Avrasya’nın Stratejik Önemi ve Türkiye ABD İlişkileri

31

Ulusal güvenlik danışmanı olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter’a  1977′den 1981′e kadar hizmet eden, Stratejik ve Uluslar arası Araştırmalar Merkezi’nin (Center for Strategic and International Studies) danışmanlığını yapmakta olan, Washington D.C.’deki John Hopkins Üniversitesi Paul H.Nitze İleri Uluslar arası Araştırmalar Okulunda (Paul H.Nitze School of Advanced International Studies)bölüm başkanı  olan profesör Zbigniew Brzezinski;

“Yirminci yüzyıl sona ererken, ABD dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Başka hiçbir ulus, benzeri bir ekonomik ve askerî güce sahip değil. Dünyadaki bu istisnaî rolünü sürdürebilmesi için ABD’nin küresel stratejisi ne olmalıdır?” sorusuna cevap aradığı Büyük Satranç tahtası isimli inceleme kitabında Avrasya’yı şu şekilde tanımlamaktadır.

Avrasya bölgesi Batıda Atlas Okyanusu, Doğuda Kuzey Pasifik Okyanusu, Güney-de Hint Okyanusu, Kuzeyde ise  Kuzey buz denizi ve Antartika bölgesi ile çevrilidir.

Peki bu bölge neden ve  kimin için önemlidir?

Beş yüz yıl kadar önce, kıtalar siyasi olarak karşılıklı etkileşime başladıklarından bu yana, Avrasya dünya iktidarının merkezi olmuştur. Yirminci yüzyılın son on yılı, dünya olaylarında büyük bir kaymaya tanıklık etmiştir. Tarihte ilk kez, Avrasyalı olmayan bir ülke, Avrasya güç ilişkilerinde en üstün güç olarak ortaya çıkmıştır.

Brzezinski’nin jeostratejik çözümlemesinin nirengi noktası nüfusu, doğal kaynakları ve ekonomik etkinliği açısından en büyük kıt’a olan Avrasya’da gücün nasıl kullanılacağıdır. Amerika’nın görevi Avrupa, Asya ve Orta Doğu’daki anlaşmazlıkları, başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirmektir.

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i Avrasya’da yaşamaktadır ve hem ekonomik girişimler hem de yeraltı zenginlikleri bakımından dünyanın fiziksel zenginliklerinin de çoğu oradadır. Avrasya, dünya GSMH’sının yüzde 60’ına ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahiptir. Avrasya’nın gücü ABD’ninkini gölgede bırakmasına rağmen Avrasya’da siyasî bütünlük oluşturulamaması nedeniyle Amerika bu boşluktan yararlanmaktadır. (Örneğin AET, NATO v.s. Asya bölgesinde görülmez)

Avrasya aynı zamanda dünyanın siyasal olarak en iddialı ve dinamik devletlerinin bulunduğu yerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en büyük altı ekonomi ve en büyük altı silah alıcısı Avrasya’da bulunmaktadır. Dünyanın biri hariç resmi olarak bilinen tüm nükleer güçleri ve de gizli nükleer güçlerinin tümü Avrasya’da bulunmaktadır. Bölgesel hegemonya ve küresel etki heveslisi olan, dünyanın en kalabalık nüfuslu iki devleti Avrasyalı’dır.(Çin, Hindistan)

Sovyetler Birliği’nin çöküşü muazzam jeopolitik karışıklık yarattı. Sovyetler Birliği’nin yaklaşan çözülmesinden dış dünyadan genel olarak daha az haberdar olan Rus halkı bir gecede, kıtalar ötesi bir imparatorluğun artık egemenleri olmayıp Rusya’nın sınırlarının Kafkasya’da 1800’lerin başındaki, Orta Asya ‘da 1800’lerin ortalarındaki ve (daha dramatik ve acı verici olarak) batı’da yaklaşık 1600’lerde, Korkunç İvan’ın hükümranlığının sonrasındaki konuma geri döndüğünü öğrendiler. Kafkasya’nın kaybı yeniden dirilen Türk etkisi hakkındaki stratejik korkuyu canlandırdı. Orta Asya’nın kaybı bölgenin anormal enerji ve maden kaynaklarıyla ilgili eksiklik duygusu yaratırken bir yandan da potansiyel bir İslami meydan okuma hakkında endişe yarattı ve Ukrayna’nın bağımsızlığı, Rusya’nın kendini vakfettiği ilahi ortak Pan-Slavik bir kimliğin sancak taşıyıcısı olma iddiasının özüne meydan okudu.

