6.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 107

Kâinat Sarayı

     Büyük bir zât, büyük bir saray yapmak istese, önce temellerini;

     Hikmetle düzgün bir şekilde, büyük amacını göz önünde bulundurarak atar.

     İlerideki neticelerine ve gayelerine uygun gelecek bir tarzda tertip eder.

     Sonra bölüm ve odalara ustalıkla ayırır.

     Sonra, o kısımları güzel bir nizama koyar.

     Sonra nakışlarla süsler.

     Sonra, her tarafını elektrik lâmbaları ile aydınlatır.

     Sonra, o muhteşem sarayda maharet, ihsan ve bağışlarını yenilemek için,

     Her bir tabakada yeni yeni icat ve değişikliklerde bulunup,

     Yeni tahvil ve dönüşümlere yer açar.

     Sonra, her bir bölüme kendi makamına bağlı bir telefon koyar.

     Onlarda birer pencere açarak, her birine makamı görünür bir vaziyet verir.

     Aynen bunun gibi, Sâni-i Zülcelâl /

     Sonsuz büyüklük sahibi, her şeyi sanatla yaratan Allah, 

     Hâkim-i Hakîm / her şeyi hikmetle yapan ve hükmü altında bulunduran Allah,

     Adl-i Hakem / haklıyla haksızı adaletle hükmederek ayıran,

     Her hak sahibine hakkını veren, sonsuz adalet sahibi olan Allah;

     Öyle bir Allah ki;

     Bin bir Esma-i Kudsiye / her türlü kusur ve noksandan uzak;

     Bin bir yüce isimler ile müsemma / isimlendirilmiş;

     Fâtır-ı Bîmisal /

     Eşi benzeri olmayan ve her şeyi harika ve üstün sanatıyla yaratan Allah;

     Şu âlem-i ekber / en büyük âlem olan kâinat sarayının

     Ve hilkat şeceresinin / yaratılış ağacının icadını irade etti / diledi.

     İndindeki altı günde o sarayın, o şecerenin / o ağacın esaslarını,

     Hikmet düsturları, genel prensipler ve ezelî ilminin kanunları ile gerçekleştirdi.

     Sonra, ulvî / yüce ve süfli / aşağılık tabakalara ve dallara ayırıp,

     Kaza ve kader düstur ve kanunları ile belirtilen suretler verdi.

     Sonra, her mahlûkatın her taifesini ve her tabakasını sanat ve inayet düsturu ile tanzim etti.

     Sonra, herşeyi, her bir âlemi ona lâyık bir tarzda,

     Meselâ semayı yıldızlarla,

     Zemini çiçeklerle tezyin ettiği / süslediği gibi, süslendirdi.

     Sonra, o külli kanunlar ve genel düsturlar meydanlarında,

     İsimlerini tecelli ettirip / yansıtıp tenvir etti / aydınlattı.

     Sonra, bu küllî kanunun tazyik ve baskısından feryat eden fertlere,

     Rahmanürrahîm / kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve

     Rahmetinin eserleri dünya ve ahireti dolduran Allah;

     İsimlerini hususî bir surette imdâda yetiştirdi.

     Demek, o küllî ve umumî desatiri / düsturları içinde;

     Hususî yardımları, hususi görünüm, tecellî ve yansımaları var ki,

     Her şey, her vakit,

     Her hâceti için, ondan yardım ister.

     Ona bakabilir.

     Sonra, her menzilden, her tabakadan,

     Her âlemden, her taifeden, her fertten, her şeyden,

     Kendini gösterecek,

     Yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış.

     Her kalp içinde bir telefon bırakmış.

Ramazanın Güzellikleri

İslam’ın beş şartından dördüncüsü, Ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten on sekiz ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir gazâsından bir ay evvel farz oldu.

Bu ay iyi geçinmek ve sabır ayıdır. İlk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır. Kur’an-ı kerim Ramazanda indi. Kadir gecesi, bu aydadır.

Ramazan yanmak demektir. Zira bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar yok olur.  Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir.

Ramazanda işçinin, memurun, öğrencinin vb. çalışanların görevini hafifletenlere bol sevap vardır.

Oruç tutmak her bakımdan yararlıdır, vücuda asla zarar vermez. Tıp uzmanları diyorlar ki:

Oruçlu kimselerde adrenalin ve kortizon hormonları kana daha kolaylıkla karışır. Bu hormonlar, tesirlerini kanserli hücreler üzerinde de göstererek bir çeşit kalkan rolü oynayarak, kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemektedir.

Oruç tutan bünye bakıma girer, iç organları saran yağlar erir, vücudun zindeliği artar, direnme gücü kazanır, mide, böbrek, şeker, kalp ve karaciğer hastalıklarına karşı mukavemeti artar.

Karaciğer, oruçlu iken, 3-5 saat istirahat ederek, gıda depolama işine bir müddet ara vermiş olur. Korunma sistemini güçlendirici globülinleri hazırlar. Midedeki kaslar ve salgı ifraz eden hücreler, oruç müddetince birkaç saat dinlenir. Kan hacmi de azaldığı için tansiyon düşerek kalp rahatlar.

Gıda artıkları iyi yakılmayınca, damarları yıpratır. Yakılmayan yağlar, damarları daraltır, damar sertliği denilen rahatsızlığa sebep olur. Akşama doğru vücutta gıda hemen hiç kalmaz. Bütün gıdalar yakılmış olur. Bu bakımdan bazı hastalıklara, özellikle damar sertliği olanlara oruç tutmak iyi gelmektedir.

