dönemin bestekarlarından. Oğlu da bestekar Suphi Ziya Özbekkan. Deyişleri ile Neyzen Tevfik dikkat çekiyor. Sonra Saadettin Kaynak. Bu dönemde artık hanım sanatçılar da devreye girmiş oluyor. 1926 yılında Türk Müziği Okulu kapatılıyor. Okul batı müziği olarak devam ediyor. Türk Müziğinin eğitim ve icrası yasaklanıyor. Musa Süreyya Bey Moskova’dan dönünce konservatuvar açılıyor. Dede Efendi’nin talebelerinden Ali Rıfat Çağatay musiki faaliyetleri başlatıyor (1927). Ankara Musiki Muallim Mektebi(1928) kuruluyor. Radife Erten sorumluluk üslenmiş. Türk Sanat Müziği ile Batı müziği çatışmaları artık kendini iyice hissettiriyor. Personele izin verilerek okul tatile girmiş gibi gösteriliyor, ancak batı müziği çalışmaları sürüyor. Refik Fersan ve Münir Nurettin Selçuk vs Riyaset-i Cumhur Konserleri başlatıyor. Sonra Ferit Kam devreye giriyor. 10 Kasım 1938’den sonra konserler yapılmıyor.

DP Zamanın iki milletvekili müzikle haşir neşir. Ama siyasi iradeyi etkileyecek güçleri henüz yok. Yılmaz Öztuna Şişli’deki evinde musiki sohbetleri başlatıyor. Fakat 1975’te TSM korosu ancak kurulabiliyor. Fakat devlet kendi kurumuna yer vermiyor. S.Demirel, B. Ecevit, Köksal Toptan, Talat Halman ile olan musikili anektodlar var sohbette.

İlk Etkinlik Çankaya Köşkü’nde

Mehmet Gültekin ve arkadaşları artık devreye giriyor. Nevzat Atlığ bu temaslardan bir şey çıkmayacağı endişesinde ama Cumhurbaşkanı Gül’ün resmi yazısı Kültür Bakanlığına gidiyor. Bakan Ertuğrul Günay cevabı geçiktirdikçe geciktiriyor. Çankaya Köşkü’nün yazısı acaba sümen altı mı ediliyor? Nihayet karar açıklanıyor ve Cumhurbaşkanlığı Türk Sanat Müziği Korosu resmen kuruluyor. İlk konser Çankaya Köşkünde verilirken Gül ailesi en ön sırada oturuyor. Sonra aynı konser İstanbul’da tekrar ediliyor.

Demek uğraş verilirse oluyormuş. Örtülü muhalefet yenilebiliyormuş. Sanatçı Mehmet Güntekin konuşmasını grafik, resim ve kupürlerle destekledi. Üç saat süren sohbette bir saati aşkın süre de soru-cevaba ayrıldı.

Dünyaya söyleyecek sözü olanları her pazartesi öğleden sonra Üsküdar Abbara Kafe’ye davetli.

 Kıbrıs’ta Rumlarla İç, İçe Yaşanır mı?

   Yazıma başlık yaptığım soruyu bir kez daha tekrarlayacak olursam:

  ‘’Kıbrıs’ta Rumlarla iç, içe yaşanır mı?’’

  Böylesi bir soruya cevap verebilmek için adada yaşanan gerçekleri iyi bilmek, bu gerçeklerden ne kadar etkilendiğimizi iyice değerlendirmek gerekir.

   Aslında bu sorunun cevabını vermek için öyle asırlarca geriye gitmeye, tarih sayfalarını çevirmeye hiç gerek yok!

  Adanın yakın tarihinde yaşanan gerçeklere bakıldığında bu sorunun cevabı hemen verilecektir. Şu gerçekleri kısaca bir hatırlayıverelim:

  • Ada Türklerinin, komşuları Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmalarına ramak kala 1974’te Türkiye’nin müdahalesi ile yeniden yaşama dönmeleriyle birlikte adada iki ayrı bölge iki ayrı devlet oluşmuştur.
  • 1974 yılında yaşanan bu gerçeğin ardından BM ve uluslararası toplum adanın kuzeyinde 1983’te kurulan KKTC devletini tanımamış, adanın kuzeyini Türkiye’nin işgal ettiğini duyurmuştur.
  • 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı adada kurulan bu cumhuriyetin enosise giden bir amaç olduğunu ifade ederek, 1963’te bu cumhuriyetin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk tarafını dışlamış, sonrasında da adada yaşayan Türkleri adeta cehennemi bir yaşama mahkûm etmiştir.
  • 15 Temmuz 1974’te adada yaşanan Yunan cuntası destekli darbe ile ada Yunanistan’a bağlanmak istenmiş, darbenin hedefi ada Türklerinin topyekûn imhası olmuştur. Bu acımasızlığa mani olmak için gerçekleşen 20 Temmuz 1974 barış harekâtımızla adaya hem barış, hem de huzur hâkim olmuştur.