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’nun ortaya çıkışı, izledikleri  politikalar ve bu duruma karşı yeni bağımsızlığını kazanan devletlerin tepkileri sonucunda Rusya’nın tek seçeneğinin “Osmanlı sonrası Türkiye’nin yayılmacı özlemlerini bir tarafa atıp kasıtlı olarak modernleşme, Avrupalılaşma ve demokratikleşme yolunu tutmaya karar verdiğinde seçtiği rotayı taklit etmek” zorunda kalmıştır.

Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Hazar Denizi havzası, Rusya’nın Güney kısımları – Kafkasya, Çeçenistan, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye’nin Kuzeydoğu bölümü, İran’ın kuzey kesiminden oluşan bölgeyi Avrasya Balkanları olarak nitelersek;. Türkiye ve İran diğer ülkelere nazaran siyasal ve ekonomik olarak çok daha sağlamdır. Avrasya Balkanları’nda bölgesel nüfuz açısından etkin rakiplerdir ve dolayısıyla her ikisi de bölgenin önemli jeostratejik oyuncularıdırlar. Aynı zamanda her iki ülke de potansiyel olarak iç etnik çatışmalara karşı hassastır. Eğer bunlardan birisi ya da her ikisi birden istikrarsızlaştırılacak olursa, bölgenin iç sorunları halledilemez hale gelebilir. Öte yandan Rusya’nın bölgede egemenlik kurmasını sınırlamaya yönelik çabalar boşa gidebilir.

Çin ciddi siyasal kesintilerden kaçınsa ve bir şekilde olağanüstü ekonomik büyüme oranlarını çeyrek yüzyıl daha sürdürmeyi başarsa bile hala çok yoksul olacaktır. Halkının önemli bir bölümünün gerçek yoksulluğu bir yana GSYH’sının üçe katlanması bile Çin nüfusunu kişi başına düşen gelirde dünya uluslarının alt sıralarında bırakacaktır. Tüketim malları bir yana, kişi başına düşen telefon, otomobil ve bilgisayar sayısı da, çok düşük olacaktır.

Özetlemek gerekirse; 2020 yılına kadar en iyi koşullarda dahi Çin’in küresel gücün kilit bileşenleri içinde gerçekten rekabet edebilir olması olası değildir. Ne var ki, öyle olsa dahi, Çin Doğu Asya’da ağır basan bölgesel güç olma yolundadır. Daha şimdiden jeopolitik olarak anakarada belirleyicidir. Ordusu ve ekonomisi, Hindistan hariç yakın komşularını cüceleştirmektedir. Dolayısıyla Çin’in; tarihinin, coğrafyasının ve ekonomisinin buyruklarıyla uyum halinde kendisini giderek bölgesel olarak iddialı kılması doğaldır.

Amerika Birleşik Devletlerini Neden ve Kime Göre Süper Güçtür?

Amerika’nın, tarihte ortaya çıkmış olan zamanının süper güçlerinden farkı ,küresel üstünlük ve küresel güç sahibi olmasıdır. Bu ABD’nin küresel gücün belirleyici dört alanı olan “askerî, ekonomik, teknolojik ve kültürel” alanlarda üstün oluşundan kaynaklanmaktadır.