Oruç tutanlarda, gündüz kan hacminin, doku suyunun azaldığı ve sonuçta minimal, küçük tansiyonun düştüğü, kalbin rahatladığı tetkikler sonucu anlaşılmıştır.

Oruç tutan kişinin sinir sistemi de, bir rahatlama içindedir. Bir ibadeti yerine getirme mutluluğu, gerginlikleri, sıkıntıları azaltır hatta yok eder.

Oruç tutmak vücuda zarar verseydi,  İslâm memleketlerinde Ramazan ayında her Müslümanın hasta olması ve çok kimsenin de vefat etmesi gerekirdi.

Bazı kimseler, midem rahatsız oluyor diyerek, oruç tutmak istemiyorlar. Oruç, mide rahatsızlığına sebep olmaz. Aksine midenin sıhhatine faydalı olur. Bu husus, bugünkü modern tıp mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde ispat edilmiştir.

Oruç tutmakla, insanın iradesi zayıflamaz. Aksine oruç tutmakla, insan güçlü bir iradeye sahip olur. Çünkü oruç tutarak; alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan kurtulanlar çoktur.

-Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mide ile beraber bütün sindirim sisteminin istirahate sevk edilmesi ve insan vücudunun bir tasfiyeye tabi tutulmasıdır. Böylece, sindirim sistemi dinlendirilmiş olur. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, sindirim bozukluğudur.

-Şişmanlık, kalp ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bu hastalıklara karşı koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedavi vasıtasıdır. Bugün birçok hastalıktan perhiz ile tedavi olunduğunu doktorlar bildirmektedir.

-Oruç, vücuttaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sayesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler tamire girerek, dinlenme ve yenilenme imkânı bulurlar.

Bütün bu bildirilenler, orucun insan sağlığına zararlı olduğu tezini kesinlikle çürütmektedir.

Zekât, malın kiridir. Zekât veren, malını kirden koruduğu gibi, oruç tutan, vücudunun zekâtını ödemiş, onu hastalıklardan korumuş olur. Peygamber efendimiz; “Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtıysa oruçtur. Oruç tutun, sıhhat bulun” buyurmuştur.

Orucun edeplerinden birisi de, iftar zamanında mideyi tıka basa doldurmayıp, henüz iştah varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riayet edenlerin, hasta olmak değil, sıhhat bulacakları bütün doktorlar tarafından ittifak ile bildirilmiştir.

Oruç, insanlara hem maddi, hem de manevi yararlar sağlamaktadır. Maddi yararları yukarıda zikredildi. Manevi yararlarına gelince:

Oruç tutan insan, aç kalmış bir insanın çektiği ıstırabı hissederek, muhtaçlara yardım etmek ihtiyacını duyar. Bu da, insanların birbirlerine yardım etmelerine sebep olur. Birbirlerine yardım eden insanlar arasında, çekişmeler olmaz.

Oruç, yalnız aç ve susuz durmaktan, ibaret değildir. Oruç tutan; yalandan, gıybetten, kalp kırmaktan, alay etmekten, kibirlenmeden, kötü söz ve fiillerden, övünmekten haksızlık yapmaktan ve vb. diğer kötülüklerden de uzak durur.

Aç ve susuz kalmanın ne demek olduğu, oruç tutarak daha iyi anlaşılmakta, fakirlere, muhtaçlara, düşkünlere yardım etme ihtiyacı duyulmaktadır.

İnsanların; “yardımsever, alçakgönüllü, anlayışlı, vefalı, çözümcü, affetme, nazik olma, olumlu davranışlar içinde hareket etme vb. insani davranışlara” daha çok yönelmeleri sağlanmaktadır. Böylece oruç tutan daha merhametli, anlayışlı, uyumlu ve duyarlı olmaktadır.

Böylece insanlar arasında; “çekişme, kıskançlık, kavga, bozgunculuk, dedikodu vb. gibi, kötülükler” yok olarak sevgi, muhabbet, huzur ve mutluluk oluşmaktadır.

Mevla’m cümlemize ihlas ile oruç tutmayı, her türlü kötülüklerden uzak durmayı nasip etsin. Hayırlı, huzurlu ve sağlıklı Ramazanlar dileklerimle…

Sevgiyle kalın…

İslam’ın Şartları

İslam dininin şartlarını bazı din bilimciler şöyle sıralıyor: 1- Adalet (Adil olmak) 2- Emanet (Güvenilir olmak) 3-  Ehliyet (Ehil kişileri göreve getirmek) 4- Maslahat (Kamu yararını gözetmek) 5- Meşveret (Danışarak iş yapmak)

Bu şartlar bizzat Allah tarafından Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiş. “Birinci şart için Nahl Suresi 90. Ayet İkincisi için Nisa Suresi 58. Ayet, Üçüncüsü için Muminun Suresi 8. Ayet, Dördüncüsü için Nisa Suresi 135. Ayet, Beşincisi için Şura Suresi 38. Ayet kaynak olarak alınmıştır.”

Bunların yerine sadece “namaz, oruç, hac, zekat” gibi ibadetleri öne çıkaranların, sayılan bu şartları unutturmasına izin vermemek lazım.  Namaz, oruç, hac, zekat ve infak ibadettir.

Bu asla ibadetler önemsiz demek değildir. Bu ibadetler kişiye yukarıdaki beş şartı öğretir. 

İbadetler onları gereğince yapan kişilerin İslam’ın şartlarını özümsemesine yardımcı olur. Buna yaramayan ritüellere ibadet demek doğru olmaz.

