Âlemde çok görüyoruz ki, zalim, facir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla; mazlum ve dindarlar çok zahmet ve zillet içinde ömür geçiriyorlar! Sonra ölüm gelir, ikisini eşit kılar. Eğer şu eşitlik sonsuz ise, bir sonu yoksa, zulüm görünür! Halbuki, zulümden uzak, kâinatın şahadetiyle sabit olan adalet ve İlahî hikmet, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden, açıktır ki, ahirette gerektirir ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfatını görsün. Ta intizamsız, perişan insan, yeteneğine uygun cezalandırma ve mükâfatı / ödülü görüp, tam bir adalete sebep ve Rabbanî hikmete mazhar ve hikmetli varlıkların büyük bir kardeşi olabilsin.
x
“Ene” / “Benlik” gizli hazineler olan İlahî isimlerin anahtarı olduğu gibi, kâinatın anlaşılması zor olan sır ve gizemlerinin dahi anahtarı olarak; anlaşılması zor bir bilmece, hayret verici bir sırdır. O “Ene” mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muamma / sır, o acip tılsım olan “Ene” açılır ve kâinat tılsımını ve Allah’ın hazinelerini dahi açar.
x
Ruh, cisme hâkim olduğu gibi, cansız maddelerde dahi kaderin yazdığı; Allah’ın kâinattaki koyduğu emrinin gereği olan kanunlar / yaratılış kanunları; o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevî yazısına göre mevki ve nizam alabilirler.
x
İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalp, ruh, hayal, hafıza gibi manevî vücutlar da var. Elbette, en büyük insan olan âlemde ve şu insan meyvesinin ağacı olan kâinatta, cismanî âlemden başka âlemler var.
x
Kâinata hikmet nazariyle bakıldığı zaman, yüce bir ağaç mânâsında görünür. Ve ağacın nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; yaratılış ağacının da bir şıkkı olan süflî / pis âlemin; anasır dalları, bitkiler ve ağaçlar yaprakları, hayvanlar çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür.
x
Teklif ve imtihan / sınav sırrı; “Akla kapı açmayı ve ihtiyarı / seçme ve tercih etmeyi elden almamayı” gerektiriyor.
x
“Varlıkların en küçük sırlar dolu devi;
Zerrenin dilinden işit, nedir işlevi?” (Muhsin Bozkurt)
x
Çok şefkatli olan ve çok sevgi beslenen, seven ve sevilen, yani “Vedûd” olan Allah’ın araştırıcı velîleri:
“Bütün kâinatın mayesi, asıl ve esası muhabbettir. Bütün mevcudatın hareketleri, muhabbetledir. Bütün mevcudattaki cezbe ve cazibe kanunları, muhabbettendir” demişler.
Yine onlardan birisi demiş:
“İlâhî muhabbetin tecellisinde; o muhabbet şarabından herkes istidadına göre mesttir. Malûmdur ki, her kalp, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemale muhabbet eder ve ulvî / yüce güzelliğe meftun olur. Kendisiyle beraber, sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi ihsan edeni, daha da pek çok sever.
“Acaba, her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsanlariyle mes’ut eden ve binler kemalâtın kaynağı olan ve binler güzellik derecelerinin sebebi olan, bin bir isimleriyle isimlenen Hz. Allah’ın; ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat O’nun muhabbetiyle mest olmasının ne kadar yerinde olduğu anlaşılmaz mı?
“İşte bu sırdandır ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya:
“ ‘Cenneti istemiyoruz!
Allah sevgisinin bir parıltısı, ebeden bize yeter.’ demişler.”


