İyilik denince akla hemen öyle büyük, dünyayı kurtaracak işler geliyor ama aslında hayatın tam ortasında, sıradan anlarda saklı bir şey bu. Sabah otobüste yer vermek, dükkâna girerken arkandan gelen kişi için kapıyı birkaç saniye tutmak ya da sadece birini gerçekten, bölmeden dinlemek… Şatafatsız, iddiasız ama insanın içini ısıtan eylemler.
Bazen düşünüyorum da insan doğuştan mı iyi, yoksa yaşadıkça mı öğreniyor iyiliği? Çocuklara bakıyorum; bir oyuncağını paylaşırken hiç hesap yapmıyorlar, içlerinden geldiği gibi paylaşıyorlar. Sonra büyüdükçe hayat bize biraz temkinli olmayı öğretiyor. Belki de mesele sıfırdan iyi biri olmak değil, içimizde zaten var olan o ham duyguyu hayatın hengâmesi içinde kaybetmemektir.
İşin zor kısmı ise iyilik yaparken ince bir çizgide yürümek. Karşındakini incitmeden, üstenci bir tavra bürünmeden el uzatabilmek her babayiğidin harcı değil. “Ben sana yardım ediyorum” hissini hissettirdiğin an, yaptığın şey iyilik olmaktan çıkıp bir tür gövde gösterisine dönüşüyor. İyiliğin en güzel hali, sanki çok doğal bir şeymiş gibi, lafı bile edilmeden yapılanı.
Bir de şu var: İyilik her zaman tatlı dilli olmak veya her şeye “evet” demek değil. Bazen bir haksızlık karşısında sesini çıkarmak, bazen de sırf karşı taraf kırılmasın diye yanlış bir şeye göz yummamak… Yani ölçüyü kaçırmadan, adil kalabilmek.
Geçenlerde sokakta yürürken sebepsiz yere bana gülümseyen birini gördüm. Bütün günümün havası değişti. Sonra fark ettim ki ben de gün boyu insanlara daha yumuşak yaklaştım. İyilik böyle garip bir şey işte; nereye gideceğini, kimin hayatına dokunacağını bilmeden bir taş atıyorsun suya, halkalar kendiliğinden büyüyor. Belki de dünyayı değiştirmeye gerek yoktur, sadece yanımızdakinin yükünü biraz hafifletmek yetiyordur.
Lakin dürüst olmak gerekirse, bu devirde iyi kalmak peşinen bir yorulmayı da göze almak demek. Çevremize baktığımızda “Enayi yerine konur muyum?”, “İyiliğimden maraz doğar mı?” kaygısı yüzünden çoğumuz kabuğumuza çekilmiş durumdayız. Haklı nedenlerimiz de yok değil; suiistimal edilmiş bir niyetin bıraktığı o buruk tadı çoğumuz en az bir kez tatmışızdır.
Yine de sırf birileri incitti diye, dünyayla olan bağımızı koparmak kendimize yapacağımız en büyük kötülük olurdu herhalde. İyiliği bir pazarlık, bir yatırım aracı gibi görmeyi bıraktığımız an özgürleşiyoruz aslında. “Ben bunu yaptım ama o bana ne yapacak?” hesabına girmediğimizde, eylemin kendisi zaten kendi ödülüne dönüşüyor. Kendinle baş başa kaldığında yastığa başını huzurla koyabilmek, o hesapsızlığın getirdiği en hafif hafiflik.
Belki de iyilik dediğimiz şey, kusursuz bir azizlik mertebesi değil; sadece her gün yeniden verilen küçük bir karardır. Bazen bir sokak hayvanına kapının önüne bir kap su koymak, bazen de çok öfkeli olduğun bir anda karşı tarafa haklılığını kanıtlamak yerine susmayı seçebilmektir.
Dünyadaki bütün kötülükleri bitirmeye gücümüz yetmeyebilir; ama kendi etki alanımızda, kendi küçük evrenimizde havanın biraz daha solunabilir kalmasını sağlamak tamamen bizim elimizde. Nefes aldığımız sürece de bu çabaya değer.