Allah, “Ya Muhammed! Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) diyor. 

Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyuruyor. “Güzel ahlak” başka toplumlarda da vardır. Ancak Hz. Peygamber’in yaşayışı ve sözleriyle tamamladığı ahlak seviyesine erişmek için gereğince yapılan ibadetlere ihtiyaç vardır.

 ****

Kelime-i Şehadet ise bir iman şartıdır. “Allah’tan başka İlah yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” dediği halde para ve güce tapanlar var. Hz. Peygamberin yerine “doğrudan Allah’tan mesaj veya ilham aldığını” söyleyen birilerini öne çıkaranlar da var. Bunların İslam inancında olduğu söylenemez. 

Fatiha Suresi’nde geçen “İyyake’nabudu ve iyyake’nestain = (Ey Allah’ım!) Ancak Sana kulluk/ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz” diye her namazımızın her rekatında söz vermemiz isteniyor.

Demek ki, halkının Hz. Musa’ya “Sen haklısın Ya Musa ama bizim karnımızı Firavun doyuruyor!” dediği gibi düşünmek insanı imanlı yapmıyor. 

*********************************

Adil ve Dosdoğru Olmak

Müslümanlar olarak Ramazan ayında oruç tutarak bedenimizin bazı ihtiyaçlarını kısıtlıyoruz. Mademki Allah’ın bizim aç, susuz kalmamıza ihtiyacı yok, oruç’tan maksat belli: Bedeni ihtiyaçlarımızı kısıtlamak suretiyle aslında nefsimizi terbiye etmeye çalışıyoruz.

****

Kur’an’da “İnnallahe ye’mürü bi’l-adli…” yani “Allah adaleti emreder…” buyruluyor.

Hud suresi 112’de, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” deniyor. Bunlar açık ve kesin buyruklar…

Siyasi iktidarı ele geçirmek, iktidarda iseniz ne pahasına olursa olsun orada kalmak, devletin gücü ve imkanlarını kişisel olarak kullanmak, kamu malını şahsı veya yakınlarına aktarmak, yargı erkini siyasi rakiplerini sindirmek için kullanmak bu kesin buyruklara aykırıdır.Bunlar venefse hoş gelen diğer günahlardan korunmak için de oruç ve namazlarımız etkili olmalı. 

İbadetlerimiz, bu günahlara zemin hazırlayan, yalan söylemek, iftira ve hakaret etmek, seçim rüşveti vermek gibi diğer günahlardan da sakındırmalı.

Allah’ın buyrukları doğrultusunda yazılan bu sözlerin muhatabı sadece böyle günahları işleyenlerden ibaret değil. 

Bu tür günahları işlediğini bildikleri halde bunlara destek veren, gücünü artıran, yardımcı olanlar da Allah’ın emrine karşı gelmiş sayılırlar.

Çünkü Allah, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (Tevbe, 119)” diye uyarıyor.

“Bizi görünüşleriyle, ibadetleriyle, sık sık dillerinden düşürmedikleri Allah ile aldattılar” demenin ahirette bir faydası olmayabilir. 

·       Adil olmayan, kamu görevlerini güvenilir olmayan kişilere devreden, 

·       Millete hizmet makamlarına ehliyetli/ liyakatli insanlar yerine “bizden” dedikleri liyakatsiz insanları getirenler, 

·       Kamu yararı yerine belli kişi ve kesimlerin menfaatini gözetenler ve 

·       Ortak akıl (meşveret) yerine bir kişinin aklına tabi olanların Müslüman olup olamayacağını değerlendirmeye çalıştığımda ürperiyorum.

*********************************

Ahlaksız Dindarlık

Taha Akyol “Ne uzun gazetecilik hayatımda ne de tarih okumalarımda “ahlaksız dindarlık” diye bir kavram duymamıştım, yoktu. Hatta, aksine, dindar insanların daha hakkaniyetli olacağı, haksız kazançtan, kul hakkından sakınacağı yolunda yaygın bir güven vardı.  İktidar son on yılda bunu yıktı” diyor.

****

Gerçek dindar ahlaklı olur.  Ancak “Ahlaksız dindarlık” toplumumuzun her kesiminde yaygın. Evinizde bir tadilat yaptıracağınız ustadan, pazarda sebze meyve aldığınız manavdan, mahallenizde alışveriş yaptığınız bakkaldan, komşunuzdan, iş arkadaşınızdan ne kadar eminsiniz? 

Hangi meslek grubuna daha çok güvenirsiniz? Doktordan, avukattan, esnaftan, imamdan, öğretmenden, siyasetçiden, bürokrattan, taksi şoföründen… Hangisi için “daha güvenilirdir” diyebiliyoruz?

Müslüman olmayan ülkelerin kendi kutsal günlerinde, Noel’de, Yortu ve Şükran günlerinde, o ülkelerde mağazalar büyük fiyat indirimleri yapar. Bu bayramlarını insanlar doya doya kutlayabilirler. 

Bizde ise Ramazan ayında, dini bayramlarda neden iğneden ipliğe, ekmekten ete her şeye zam geliyor? İnsan sağlığına zararlı malzemeleri satmak, gerekmeden zam yapmak veya malzemeden çalmak gibi eylemler neden bu kadar yaygınlaşıyor?

Müslüman olmayan ülkelerde “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyen bir halk yok. Kamunun bir dolarının hesabını soran halklar bunlar. Ama ülkemiz “bizim hırsızımız iyidir” diyen “Müslümanlar” ülkesi.

