22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ekim 12, 2026

Rûh Bâkîdir

Ebedî, benzersiz bir güzellik; elbette kendisine düşkün ve kendisine ayna olanların ebediyetini, beka ve devamlarını ister. Kusursuz, ebedî mükemmel bir sanat; mütefekkir / düşünen ilân edici dellâllarının, sürekli varlıklarını talep eder. Tıpkı, sonsuz rahmet sahibi ve bağışlayıcı olan Zât’ın; muhtaç teşekkür edicilerinin nimetlendirilmelerinin devamını istediği gibi. İşte o, ayna olan, arzu dolu mütefekkir, o muhtaç teşekkür edici, en başta insan rûhudur. Öyle ise, sonsuzluk yolunda; o güzelliğe, o mükemmelliğe, o rahmete eşlik edecek ve bâkî kalacak ancak odur.

Değil insan ruhu, hatta en basit varlık tabakaları bile, yok olmak için yaratılmamışlar, bir çeşit bekaya / kalıcılığa adaydırlar. Çünkü, ruhsuz önemsiz bir çiçek dahi, görünen vücudundan gitse, bin vecihle bir çeşit bekaya mazhardır. Çünkü sureti, sayısız hafızalarda yer alır. Meydana geliş kanunları yüzer tohumcuklarında beka bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin teşekkül kanunu, suretinin timsali; Hafîz ve Hakîm / Hikmet Sahibi ve Koruyucu olan Allah tarafından sürekli kılınıyor. Dağdağalı inkılâplar içinde tam bir intizamla, zerrecikler gibi tohumlarında korunup bâkî kalıyor. Elbette, gayet kapsamlı ve gayet yüksek bir mahiyete malik ve haricî vücut giydirilmiş ve şuurlu / anlayışlı ve hayat sahibi ve nuranî / nurlu, parlak kanun-u emrî / Allah’ın emrinden gelen kanun olan insan ruhu; ne derece kesinlikle bekaya mazhar ve ebediyetle bağlı ve devamlılıkla ilgili olduğunu anlamazsan, nasıl “Şuurlu bir insanım” diyebilirsin?

Koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve meydana geliş kanunlarını bir nokta gibi, en küçük çekirdekte yerleştirip muhafaza eden bir Zât hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?

Nitekim, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bâkî bir ruhu anlar. Hakikaten, her bir ruh, kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği halde, aşikârdır ki, aynen bâkî kalmıştır.

Öyle ise, madem ceset, gelip geçicidir; ölüm ile bütün bütün çıplak olmak dahi, ruhun bekasına etki etmez. Mahiyetini bozmaz. Yalnız hayatında, ceset; yavaş yavaş elbisesini değiştiriyor. Ölümde ise, birden soyunur. Son derece kesin bir sezgi ile belki gözle görülecek bir şekilde sabittir ki, ceset ruh ile kaim olup ayakta durur. Öyle ise, ruh ceset ile kaim değildir. Belki, ruh bizzat kendisi kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine / bağımsızlığına zarar gelmez. Bir eksiklik olmaz. Belki, ceset ruhun hanesi ve yuvasıdır, elbisesi değil.

Belki ruhun libası / elbisesi, bir derece sabittir. Güzellik ve incelik bakımından

Ruha uygun ince ve lâtif kılıflı,

Misalî bir bedendir.

Öyle ise, ölüm ânında bütün bütün çıplak olmaz.

Yuvasından çıkar, misalî / farazî, görünmeyen manevî vücud bedenini giyer.

Kesin ve doğru bir idrakle, vicdanen hissedilir ki,

İnsan öldükten sonra esaslı bir ciheti bâkîdir.

O esas ise ruhtur. Ruh ise, tahrip ve dağılmaya uğrayacak değildir.

Çünkü basittir, vahdeti var. Tahrip ve bozulmak ise, çokluk ve terkip edilmiş şeylerin özelliğidir.

Oysa hayat; kesrette bir vahdet tarzını temin eder. Bir çeşit bekaya sebebiyet verir.

Demek, vahdet / birlik ve beka; ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder, yayılır.

Ruhun fenası / geçip gitmesi, ölümü;

Ya tahrip / harap olması, yıkılması ve dağılıp / çözülüp ayrılması iledir.

O tahrip ve bozulup çözülmesine ise, Allah’ın vahdeti,

Yol vermez ki girsin, besatet / basitlik ve sadelik bırakmaz ki bozsun.

Veyahut idam / yok etme iledir. İdam ise,

Sonsuz cömertlik ve iyilik sahibi Allah’ın

Hadsiz merhameti izin vermez

Ve sonsuz cömertliği bırakmaz ki,

Verdiği vücut nimetini,

O vücut nimetine pek iştiyaklı, arzulu

Ve lâyık olan insan ruhundan geri alsın.

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.
Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img