“Amerika, küresel gücün belirleyici dört alanında üstün durumdadır: askeri olarak eşiti olmayan bir küresel erişime sahiptir; ekonomik olarak, Japonya ve Almanya, (her ikiside küresel iktidarın diğer niteliklerinden haz etmezler) tarafından bazı bakımlardan meydan okunsa da küresel büyümenin ana lokomotifi olmaya devam etmektedir; teknolojik olarak, yenileşmenin bıçak sırtı alanlarında genel öncülüğü elinde bulundurmaktadırlar ve kültürel olarak, bazı kabalıklara karşın, özellikle dünya gençliği arasında rakipsiz bir cazibeye sahip bulunmaktadır. Tüm bunlar Amerika Birleşik Devletleri’ne başka hiçbir devletin ulaşamadığı bir siyasi etki sağlamaktadır. Bu dördünün birleşimi Amerika’yı yegâne kapsamlı süper güç yapmaktadır. “

 Kültürel egemenlik, Amerikan gücünün az değerlendirilen bir yönü oluşmuştur. Amerikan kitle kültürü, özellikle dünya gençliği üzerinde manyetik bir çekim oluşturmaktadır. Bu çekim gücü, onun yansıttığı hazza dayalı yaşam biçiminin niteliğine dayandırılabilir, ama küresel cazibesi inkâr edilemez. Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın yaklaşık dörtte üçünü kaplamaktadır. Amerika’nın geçici hevesleri, yemek alışkanlıkları ve hatta giysileri dünya çapında giderek taklit edilirken, Amerikan popüler müziği aynı derecede baskındır. İnternet’in dili İngilizcedir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin büyük bölümü de Amerikan kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika, yaklaşık yarım milyon yabancı öğrencinin ülkeye akın etmesiyle ve bunların en yeteneklilerinin bir daha ülkelerine geri dönmemeleriyle ileri eğitim arayanların Kâbe’si haline gelmiştir. Amerikan üniversitelerinden mezun olanlara her kıtadaki hemen her hükümette rastlanmaktadır.

Amerika’nın bu kadar büyük siyasî gücü ve cazibesi olması neyi doğurmaktadır?

 Diğer devletlerin ABD’deki aynı etnik veya dinî kimlik taşıyan grupları harekete geçirerek lobicilik faaliyetleri ile Amerika’nın dış politikasını etkileyerek, bu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmaları olmuştur. En etkili lobiler ise Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileridir.

A.B.D. : Dünya devleti olmaya aday başlıca devlettir, keza GSMH’sı dünyanın yaklaşık %50’sidir ve başka hiçbir devletin ekonomik gücü bu düzeyde değildir. Tek millet özelliği göstermez, çok değişik toplumları içinde barındırır. Askeri güçte en ileri düzeydedir. Bazı Avrupa devletlerinde ve orta doğuda, kısmen uzakdoğuda üs bölgeleri kurmakta hayli mesafe katetmiştir. Teknolojide gücü yüksektir. Genel yapısı itibariyle dünya devleti olmanın yükünü de taşıyabilecek güçtedir (Kontrol imkanı vardır). Sovyetler Birliği’nin parçalanması ile tek süper güç halini almıştır. Ancak, dünya uluslarının oluşturacağı terörizm A.B.D. için risk oluşturur.

TÜRKİYE : Avrasya bölgesinin çok önemli boğazlar bölgesini de kapsamına alan, gelişmekte olan ekonomiye ve dünyada 10 ncu büyük orduya sahip, 17.Büyük ekonomiye hükmeden,çeşitli Avrupa ve uluslararası örgütlerle bağlantıda bulunan, demokrasiyi benimsemiş devlettir. Bazı iç sorunları mevcuttur.

Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasındaki stratejik konumunu belirlemeye ve yeniden değerlendirmeye çalışmanın en zor yanı, kendisi de son derece dinamik olan bir yapının yine son derece dinamik bir çevrenin içindeki konumunu anlama çabası olmasıdır. Tarihinin belki de en önemli dönüşümlerini yaşayan Türkiye, yine tarihin belki de en yoğun değişimine sahne olan bir uluslararası çevre içinde yeniden şekillenmektedir. Bunun ortaya çıkardığı dinamik süreç, Türkiye ABD ilişkilerini belirlemektedir. Bugün her şeyden daha çok, ülkenin geleceğine alternatif bakış açıları getirecek stratejik analiz çerçevelerine ihtiyaç vardır.