Sonuçta “ahlaksız dindarlık” hem toplumumuzu çürütüyor ve hem de imanımızı bozuyor. Bu da bizi fakirleştiriyor, nimetlere erişmemizi güçleştiriyor.

Rad suresi (Türkçesi: Gök gürültüsü bölümü) 11. Ayeti hatırlıyorum: “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…”

Hepimizi sarsması gereken bir ayet ile bitirelim: “Ey iman edenler iman edin.” (Nisa Suresi 136)

****

NOT: Her sene Ramazan ayında gündeme gelen “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” türü sorulara cevap aramak yerine, geçen yıl Ramazan ayında yazdıklarımdan bir kısmını tekrar paylaşmayı yararlı buldum.

Bütün okuyucularımın mübarek Ramazan ayını kutluyor, huzur, mutluluk ve berekete vesile olmasını diliyorum.

İnce Davetiye

 Sen değil o kefende ben yatmalıydım

Dost çatlatmalıydım

Eşsiz bir ürperişle gelmeden ölüm

Habire kabire dayatmalıydım

Teni bir çiçek gibi rüzgâra sunuş

Bir esrarlı dokunuş

Sanki ruhun gölgesi gördüğüm

Ve sanki yeniden doğuş

Öteler stresi göğsümü sarmalıydı

Dua dua yakarmalıydı

O heybetli, o meşhur sessizliğim

Çığlık çığlığa şehre varmalıydı

Balkona gömülmek belki şimdilik bir düş

Belki ecelimtrak bir öpüş

Gökdelen cinnetim vurmadan güm güm

Haydi yürüyelim de başlasın öze dönüş

10 Mayıs 1995 – Bahçecik Ferhadiye

The Great Game!

Gölgeler turnuvası olarak da adlandırılan “Büyük Oyun” yani The Great Game, 19. yüzyıldan başlamak üzere stratejik bölgelerin büyük güçler dediğimiz İngilizler, Ruslar, Almanlar ve Fransızlar tarafından özellikle Asya’nın paylaşılma mücadelesini tanımlamak için kullanılır. Aslında paylaşılan sadece Türk yurtlarıdır.

Bugün Türkiye’de yine bu “büyük oyun” oynanıyor!

Pkk ile uzlaşma, terörle müzakere ve devamında anayasal değişiklikler bu anlama geliyor. Bölücü katilin açıklamalarından böyle anlaşılıyor…

Bu oyunu ABD ve onun müttefikleri İngiltere, İsrail, Almanya ve Fransa başta olmak üzere tüm AB ülkeleri destekliyor.

Türkiye’deki siyaset ise Zafer Partisi ve İyi Parti hariç (ufak partileri saymıyorum) hepsi ana muhalefet olmak üzere “Büyük Oyun”un destekçisi!

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ halkı uyandırmasın “Büyük Oyun”u bozmasın diye tutsak!

“Büyük Oyun”u başlatan zat-ı muhteremden yaklaşık bir aydır haber yok!

Yazılı mesajlar ile durum geçiştiriliyor…

“Milliyetçi Görünümlüler” sessiz… Yağlı kemik nereden ve nasıl gelecek kestiremiyorlar!

Ana muhalefetin olacaklardan bir yıldır haberi varmış ama onlarda zaten “Büyük Oyun”un destekçisi!

Bir de büyük bir laf ediyorlar “devlet aklı” diye! Mondros’a, Sevr’e imza atan devlet değil miydi? Sadrazam Damat Ferit Paşa her halde tuvalet bekçisi değildi!

Trump bu oyunu başlatanları “aferin” ile takdir etti… Kesin sırada Bartholomeos var. Belki o takdis bile eder!

Binali Yıldırım adındaki eski başbakan hızını alamayarak Türklüğü anayasadan çıkaralım dedi! Zaten Türklerinde bir itirazı yok!

Türklere bunu sorduğumuzda “biz ekmeğimizin peşindeyiz” diyorlar! Bu işlerin ekmeği elden götüren en önemli neden olduğunu bilmiyorlar veya önemsemiyorlar! Genelde “Hayırlı Cumalar” ve “Hayırlı Ramazanlar” mesajı atmakla meşguller!

Yüzyıl önce Türk yurdu Balkanlar, Türklerin ve Türk Devletinin elinden alındı şimdi sıranın Türkiye’nin yani Anadolu’nun Türk milletinin elinden alınmasına geldiği anlaşılıyor. Bunu ben demiyorum “Büyük Oyun” diyor.

Ümit Özdağ’ın en büyük yanlışlarından biri “Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk Milletine geri vereceğiz” demesidir. Ama Türk Milleti bunu anlamadı! Çünkü bunun farkında değil. Evet devlet artık Türklerin elinde değil… Her ne kadar siyasetçiler Türkleri uyutmak için arada “Türk” sözcüğünü geçirseler de durum böyle!

Günümüzde ülkemizde oynanan “Büyük Oyun” için vatansever ve milliyetsever insanlardan cılız tepkiler geliyor. Bunların içinde Türk Ocakları’nın genel merkezinin yayınladığı bildirinin son cümlesi Türkler açısından yapılacak işi anlatıyor “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”…

Varın artık şu “Büyük Oyun”un farkına! Bu oyunun denemesinin yapıldığı ilk süreçte açılan hendekler 794 şehitle kapatıldı. Gazilerimizi saymayalım bile. Biliyorum ki, şehit aileleri bizi affetmeyecek, binlerce gazi bizi affetmeyecek!

