Ahlâki disiplinlerin ekonomik anlayışa katkıları ve zenginleşme (4)

62

Belki birinci yazımda belirteceğim Ahlaki bazı konulara bu yazımda bahsedeceğim. Kişinin kendine olan sorumluluklarını yerine getirirken, çevresine ve topluma karşı görevlerini olduğu bilincinin geliştiği bir disiplin. Ahlaki davranışı; kişinin kendinin içini temiz etraftaki kötü denilebilecek düşüncelerden arındırmış, kendine karşı samimi kendine ve başkalarına zarar verecek davranışlardan kaçan bir anlayış olarak tanımlayabiliriz.

Genelde baktığımızda kişilerin sanki başkalarının kınamalarından kaçınmak için oluşturdukları bir ahlak anlayışını görüyoruz. Bu anlayış moda olan tabirle “mahalle baskısı” ile oluşan bir ahlaki davranış biçimidir ki buda yetersiz bir anlayıştır. Olması gereken hiçbir kınama ve mahalle baskısı olmaksızın bile kişinin kendi içsel sesini duyup ona göre davranmasıdır. Peki bu yapıyı sizce kim kontrol edecektir? Buna cevap olarak toplumda sık kullanılan bir söz vardır “vicdan azabı”. Bu kavramın yerleşmesi kişilerin ahlaki sorumlulukları yerine getirmede ciddi bir argümandır. Şunu söyleyebilirsiniz vicdan azabı duymayan kişiler için ne yapılanabilinir diye. Şunu söyleyebiliriz zorlama ile bir ahlak anlayışı olmaz. O zaman en azından biraz mahalle baskısı veya doğru olanı bu vicdan azabı duyabileceği konuların geliştirilmesinden başka yapılacak bir şey yok diyebiliriz.

İslami ahlak bir bütünsellik içerir. Doğaya farklı, çevreye farklı, ticarete farklı, insanlarla ilişkilere farklı, hayvan haklarına bakış açısı farklı, devlet ile olan ilişkilere farklı, alışveriş ve ticari faaliyetler olan ilişkilerde farklı değildir bir bütünlük arz eder. Birini düzgün bir ahlaki anlayışla yaparken diğer konuları boş veremezsiniz çünkü İslam’ın ahlaki anlayışı; bütüncül bir ahlak anlayışıdır. Bütün dünya ve öbür dünya ile olan ilişkilerimizi tek bir ahlak anlayışı içinde ele alır.

Geleneksel İslam anlayışı dünyayı dışlamamıştır. Öteki dünya anlayışını ayrı bir kavram olarak görmemiştir. Dolayısı ile iki farklı alem gibi gözüken bu anlayışı, İslam tek anlayış olarak görmektedir. Ülgener (Prof. Dr. Sabri ÜLGENER) Müslümanların ticaretle uğraşmasını şu şekilde tanımlar. “…Kibir, gurur ve tahakküm aracı olarak kişinin iç dünyasına hakaret etmeye kalkışmadıkça hoş görüyle karşılanır, teşvik görür” der.

İslam’da ticaret, meşru kazanç elde etme, mal mülk edinme kısaca ticari faaliyetler, aynı ilim gibi farz kabul edilmiştir. Kişinin kimseye muhtaç olmadan yaşamını devam etmesi için yaptığı meşru yollardan çalışması ve kazanç elde etmesi, ibadet ve cihad ölçülerinde kutsal ve değerli bir davranış olarak görülmüştür. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerimde şöyle buyuruyor: ” Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların maddeten, manen temizlerinden yiyiniz” (Bakara 177)

İslam Tüccara güzel bir ticaret ahlakı kavramı oluşmasına vesile olur. Kısaca bakıldığında ahde vefa, karda kanaat, sözleşmeye sadakat, sözünde durma, işi düzgün yapma, kusuru gizlememe gibi ahlak ölçülerini oluşturur.

Güzel ahlaki tamamlamak üzere gönderilen peygamber Efendimizin (S.A.V.) ticari konulardaki bir çok hadisten bir kaçına  bakalım.

“Kim ayıbı (bulunan bir malı) o (kusuru)nu açıklamadan satarsa, Allah’ın daimi gadabı içinde kalır ve melekler durmadan ona lanet eder “

“(Bizi) aldatan, bizden değildir “

“Doğru, güven duyulan bir tacir, (kıyamet günü) peygamberlerle, sıdıklar ve şehitlerle beraber (haşr) olacaktır “

Tüccarlığı bu kadar kutsayan bir anlayış yoktur. Ancak buna rağmen ticari faaliyetlerin Halkı Müslüman olan ülkelerde neden gelişmediği bir soru işaretidir ilerleyen zamanlarda yazmaya çalışacağım.

Yine Ülgener’in güzel bir tespiti var. “İslam’ın hiç değilse ilk asırlarında ticari hayatın serbestisine ve pürüzsüz gelişmesine ehemmiyet veya pozitif bir telakkinin belirtileri inkar edilemez.  İnsan ortaçağın darlaştırıcı kayıtları dışarısına çıkaran aktivist temayüller,  İslam Medeniyetinde, Hıristiyanlığa nazaran, dünya işleriyle daha süratli bir barışma ve anlaşmayı mümkün kılmıştır”

Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi İslami düşünce tarzı, dünya ile olan işlerimizi ikinci bir plana atmamaktadır. Aksine her iki hayatı da bir bütün olarak algılayan bir anlayışa sahiptir.