Dinamik bir süreçten geçen bir toplumun bireyi olarak o toplumla ilgili stratejik analizler yapmak, hızla akan ve debisi yüksek bir nehrin içinde seyrederken o nehrin yatağı, akış hızı, akış istikameti ve başka nehirlerle olan ilişkisi konusunda fikir yürütmeye benzer. Hem incelediğiniz nehrin içinde siz de akmaktasınızdır; hem de bu akışın özelliklerini anlamak ve bu özelliklere göre nehrin bütünü hakkında bir tasvir, açıklama, anlamlandırma ve yönlendirme çerçevesi oluşturma sorumluluğu taşımaktasınızdır. Nehrin dışına çıkarak baktığınızda sizinle birlikte akan zerreciklerin ruhuna ve kaderine yabancılaşarak ahlakî kayıtsızlık içindeki sıradan bir gözlemci durumuna düşersiniz; nehrin akıntısına kendinizi bırakarak sürüklendiğinizde de hem varolan gerçekliği hakkıyla anlayamaz hem de bu gerçeklikle ilgili kendi iradenizi oluşturarak tarihe ağırlık koyamazsınız.

Bu ikilem içinde nehrin ruhuna ve kaderine yabancılaşmak ahlakî sorumluluk; nehrin akıntısına kapılmak bilimsel sorumluluk alanını daraltır. Ahlakî sorumluluk ile bilimsel sorumluluk alanı arasında anlamlı bir bütünlük kuramayan bir araştırmacının, düşünürün ya da akademisyenin kendi içinde kişisel tutarlılık sağlayabilmesi de, sosyal ve kültürel bir aidiyet alanı oluşturabilmesi de, evrensel gerçeklik alanına nüfuz edebilmesi de çok güçtür. Bir düşünür ve bilim adamı da bir zamana ve mekana, yani bir tarihî ve coğrafî anlamlılık dünyasına herkes gibi ve hatta herkesten fazla aidiyet hisseder ve o aidiyet ile içinde akageldiği nehrin ve diğer nehirlerin akışına yaklaşır.
Bir insan olarak evrensel olana hissedilen aidiyet, bir varoluş bilincini ve derinliğini; bir medeniyet öznesi olarak belli bir zaman akışına hissedilen aidiyet, tarih bilincini ve derinliğini; bu bilinçlerin yansıdığı düşünülen bir mekana hissedilen aidiyet de bir strateji bilincini ve derinliğini gerektirir. Kişisel düzeydeki mikro bilinçten, toplumlar, medeniyetler ve tarih düzeyindeki makro bilince yükseliş ve nüfuz, bir kemal arayışıdır ve her kültür havzası bu arayışı kendi gerçeklik tanımlamaları ile ortaya koyar.

ABD’nin şuanki Başkanı Barack Obama’nın başkanlığının üzerinden henüz birkaç ay bile geçmeden ilk denizaşırı ikili ülke ziyaretini Türkiye’ye yapınca umutlar yeniden yeşerdi. Normalde Amerikan başkanları Türkiye’yi ya hiç ziyaret etmezlerdi, ya da başkanlık dönemleri sona ererken Ankara’ya lütfen uğrarlardı. Obama ise büyük sözler ediyor, Türkiye ile ABD arasında tüm İslam dünyasına örnek olacak bir ‘model ortaklık’tan bahsediyordu.

Füze sistemi tartışmaları açıkça gösteriyor ki iki ülke ilişkileri önümüzdeki yıllarda da ciddi yapısal sorunlarla karşılaşmaya devam edecek. Çünkü sorunların temelinde dönemsel ve geçici nedenler bulunmuyor. İlk sorun ABD’nin bölge hassasiyetlerini gözetmeksizin kaba bir cepheleşmeden fayda umuyor olması. Washington, İran ve müttefiklerini karşı cephe haline getirerek bölgede Türkiye, İsrail ve Araplardan oluşan kendi cephesini kurmaya çalışıyor. Bunun için Körfez ülkelerini silahlandırıyor, Türkiye’yi İran karşıtı saldırı sistemlerine katmaya çalışıyor ve Filistin sorununun halli için radikal bir adım atamıyor.