Olsun be! Biz ekmeğimizin peşinde koşalım yeter bize demeyin! Bir mesajda benden size “hayırlı büyük oyunlar” belki de mübarektir bu “büyük oyun”… Ne bileyim!

‘Glasnost ve Pere Storika’ Hortladı mı?

45 yaş altındakilerin pek hatırlamayacağı ancak dünyanın bir dönemine damgasını vurmuş Sovyet Rusya imparatorluğunun çöküşünü ifade eden bu iki kelime 1979’da Brejnev ifade ettiğinde muhtemelen komünist Rusların kulağına çok değerli ve anlamlı geliyordu. Ekonomik ve politik sistemi yeniden yapılandırma olarak anlamsal şekilde dilimize tercüme edebileceğimiz bu iki kavram aslında hacimsel anlamda artan otomasyon ve emek verimliliğini ifade ediyordu. Yani doğru bir Türkçe ile “verimli bir şekilde otomasyonu kullanarak büyüme” demek istiyordu Brejnev. Ancak ne yazıktır ki bunu tam anlamıyla uygulayan Gorbaçov döneminde yani “Yeniden Büyük Sovyetler Birliği” derken çatırdayan ve paramparça olan Sovyet Rusya’ya dönüştü ve tarihin tozlu sayfalarına bir daha dönmemek üzere gömüldü. Elbette bunun Afganistan’ın işgalinden yüz milyonlarca insanın katledilmesine kadar derin bir geçmişi var. Ancak bunlar, başka bir yazının konusu.

Sonuçta Demir Perde yıkıldı, Varşova Paktı çöktü ve Türkçe tabiriyle “Takke düştü kel göründü!”

Her ne kadar Romantik Rus Milliyetçisi Putin eski Sovyet Rusya imparatorluğunu yeniden kurmak için beyhude bir gayret içindeyse de 72 yaşını geçmiş bir liderin bunu gerçekleştirebilecek zamanı muhtemelen olmayacak.

Gelelim Yeniden Büyük Sovyetler Birliği’nden bugüne uzanan “Yeniden Büyük Amerika” hayaline…

ABD Sovyetlere nazaran biraz daha şanslıydı. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü anlamında Rusya’ya göre küçük bir nebze daha iyiydi. Ancak Jr. Bush (oğul Bush) döneminde başlayan ‘Tanrı’yı kadere zorlama’ programı (yani Demokrasi Projesi) bir başka Cumhuriyetçi ABD Başkanı olan Trump döneminde “Yeniden Büyük Amerika” söylemi ile hayata geçirildi. Tıpkı Rusya gibi Afganistan’a girildi hatta bu yetmedi ondan önce de Irak’a girildi. Rusya gibi batana kadar uzatmadılar ve her ne kadar gerisin geri işgal ettikleri bölgelerden silahlı güçlerini kaçırsalar da maliyetler korkunçtu…

Uzun soluklu savaşlar, paranızın gerçek değeri her ne kadar kâğıt parçası da olsa; silah gücüyle global piyasalarda sembolik ve abartılı bir değerle gezinse de korkunç maliyetleri bu kadar uzun süre hiçbir devlet kaldıramazdı. Nitekim de kaldıramadı ki, ‘Yeniden Büyük Amerika’ söylemi ortaya atıldı. Amerika artık ‘büyük’ değildi. Yani Amerika, artık eski Amerika değil.

Şimdi, devlet adamı olarak yetiştirilmiş Romantik Rus milliyetçisi Putin ile devleti tüccar mantığıyla yönetmeye kalkan ve devlet terbiyesi sıfır olan Trump anlaştı. Bu aslında şuna benziyor:

İki komşu mahalle var. Bu mahallelerin de iki kabadayısı var. Hatta kabadayılığa hakaret etmeyelim onun da bir raconu var netice de. Bu iki mahallenin de haracını yiyen iki mafya babası var diyelim. Birbirlerinin mahallelerine arada göz kırpıp, öbür mafyadan kaçan kendi mahallesine sığındığında haracı karşılığında koruyorlar. Bu mücadele karşılıklı kavgaya girmeden arada bir iki köpeği harcayarak devam ediyor. Ama bir sabah bakıyorsunuz; Mafyalar anlaşmış…

Şimdi mahalleli ne yapacak?

Aslında her iki mahallede de potansiyel mafyalar var. Geçmişte bu işi üzerinde güneş batmayacak kadar büyütmüş olanı bile var. Ama o da dükkânı kapatalı epey olmuş. Hatta eski Kabadayılardan bile var… Hani mahallenin namusunu koruyan, bileği halat gibi, yüreği mangal gibi filan…

Şimdi soru ve sorun şu:

Ama bu mafyalar potansiyel mafyalara izin verecek mi? Kabadayının yeniden meydana çıkmasına eyvallah edecek mi? Hatta etseler de, o kabadayı hâlâ o bizim bildiğimiz siyah-beyaz tulumbacı filmlerindeki kabadayı mı?

Yoksa o da hormanlanmış bir şekilde mi şişiriliyor? Öyle ya mahallenin sahibi geri dönse, aslında sorun kalmaz. Ama kan hâlâ o kan mı? Karakter hâlâ o karakter mi? Dediğimiz gibi bu da ayrı bir yazı konusu aslında.