Ya bugünün gerçekleri nedir?

  • Adanın kuzeyinde kurulu KKTC’yi Türkiye dışında hiçbir ülke tanımamaktadır.
  • Adada Rumlarla anlaşma sağlamak maksadıyla yapılan her müzakere sürecinde adalı Türkler hala 1960 anlaşmasında kazandıkları haklar ile sınanmakta, hatta Rum tarafı bu hakları dahi çok görerek azınlık haklarından bir fazlasını dahi vermek istememektedirler.
  • 1968 yılından beri süregelen müzakereler dönemi daima Rumların ne istediğine göre yürütülmüş, Türk tarafının vermiş olduğu her taviz sonrasında yeni bir taviz daha istenmiştir.
  • BM, AB ve adada menfaati olan devletler adanın yasal hükümeti olarak GKRY tanımakta, 1974’te hiçbir şey yaşanmamış gibi hala 1960 Kıbrıs anayasasını esas almaktadırlar. Ki, o meşhur Annan Planı da bu anayasaya göre hazırlanmıştır.
  • Ve Annan planının nasıl bir tuzak olduğu Rumların AB’ye üye yapılması ile daha iyi anlaşılmıştır.
  • Adanın kuzeyinde kurulu KKTC’de yaşayan vatandaşlarımız, ekonomi, eğitim, ticaret, turizm, spor, sanat v.d faaliyetlerinde Rumların insanlık dışı ambargosu ile karşılaşmakta, insanca yaşam hakları Rumlar tarafından gasp edilmektedir.
  • Aslında adanın hem kuzeyinde, hem de güneyinde yaşayan iki halk da bu yeni sürece uyum sağlamıştır. Ancak özellikle adanın siyasal yaşamına müdahale ederek, kendi çıkarlarını hedefleyen kimi ülke siyasetçileri adadaki bu uyumu kendi istekleri doğrultusunda devşirerek, adanın Rum yönetimine geçmesi için türlü planlar yapmaya devam etmektedirler. Rum yönetimi de bunu sonuna kadar kullanmaktadır. En önemli hedef; Türkiye’nin ve Türk askerinin adadan çıkarılmasıdır.
  • Kıbrıs adasının çevresinde tespit edilen doğal gaz ve petrol yataklarının zengin cazibesi, bu siyasetçilerin bu yataklardan pay alabilmek için hedefledikleri en önemli şeydir.

       Bu arada Türkiye Lozan anlaşması ile Kıbrıs’ta sağlanmış dengeyi bozarak, ada üzerindeki tarihi ve yasal haklarından vazgeçer mi?

         Şimdi yukarıda sıraladığım gerçeklere bakıldığında Türklerle, Rumlar iç, içe eşit hak ve hukuk çerçevesinde yaşayabilirler mi?

        Dili, dini, örf ve geleneği birbirinden çok farklı; tarih boyunca türlü çatışmalar yaşamış bu iki toplumu yeniden bir araya getirmek nedendir?

       Yaşamları boyunca Rum tarafının ihanetine uğramış, türlü tedhiş hareketleri ile katledilmiş Kıbrıs Türkleri Rum tarafına nasıl güvenecektir?

     Varsayalım ki, bir gün adada anlaşma olduğunda bu anlaşmanın kalıcı olacağının garantisini kim verecek? Bu anlaşmanın garantörü kim olacaktır?

      Adada yapılan seçimler sonrası her iki tarafta da yeni bir yönetici seçildiğinde yepyeni umutlar pompalanır. Taraflar arası görüşmelerin başlayacağı haberleri yayılır.

    19 Ekim 2025 tarihinde KKTC’de yapılan seçim sonrasında da aynı şey yapılmış. KKTC Cumhurbaşkanı olarak seçilen Sn. Tufan Erhürman’ın da yakın bir zamanda Rum lideri ile görüşeceği açıklanmıştır.

  Her iki taraf liderinin diyaloğu önemlidir. Ancak, sonuca odaklı olması ve her iki tarafı da memnun etmesi gerekir. Bunun için de Rum tarafının hep bana tavrından vazgeçmeleri gerekecektir.

   Sonuç olarak;

   Özellikle KKTC’deki genç nüfusun ada gerçeklerini bilmesi, yaşanan gerçeklerden ne kadar etkilendiğimizi görerek hareket etmesi gelecekleri açısından önem taşımaktadır.

  Unutulmasın ki, yıllar önce Girne kentini, denizi ancak boğaz bölgesine kadar giderek oradan seyredebilenler, Rum mezaliminden kurtulup da Hamitköy ovasında kurulu çadırlarda yaşam mücadelesi verenler, gündüzleri çalışıp, gecelerini mevzilerde vatan savunmasında geçirenler yıllarca Rumlarla iç, içe yaşamanın ne kadar zor olduğunu iyi bilirler.