Oysa ki Türkiye bölgesine bir cerrah hassasiyeti ile yaklaşıyor. Binlerce kilometre uzaktan bölgeye bakan ABD’den farklı olarak, Türkiye bölgede yaşanacak en ufak gerilimin dahi kendisine zarar verebileceğini biliyor. Bu bağlamda ABD kutuplaştıran, cepheler oluşturan bir aktörken, Türkiye barış kurucu ve uzlaştırıcı rolünde. Başka bir deyişle ABD ne yapmak istiyorsa, Türkiye onu bozan rolünde. Türkiye cepheleşmeye ve cephe ülkesi olmaya direniyor.

Türkiye için şu an izlediği politikalar bir tercihten çok bir zaruret. Türkiye bölgede barış, istikrar ve işbirliğine adeta mahkûm bir ülke. Çünkü bölgede yaşanacak bir çatışma Türkiye’nin sadece siyasi ve askeri değil, iktisadi çıkarlarına ve toplumsal yapısına da zarar veriyor. İşsizlikten teröre, Kürt sorunundan kalkınmaya kadar tüm ulusal konular Ortadoğu dengeleri ile yakından ilgili. Oysa ABD bölgeden çok uzak ve hatalarının bedelini anında ödemek zorunda olmayan bir ülke. Dahası Amerika bölgede yaptığı hatalar ne kadar büyük olursa olsun, bunları ekonomik ve siyasi gücü ile tolere edebileceğini düşünüyor.

Sonuç olarak;

(a)       Amerika’nın Avrasya’da hakem olduğu ve hiçbir büyük Avrasya sorununun Amerika’nın katılımı olmaksızın ya da Amerikan çıkarlarının tersine çözülemeyeceği,

(b)       ABD’nin şimdiki konumunun hiçbir ulus devlet tarafından tehdit edilemeyeceğini ancak, uluslar arası anarşinin ABD liderliğini tehdit edecek tek alternatif olduğu,

(c)       Ayrıca Amerika’nın küresel önceliğini tehdit etmeyen bölgesel güçlerin yükselişini düzenlemeye öncelik vermesi gerektiği,

(d)       Avrupa’dan dışlanmış bir Türkiye profili çizilerek bunun yaratacağı sorunlara değinilmiş ve ABD’nin Türkiye’nin nihaî olarak AB’ye kabulü için Avrupa’ya baskı yapması ayrıca, Türkiye’ye Avrupalı bir devlet gibi davranması ve Boru – Enerji Hatları projelerinin desteklenmesi gerektiği,

 (e)       Bir Trans-Avrasya güvenlik sistemi kurulması,

Gerekliliği önem arz etmektedir

 EKONOMİK VE TİCARİ İLİŞKİLER

Türkiye-ABD arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin, savunma ve güvenlik odaklı siyasi ilişkilerin çok gerisinde kaldığı bilinmektedir. Türk ekonomisinde 1980’lerden itibaren başlayan yapısal dönüşüm, özellikle Türk tarafında dünyanın en büyük pazarı ve yatırım kaynağı Amerika ile daha fazla ticaret ve yatırım ilişkileri kurma umudunu doğurmuştur.1985 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın ABD’yi ziyaretinin ardından yatırımlar konusunda kapsamlı bir anlaşma yapılmış ve Türk-Amerikan İş Konseyi kurulmuştur.