Biz yine gelelim ‘Glasnost ve Pere Storika’ya. Sovyet hülyasındaki Putin Gürcistan’da, Moldova’da ve Beyaz Rusya’da yer yer başarılı olsa da binlerce yıllık Türk yurdu olan Kırım’ı Ukrayna’dan koparıp almaya kalkınca yeni bir Afganistan batağına batmış oldu. O dönemki ABD başkanı Obama’nın basiretsiz tutumunun da bu konuda Putin’i cesaretlendirdiğini kabul etmek gerekir. Ancak bağımsız bir devlet olan Ukrayna’nın dış politikasına müdahale etmeye kalkıp bunu fiili işgale dönüştürünce işin boyutu değişti. Ve komşu mahallenin mafyası ve potansiyel mafya adayları Ukrayna’ya destek vermeye başladı. Aslında bu Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın ulusal güvenliği açısından rahatlatıcı bir durumdu. Üzerindeki Rusya baskısı nispeten azaldı. Hatta Suriye’de Türk taburuna hava baskını yapıp çok sayıda askerimizi şehit eden Rusya, o kadar sıkıştı ki, aynı Suriye’den; o vurduğu Türk askerlerinin silah arkadaşlarının korumasında askeri birliklerini kaçırabildi…

Ama bu arada ABD de çöküş sürecin yaşıyordu ve iş dayanılmaz boyuta varmıştı ki, Amerikan halkı aynen Gorbaçov’un ‘Glasnost ve Pere Storika’ politikası gibi, “Yeniden Büyük Amerika” büyüsüne kapılıp denediği ve ülkeyi aslında tarihinde görülmemiş felaketlere götüren birini, denize düşen yılana sarılır misali ‘yeniden’ seçti. Devlet aklı da buna müsaade etti. Çünkü deniz bitmişti.

İlk iş 50 trilyon doları aşan dış borcu tasfiye amacıyla kendi mahallesindeki gayri menkulleri diğer mafyaya satmak veya kendi mahallesindeki ‘koruduğu’ gayri menkullere ‘çökmek’ olarak işe başladı.

Bu da elbette potansiyel mafyaları harekete geçirdi. Çünkü kralın çıplak olduğu gün yüzüne çıktı. Aslında mafya iflas etmişti. Tıpkı romantik olan rakibi gibi… O da yeniden büyük olmak istiyordu…

Şu anda dünyayı büyük bir tehlike bekliyor. Elinde nükleer gücü olan iki mafyaya karşı sıkıştı.

Dünya siyaseti oligapol piyasasına doğru gidiyor. İki mahallenin mafyası anlaştı. Hatta biri kendisine sığınan diğerinin eski adamını öbürüne iade etti.

Bu tehlikeli süreçte bir de uzakta Çin Mahallesi var. O da bu oligapol piyasasına katılırsa, ki taraf değiştiren mafya babamız bunu açıkça söylüyor zaten. Dünyamız bilinen tarihinin görmediği kadar yaşanmaz bir yer olmaya doğru gider… Derin devletlerin veya derin milletlerin yüksek teknoloji ile çökertileceği bu piyasada zaten törpülenen insan hak ve özgürlükleri iyice ayaklar altına alınıp, elit insanlar ve diğerleri durumuna getirilmeye çalışılacaktır. Bu piyasanın kurucu zihniyetinin gözünde o diğerlerinin sayısı 8 milyar olsa da bir şey değişmez, 1 milyara da düşse bir şey değişmez. Nihayetinde otomasyon teknolojisi açığı kapatacaktır nasıl olsa. Karanlık fabrikalar, sentetik gıdalar ve kontrollü salgınlar ile oligapol piyasasının elinde oyuncak olur.

Sorun aslında şu: Bizim kabadayı ne yapacak?

Hormonlu da olsa büyümeyi avantaja çevirip bu kargaşada gemisini yüzdürüp kendi hinterlandına geri mi dönecek? Ya da kendisine hormon enjekte edip vaktinden önce olgunlaştırılmış karpuz gibi ortadan mı yarılacak?

Eğer hinterlandına geri dönmek istiyorsa kültürel birliğini korumak, akrabalarını kanatları altına almak, tıpkı Bilge Tonyukuk gibi, Hoca Ahmet Yesevî gibi, Şeyh Edebâli gibi, Atatürk gibi dünyaya yeni bir söylem ve düzen önermek zorunda. Ama şu anda öyle bir kültürel aydınlanma ne yazık ki görülmüyor. Potansiyel var ama icraat yok.

Diğer yandan ABD seçimleri sonrası ortaya çıkan oligapol piyasasında, çökmüş olan iki mafyanın Çin mahallesi ile kavgaya tutuşması veya muhtemel potansiyel mafyaların mecburen net bir şekilde ‘hayır’ demesi ardından çıkacak kargaşa, bir 3’üncü Dünya Savaşı olarak nitelendirilebilir. Kimin kimin tarafında olduğunun puslu olacağı bu kargaşanın neticesinde oligapol piyasasının dağılacağı kesindir. Ulus devletler her zaman kazanır…

Bir başka ihtimal ise eski mafyaların ve potansiyeli olan mafyaların devlet aklını kullanıp itidalli davranması sonucu biraz sabrederek oligapol piyasası kuran ve birbirine dayanarak ayakta durmaya çalışan bu iki büyük mafyanın yeniden parçalanmasını göreceğimiz günler de yakındır…

Netice de “Yeniden Büyük…” diye başlayan söylemi kullanan kim ayakta kalmış ki, okyanus ötesindeki mafya kalsın? Ne Sovyet Rusya var, ne İngiliz İmparatorluğu var, Ne Almanların 3’üncü Rayh’ı var, ne Yeni Osmanlılar var… Hepsi tarih oldu…

Aslında atalar bu işi biliyormuş, ne derlerdi; “eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı.”