   Onların anlattığı bu gerçekler günümüz gençlerine belki bir şey ifade etmeyebilir! Ama gençlerimizin bugün yaşadıkları gerçeklerin de onlarınkinden ne farkı var?

   Bunu da düşünmek gerekir…

Düşün Damlaları  (15)

     En büyük meşgale ve uğraş, marifetullah / Allah’ı bilmek olmalı.

     Vakit, onu bilmek, onu anlamak ve bu anlamaların gereklerini yerine getirmekle dolmalı.

     Allahı bilmekten daha büyük bir zevk, Allahı bilmek için yol almaktan, O’nu anlamaktan daha büyük, daha zevkli, daha heyecanlı ve mutluluk verici bir gayret olmamalı.

     Allah’ın büyüklüğü karşısında, her şey küçük kalıyor. Her şey, mânâsızlaşıyor. Her şey hiçleşiyor. Her şey, O’nunla mânevî hazza gark oluyor.

     İyi ki varsın ey büyük Allah’ım! İyi ki mevcutsun ey gerçek Mâlikim!

     İyi ki Seni biliyor ve Seni çok seviyorum, ey yüce Allah’ım.

     Artık yok benim için, ne Cennet sefası, ne Cehennem korkusu!

     Değil mi ki varsın. Ve Seninle varım. Artık ne gam? Be dostlar!

     Artık, ne Cennet arzusu, ne Cehennem korkusu? Allah aşkı olmalı, hepimizin arzusu.

x

     İnsanı düşünüyorum. Aynı anda, düşünmeyi de düşünmekten kendimi alamıyorum.

     “Düşünüyorum, öyleyse varım.” diyeni de düşünüyorum.

     İnsanın farkına varan ve farkeden olduğunu hatırlıyor, insan oluşuma hayran kalıyorum.

     Düşünmeyi her şeye derman olarak görüyor; insan olmanın değerine, paha biçemiyorum.

x

     Belgesellerde, insan ve toplumların durumlarını görünce, beşerde nübüvvetin zarurî oluş keyfiyetini daha iyi anlıyorum. Çünkü dünya’da insanın her türlü özel ve genel düzenlenmesi hakkındaki vaziyet ve ilişkilerin nasıl olması gerektiğini; Kur’an’a ayna olan ve ondaki her şeyi en güzel şekilde şahsında gösteren ve aksettiren Hz. Peygamberdir. Son Nebî ve Peygamber olması hasebiyle Hz. Muhammed’in hayatı, bu hususlarda tüm insanların örnek alacağı tek şahsiyettir.

x

     Hakikî insan; mevcudatın / varlıkların en müntehabı / seçkini ve seçilmişidir. Üstelik varlıkların en muhtacı ve en nazenin / nazik ve lâtif olanı ve en arzulu ve istekli bulunanıdır. 

x

     “Allah’ı tanımak, sadece O’nun varlığını bilmek değil, aynı zamanda her şeyin yaratıcısı, terbiye ve idare edicisi olma hususiyetlerini de öğrenmektir. İnsan, bu dünyaya her şeyin cahili, fakat pek çok şeyi öğrenebilir kabiliyette gönderilir. Kendisine takdir edilen zaman kadar misafir kaldıktan sonra da başka bir âleme, aslî vatanı olan âhirete nakledilir. Yani o bir yolcudur; doğumla başlayan ve sonsuzluğa uzanan bir yolun yolcusu. Hayat yolculuğunda, dünya misafirhanesinde iken, yaratılış gayesine uygun davranıp davranmadığına göre de, insan, ebedî mekânında muamele görecektir.”

x

     “Kâinattaki her şey, Cenab-ı Hakkın sadece varlığının gerekli olduğunu değil, aynı zamanda nasıl bir yaratıcıya inanmak, ibadet etmek durumunda olduğumuzu da bildiriyor. (Allah), ilimlerin diliyle bütün varlıkların bu sözlerini anlama kabiliyetini (vermiştir).”

 x

     Kâinattan yaratıcısını soran herkes, tefekkür seyahatine çıkmalı. Mütefekkir olarak yolculuğuna devam etmeli. Fiilde Fâili, nakışta Nakkâşı, yapılanda Yapanı görmenin hazzına ermeli.

x

     “Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki elleri uzun olanların hisseleri de var.”

x

     İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, Kâinat Hâlıkını tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. Evet, o insanın fıtrî / yaratılıştan gelen, yapılması mutlaka boynuna borç olan vazîfesi; marifetullah / Allah’ı bilmek ve Allah’a imandır. Aklı ile kesin olarak varlığını ve birliğini tasdik etmektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığının 42. yılını kutluyor

      

Rauf Denktaş’ın, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden 42 yıl geçti. Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türklüğünün lideri Dr. Fazıl Küçük ve KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş ve arkadaşları bu mücadelenin bayraktarları oldu.