İlişkiler, SSCB’nin dağılmasının ardından “zenginleştirilmiş ortaklık” (enhanced partnership) kavramı çerçevesinde ele alınmaya başlanmış ve son yıllarda “stratejik ortaklık” olarak geliştirilmiştir. 1993 yılında Ortak Ekonomik Komite ve İş Geliştirme Konseyi’nin kurulması, ekonomik ve ticari ilişkilerin kurumsal mekanizmalara kavuşturulması yolunda önemli girişimlerdir. 1994 yılında ABD Yönetimi’nin, Türkiye’yi gelişen 10 büyük pazardan biri olarak ilan etmesiyle Amerikan yatırımın Türkiye’ye yönlendirilmesi açısından önemli bir adım daha atılmıştır. 1995 yılında tarımda işbirliğine dair anlaşmanın yenilenmesi ve 1996 yılında Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması’nın imzalanması, ilişkilerin hukuki zemininin hazırlanmasına hız vermiştir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in 1999 yılındaki ABD ziyareti sırasında imzalanan ve yatırım ve ticaret ilişkilerini geliştirmeyi amaçlayan bir

anlaşma daha imzalanmıştır. Tüm bu çabalar, ne yazık ki, Türkiye’nin ABD’ye ihracatında karşılaşılan engeller ve yatırım konusunda Amerikan firmalarının Türkiye’de karşılaştığı zorlukların önüne geçememiş ve yatırım ve ticaret ilişkileri bir türlü istenen düzeye ulaşamamıştır.

Ocak 2002 tarihinde Başbakan Bülent Ecevit’in ABD Başkanı Bush ve diğer üst düzey yöneticilerle yaptığı Görüşmelerde, iki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin ekonomik ve ticari ilişkilere de yansıtılması yönünde ilke kararı alınmış ve bu doğrultuda “Ekonomik Ortaklık Komisyonu” kurulmuştur. Bu seyahatin hemen öncesinde özellikle Serbest Ticaret Anlaşması imzalanması konusunda ortaya atılan görüşlerle başlayan ve ABD’nin tekstil kotalarını kaldırması beklentisiyle alevlenen tartışmalar, Ecevit’in ABD ziyaretinin değerlendirmelerini de çeşitli yönlerde etkilemiştir.

Türk tarafı, genel olarak ABD tarafına aşağıdaki önerilerle gelmiştir:

  • Tercihli Ticaret Anlaşmasının imzalanması
  • Türkiye’nin, ABD ve AB arasında varolan ticaret rejiminden yararlandırılması
  • Türk tekstil ihracatçılarının ağırlıklı olarak kullandığı 8 kategoride kotaların yüzde yüz artırılması veya bu kategorilerdeki esnekliğin artırılması
  • Kalifiye Sanayi Bölgelerinin Kurulması
  • Özellikle çelik sektöründe ABD’nin Türk ihracatçılarına uyguladığı anti-damping uygulamalarına son verilmesi, yeni sınırlamalar getirilmemesi
  • Türkiye’ye yüksek teknoloji transferinin kolaylaştırılması
  • ABD hükümetinin, Türkiye’yi güvenli bir turizm ülkesi ilan etmesi
  • Askeri borçların silinmesi
  • Orta Asya ve Afganistan’da Türk-Amerikan ortak yatırımlarının teşvik edilmesi
  • Özellikle enerji ve turizm sektörlerine Amerikan yatırımlarının teşviki

ABD seyahati öncesinde, Türkiye’de bu seyahate yönelik beklentilerin yüksek tutulmuş olması ve başarının, tekstil kotaları, askeri borçların silinmesi, çelik sektöründe alınacak sonuçlar ve hatta Irak ile ilgili ABD’den alınacak taahhütlere endekslenmiş olması, gezinin sonuçlarını değerlendirirken pek çok olumsuz yorumlara neden olmuştur. Yaratılan beklentilerin aksine, ticari ve ekonomik konularda Türk heyeti oldukça hazırlıksız yakalanma görüntüsü vermiştir. Sonuç olarak, gezinin önemli bir parçası olarak belirtilen ticari ve ekonomik boyutu, ABD’nin taviz vermesinin iç sorunlar nedeniyle neredeyse imkansız olduğu tekstil ve çelik sektörüne hapsedilmiştir. Sonuç olarak, Türk tarafının dağınık olarak sunulan pek çok talebi, ABD yetkilileri tarafından sonradan değerlendirilmek üzere

ertelenmiştir. Gerek iç piyasanın yapısından gelen engeller, gerekse ABD tarafının, Türkiye’ye ticari kolaylıklar sağlanması için çok üst düzeyde kuvvetli bir iradeye sahip olmaması da bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