Kaliforniya, Teksas, Alaska, New York, Baltık Bölgesi, Dağıstan, Tataristan, Tibet, Voyvodina gibi yeni devletlere gebe bir dünyada; “Yeniden Büyük Amerika’yı” kurmaya kalkmak; Meksika’ya, Kanada’ya, Danimarka’ya, Filistin’e işgal tehditleri savurmak; olsa olsa devlet dağılırken ve Sovyet sistemi çökerken Afganistan’ı işgal etmeye kalkmak gibi bir şey olsa gerek…

Şimdi başlığımıza dönelim, ABD için de ‘Glasnost ve Pere Storika’ hortladı mı?

Dünya Dönüyor Sen Ne Dersen De

Geçen pazarki yazıma gelen yorumlara baktım… Okuyucularım sağ olsun, yorumlarını ilgiyle okuyorum ve bana yeni ilhamlar veriyorlar. Bir şey fark ettim. Sanki bilim bilgiye eşitmiş gibi bir kabul var. Daha beteri yer yer bilgiye de sadece mantıkla, akılla erişildiği yanlışına düşülüyor. Hâlbuki emin olunuz, bilimin baş düşmanı mantıksızlık değil, mantıktır.

Düşünün, Aristo, ağır cisim hafif cisimden hızlı düşer dedi diye asırlar boyu insanlar gerçekten öyle zannetti. Gayet mantıklı bir söz. Ve tamamen yanlış. Yine asırlar boyu insanlar gökyüzüne baktılar ve güneşin, ayın, her şeyin etraflarında döndüğüne inandılar. Eh mantık bunu icap ettirmez mi? Çıkın bakın gökyüzüne. Dönüyor mu dönmüyor mu?

Bazılarınca Sünniliğin temel kitaplarından sayılan El Fark Beynel Firak’ta Abdulkahir El Bağdadi ne buyuruyor (sayfa 228): “[Ehl-i Sünnet] Dünyanın durduğu ve sükûn hâlinde bulunduğu ve onun hareketinin, ancak ona arız olan deprem ve benzeri olaylarla olduğu hususlarında birleşmişlerdir. Bu, Dehriyye’den, arzın sürekli olarak yukarıdan aşağıya doğru düştüğünü iddia edenlerin görüşlerine zıttır. Eğer durum böyle olsaydı ellerimizden fırlattığımız bir taşın, ebediyyen arza düşmemesi gerekirdi; çünkü hafif olan, düşüş sırasında kendinden daha ağır olana yetişemez.” Bunlar eskidendi diyorsanız yenileri de var.

Madde acaiptir

İşte mantık böyle bir şey ve nedense hurafe ile de kolayca anlaşıyor.

Öğrencilerimi baştan sarsmak için… Hani tavuğun bacağını baştan ayırmak için, onlara şunu söylerim: “Siz maddenin şu özellikleri var sanırsınız:

Madde uzayda yer kaplar. (Hatta “madde”nin tarifi, “Uzayda yer kaplayan…” diye başlardı.)

Bir cisim aynı anda iki yerde bulunamaz.

Bir metre her yerde bir metredir.

Bir dakika her yerde bir dakikadır.

Hâlbuki bunların dördü de yanlıştır.”

Tek tek ele alayım. Madde temel tanecik dediğimiz nötron, proton, elektron, vs.’den oluşur. Bunlar en büyükleri. Bunları yapan daha da temel tanecikler var. Daha doğrusu bu saydıklarıma temel diyerek işe başlandı ve sonra temelin de temeli keşfedildi. Bunların çeşitli özellikleri var. Kütle gibi, elektrik yükü gibi, spin falan gibi. Fakat hiçbirinin hacim diye bir özelliği yok. Hacim bunların birbiriyle etkileşiminden doğan bir sonuç.

Kuantum mekaniğinde bir elektron aynı anda iki yerde, hatta her yerde bulunabiliyor!

1 dakika 700 yıl

Bu iki hikâye, atomların ve atom altının dünyasına, küçük evrene, mikro kâinata ait. Bir de yıldızların, galaksilerin evreni var: Büyük evren. Orada da Einstein’in bulduğu özel izafiyete göre ışık hızına yaklaşıldığında uzunluklar büzülüyor, zaman yavaşlıyor. Genel izafiyette kara deliklere yaklaşırsak da zaman yavaşlıyor. Samanyolu’nun merkezindeki Sagittarius A* kara deliğinin zaman ufkunun eşiğinde, geçireceğimiz bir dakika dünyada 700 yıla eşittir.

Evet öyledir. Ve madde materyalistlere bırakılamayacak kadar ciddi bir şeydir.

Bilim de mantığa hiç mi hiç bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.

O hâlde bilim, en sonunda gerçeği keşfedip ondan sonra da tatile çıkacak bir çaba değil. Hani geçen asırda çok moda olan söyleyişle varılacak bir yer değil bir yolculuktur. Fakat sarhoş, yalpalayan bir yolculuk değil. Evrene bakan, sonra tekrar bakan, sonra bir daha bir daha bakan ve her bakışında bir önceki görüşünü yanlışlayıp şimdi olan biteni daha iyi anlayan bir keşif sürecidir bilim.