Haber Giriş Tarihi: 15.11.2025 09:51

Haber Güncellenme Tarihi: 15.11.2025 09:56

Kaynak: Haber MerkeziKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığının 42. yılını kutluyor

Kıbrıs Türklüğünün unutulmaz lideri Rauf Denktaş’ın 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden 42 yıl geçti. Kıbrıs Türk halkı, bugün varoluş mücadelesini zaferle taçlandırarak kurduğu KKTC devletinin kuruluşunu kutluyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşu, 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk halkının adadaki siyasi yaşamını devlet olarak dünyaya ilan ettiği tarihi bir dönüm noktası oldu. Mehmetçik ile Kıbrıs Türklerinin omuz omuza 15 Kasım 1983’te savaşarak elde ettiği zafer, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.

KIBRIS TÜRK DEVLETİNE GİDEN SÜREÇ

15 Temmuz 1974’te, Enosis’i gerçekleştirmek için Rum-Yunan iş birliğinde faşist bir darbe gerçekleştirildi. Garantör ülke Türkiye, bu oldubittiye karşı 1960 garanti ve ittifak anlaşmalarının kendisine verdiği hukuki müdahale hakkını kullanarak; üstün fedakârlıkları sayesinde 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdi. Enosis hayalini tarihe gömdüğü gibi Kıbrıs Türk halkını da ikinci bir soykırım planı olan İphestios Katliamı’ndan kurtardı. 5 Ağustos 1975’de Nüfus Mübadele Antlaşması yapılarak Kıbrıs Türk halkı Ada’nın kuzeyinde, Rumlar güneyinde toplanmış ve tamamen iki ayrı halktan oluşan iki ayrı kesim oluşmuştur.

1977 ve 1979 Denktaş-Makarios, Denktaş-Kyprianou Doruk Antlaşmaları ile iki taraflı yapı teyit edildi ve Kıbrıs’ta iki ayrı otonom idarenin varlığı kabul edildi.

KIBRIS TÜRK HALKININ VAROLUŞ MÜCADELESİ

Sözde tüm Kıbrıs’ı temsil ettiğini iddia eden ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni silah zoru ve terörle işgal ettikleri halde, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak gayrımeşru bir şekilde tanınmayı sürdüren Rumlar, geçen süreçte adil bir çözüme yanaşmadı.Rumlar, Kıbrıs’ın bütününe sahip çıkarak, Kıbrıs Türk halkını üniter bir yapı içine sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne azınlık olarak alma uğraşlarını sürdürdü. Nüfus mübadelesi antlaşmasını yoksayan bu antlaşmayı zorlayan koşulları göz ardı eden, kuzeye göçen Türklerin 11 yıl maruz kaldıkları maddi ve manevi kayıpları ve güneyde bıraktıkları malvarlığını görmezden gelen bu yanlı kararlar karşısında Kıbrıs Türk halkı ve Kıbrıs Türk liderliği, bu hukuksuzluğa daha fazla kayıtsız kalamadı.

KKTC İLAN EDİLDİ

Sonuçta egemen Türk varlığı korunarak yaşatılması için, 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisinin oybirliği ile aldığı bir kararla ve Kıbrıs Türk halkının ezici çoğunluğunun onayı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Mücahit Kıbrıs Türk halkının şanlı direnişinin ve egemen varlığının simgesi olan KKTC, bugün 42. kuruluş yılını kutluyor.

Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türklüğünün lideri Dr. Fazıl Küçük ve KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, Kıbrıs Türklüğünün unutulmaz ismi Rauf Raif Denktaş ve arkadaşları bu mücadelenin bayraktarları oldu.

Nitekim, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı ve dönemin Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, cumhuriyetin ilan edildiği 15 Kasım 1983 tarihinde Meclis birleşiminin tamamlanmasından sonra Federe Meclis önünde toplanan halka ve öğrencilere hitaben yaptığı konuşmasında, mücadelenin bitmediğine değinerek, “Ne Mutlu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türk çocuklarına” diyerek, Kıbrıs Türklüğünün mücadelesini özetlemişti.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=7acd98c683399e6c17ed5750c3def9a1408673b61db40ffb49beb67169ba9964JmltdHM9MTc2MzE2NDgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=Kuzey+K%c4%b1br%c4%b1s+Devletinin+kurulu%c5%9f+y%c4%b1ld%c3%b6n%c3%bcm%c3%bc&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cucWhhLmNvbS50ci90dXJrLWR1bnlhc2kva3V6ZXkta2licmlzLXR1cmstY3VtaHVyaXlldGktYmFnaW1zaXpsaWdpbmluLTQyLXlpbGluaS1rdXRsdXlvci01MTYyOTM