Yine de, ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için genel de olsa siyasi bir iradenin ortaya konmuş olduğu görülmektedir. Bu çerçevede kurulan Ekonomik Ortaklık Komisyonu, 26-27 Şubat 2002 tarihinde ilk toplantısını gerçekleştirmiş, daha ziyade ABD’nin önerisiyle şekilllenen Nitelikli Sanayi Bölgeleri kurulması yolunda çalışmaları başlatmıştır.

Nitelikli Sanayi Bölgeleri yasa tasarısı hazırlanırken ABD tarafı, Kongre’den geçişi hızlandırmak amacıyla olduğunu belirterek, Türkiye’nin ihracatındaki kilit sektörleri kapsam dışında bırakmıştır. Zaten bu yasa tasarısı, kısıtlı haliyle bile 107. ABD Kongresi dönemini tamamlamadan önce yasalaşamamıştır. 108. Kongre’nin göreve gelmesiyle, bu yasa tasarısının yeniden gündeme getirilmesi ve oylanması gerekmektedir.

Türk-Amerikan ticari ve yatırım ilişkileri, bugüne kadar genelde varolan sorunlar etrafında hareket edilerek geliştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye’nin ABD pazarına girmekte zorlandığı ve kendisi için son derece önemli olan sektörlerde uygulanan kota ve anti-damping uygulamaları, ABD için Türkiye pazarına girmekte zorlandığı enerji, telekomünikasyon, ve diğer yüksek teknoloji sektörlerinde ve tarım ürünlerinde karşılaşılan engeller tartışma konusu olmaktadır. Ticareti ve yatırımı geliştirmek için kurulan tüm komisyonlar ve kuruluşlar, bu sorunları çözmeye yöneliktir. Durum böyle olduğunda, her iki taraf kendi sorunlarının çözülmesi konusunda karşı tarafa baskı yapmayı tercih etmekte, görüşmeler sorunların etrafında az verimli bir şekilde ilerlemektedir.

Bugüne kadar bu yönde çeşitli komisyon/kurullar kurulmuştur. İş Geliştirme Konseyi, Ticaret ve Yatırım Çerçeve Anlaşması Komisyonu, Ekonomik Konsey ve son olarak Ekonomik Ortaklık Komisyonu bunların başında gelmektedir. Ticari ve ekonomik konular gündemin göreceli bir şekilde üst sıralarına taşındığı zamanlarda kurulan bu komisyonlar, özellikle Türk tarafının ABD tarafına somut tekliflerle gitmemesi, takipçi olmaması ve özellikle tekstil kotalarıyla sınırlı engellerin kaldırılması talebiyle fonksiyonunu yitirmiş, komisyonun ismi ne olursa olsun tartışılan konu aynı olmuştur. Bugün artık, kısa, orta ve uzun vadeli öncelikleri ayrı ayrı ve detaylı şekilde belirlenmiş bir Türkiye-ABD ekonomik ilişkiler stratejisi, iki ülke arasındaki ilişkilerin bu alandaki boşluğunu doldurmak için vazgeçilmez bir konuma gelmiştir. 

Tarih adil bir hakimdir, hak edilmemiş bir mağlubiyet yoktur. Halklar hak ettikleri kaderle tarih sahnesindeki  yerlerinden çekilirler. Aynı şey medeniyetler içinde geçerlidir. Onlar öncelikle şiddete dayalı bir ölümle ölmezler, kendi hastalıkları yüzünden ölürler. Düşmanlarımıza tek bir borcumuz var: onlara karşı adil olmak”  Aliya İzzetbegoviç