Biraz Arabesk

Fizikokimyada sınır kanunları dediğimiz bir anlayış vardır. Lisede okuduğumuz ideal gaz kanunu, kimyaya başlarken anlatılan ideal çözelti kanunu hep belli yoğunlukta sistemler için geçerlidir. Düşük basınçlar, seyreltik çözeltiler için… Gazı biraz yoğunlaştırırsanız ideal gaz kanunu çalışmaz. Başka bir denklem kullanmaya başlarsınız. Daha da yoğunlaştırırsanız daha da başka bir denklem. Tıpkı bunun gibi Newton kanunları moleküller seviyesine kadar küçüklüklerde, gezegenler seviyesine kadar büyüklüklerde geçerlidir. Sınır kanunudur. Kuantum teorisinin ve izafiyet teorisinin sınırları var mıdır, nerededir, henüz bilmiyoruz.

Bu yüzdendir ki bilimde sözü üstüne söz söylenmeyecek, mutlak bilgiyi konuşan otoriteler yoktur. Bu yüzdendir ki Karl Raimond Popper’in, “Bilim yanlışlaya yanlışlaya ilerler.” sözü doğrudur. Ama büyük keşifler yapmış, evreni daha iyi, daha iyi anlamamızı sağlamış büyük bilim adamları vardır ve onlar da hata yapabilir. Hatasız insanlar tanıyorsanız hatalı yoldasınız.

Ne diyor şarkı: Dünya dönüyor, sen ne dersen de. Bir de: Hatasız kul olmaz.

Olmayan Kürt Sorunu Siyasilerin Oyunudur

Görüldüğü kadarıyla, Öcalan’’în mektubunda ‘’silahların bırakılması ve PKK’nın feshedilmesi’ ni, Binali Yıldırım’ın ifade ettiği gibi “Anayasa’daki vatandaşlık tanımının değiştirilmesine bağlanmıştır.
*
1000 yıldır bu topraklarda Türkler, Kürtler, Süryani, Abaza, Çerkez var. Vatandaşlık tanımı yeni anayasada gözden geçirilebilir. Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adaylığının yolu açılmalı, yeni anayasa bunu öngörmeli” deyiverdi, Binali Yıldırım.
Yıldırım’a göre ülkede ayrımcılık var gibi görünüyor ve bu konuda çalışma yapılabilir! Tek şartı var; Sn. Erdoğan’ın tekrar ve yeniden istediği müddetçe Cumhurbaşkanı olması!
*
Açıkça Türk milletine ve devletine tuzak kurulmuştur. Kamuoyunda yaratılan karmaşa ile milletin düşüncesi engellenip, geçim derdine düşürülen vatandaşın tepkisi yok edilmeye çalışılmaktadır. Siyaseti seçilenlerin asaleti veya rezaleti üzerinden bir sınıfa dönüştüren anlayışla, demokrasiye olan inançlar örselenmiştir.
*
TBMM çatısı altında bulunup ‘’KÜRT SORUNU’’ ifadesini kullananların yanında, basın ve televizyon ekranlarında da durmadan ‘’Kürt sorunu’’ vardır şeklinde salya dökenlerin tamamı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını içine sindiremeyen milliyetsiz ve şahsiyetsiz kişilerdir. En hafif şekliyle bu gibilere söylenecek söz ‘’Hadi be oradan müstevli artığı yüzsüz kepaze’’ şeklinde olmalıdır.
*
Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular; birlikte imparatorluklar kurdular.
Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
‘’Kürt sorunu’’ndan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanet ve de ne azgın bir SEVR özlemidir!
*
Bu gün Güneydoğu’da devam eden ABD, İsrail ve Ermeni kaynaklı terör olaylarını ve HDP’lilerin şamatalarını olmayan bir Kürt sorununun neticesiymiş gibi görüp, yeni bir Anayasa yaparak bunu durdurabileceklerini zanneden zavallıların şu gerçeği bilmeleri gerekir ki;
Yapacağınız yeni Anayasa PKK’nın zaferi olacaktır!
Kürt sorununu çözmek için yapacak olduğunuz yeni Anayasa ile BÜYÜK İSRÂİL ve BÜYÜK ERMENİSTAN’A giden yolun kaldırım taşlarını döşemiş olacaksınız ve yarın ki kuşaklarca nefretle ve de büyük bir lânetle anılacaksınız!
*
PKK, küçücük bir kıl kurdundan ibaret olup, ABD- İSRÂİL- ERMENİ kuklasıdır. PKK’nın arkasında olan asıl düşman, Türkleri 1000 yıldır Anadolu’dan silip çıkartmak isteyen Batılı devletlerdir ki olmayan bir hayali Kürt sorununu akıllarınızca çözmek için yapacağınız yeni Anayasa, olsa olsa SEVR’İN güncellenmiş şekli olur. Sizler ise bu câni örgütün sözcülüğünü yapmış olursunuz!
PKK’nı arkasındaki sinsi düşmanı müttefik kabul ederek, onların desteği ve verecek oldukları istihbarı bilgilerle PKK’yı yok edeceğini söyleyenlerin kendileri de bir ABD projesidir.
*
TÜRK MİLLETİ!
Hiçbir siyâsi lidere ve partisine güvenip bel bağlama!
Sadece kendine güven çünkü sen kendine yetersin!
Aklını başına, imanını gönlüne kuşanıp, genlerindeki o cevheri harekete geçirdiğin an CİHAN SENİNDİR.
Atatürk’ün, Amasya Tamiminde söylediği gibi “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”
Gerçekleştirdiği ilke ve inkılâplarıyla ülkenin kurucusu Başbuğ M Kemal ATATÜRK ebedi istirahatgahı Anıtkabir’den ülkesini yönetmeye devam eden bir liderdir. Kendisine bütün gücünle sahip çık