Bossland, haritalarda orta boy ama bereketli bir ülkeydi. Başkan Timothy Captain, yirmi yıl önce “Eski Efendiler’in” iktidarını devirdiğinde, meydanlarda toplanan halka şöyle seslenmişti: “Artık servet, sadakatin değil emeğin karşılığı olacak, yoksulluk kalkacak.” Halk yıllarca bu sloganı alkışladı.
Aradan yıllar geçti. Captain’in yanındaki mühendislerden Eli Light Bayındırlık Bakanı oldu. Light’in keşfettiği bir kanun maddesi vardı: “Madde 7 – Öngörülemeyen Haller.” Bu madde, aslında deprem ya da kuraklık gibi beklenmedik durumlarda kullanılsın diye yazılmıştı. Ama Light köprü, hastane, havalimanı, otoyol ihalelerinin neredeyse tamamını bu maddeyle, açık arttırma yapmadan, doğrudan üç şirkete verdi. Bu üç şirketin sahipleri, Captain’in yakın arkadaşlarıydı. Halk onlara sevecen bir alay diliyle “Üç Kardeşler” derdi.
Üç Kardeşler’in cebinden pek para çıkmazdı. İhaleyi Devlet Bankası’nın düşük faizli kredisiyle finanse eder, inşaatı bitirir, sonra devletin garanti ettiği geçiş, uçuş veya yatış ücretleriyle on yıllar boyunca kâr ederlerdi.
****
Sonra sıra medyaya geldi. Ülkenin en eski ve en çok okunan gazetesi “Sabah Yıldızı”, bir gece ansızın el değiştirdi. Yeni sahibi, geçen yıl otoyol ihalesini kazanan iş adamlarından biriydi ve gazeteyi Devlet Bankası’ndan aldığı bir kredi ile “satın almaya ikna edilmişti.” Gazetenin başyazarı ve önemli yazarları değişti, tirajı düştü, zararı büyüdü. Ama gazete kapanmadı, çünkü artık kâr etmek için değil, belli haberleri hiç yazmamak için tutuluyordu. Bu düzenek sarayda “Havuz” diye anılırdı. İhale verilenler, kazandıkları kadarını “gönüllü” olarak vakıflara, seçim kampanyalarına, zarar eden gazetelere, işaret edilen yerlere geri akıtırlardı.
****
Captain’in en yakın dostu, bankacı Viktor Brown, bir gün bir toplantıda muhalefet liderine yakın bir tavır takındı. Ertesi hafta Maliye Müfettişleri, Brown’ın bankasında on beş yıllık bir denetime başladı. Ay sonunda banka, “usulsüz kredi” gerekçesiyle astronomik bir cezaya çarptırıldı, ruhsatı askıya alındı. Devlet, “kamu yararını korumak için” bankaya bir “Emanetçi Kurulu” atadı. Emanetçiler, bankayı altı ay sonra, tesadüfen, Üç Kardeşler’den birine devrettiler.
**********************************
Yürütmeyle Uyumlu Yargı
Bankasına el konulan John Brown mahkemeye başvurdu. Davasına bakan genç hâkim Elena Cross, dosyayı inceledi ve “denetim usulüne aykırı yürütülmüştür” diyerek bankanın sahibine iadesine karar verdi.
Derhal Yüksek Hâkimler Kurulu olağanüstü toplandı; Hâkim Cross, “iş yükünün dengeli dağıtılması amacıyla” ülkenin en ücra sınır kasabasına tayin edildi.
Dosya, ertesi hafta, terfi eden ve Captain’in eski hukuk danışmanlarından biri olan yeni bir hâkime düştü. Hâkim, ilk kararı bozup Emanetçiler’i haklı buldu.
Sarayın hukuk müşaviri bu süreci “yargının, yürütme ve kamu düzeniyle uyumlu şekilde işlemesi” diye tanımladı.
O günden sonra Bossland’da genç yargıçlar arasında bir kural sessizce yayıldı: “Kararı yazmadan önce, kararın kimin işine yarayacağını hesap et.”
Bu hikâye Bossland’da o kadar sık tekrarlandı ki, halk arasında bir deyim türedi: “Bugün sofrada, yarın listede.” Sadakatini kaybeden her iş adamı, her eski bakan, her yazar, bir sabah aynı akıbetle karşılaşabilirdi. Önce bir vergi denetimi, sonra bir kayyım, sonra bir mülkiyet devri olabilirdi.
Varlıklı Bosslandlılar, bu operasyonların ne zaman kendi kapılarını çalacağını bilemedikleri için, parayı bulur bulmaz ülke dışına çıkarmaya başladılar. Komşu kıyılarda, uzak kentlerde villalar aldılar; sanki bir gün aceleyle kaçmaları gerekecekmiş gibi.
Muhalifler de böyle yaptı, iktidara yakın olup geleceğinden emin olamayanlar da. Sermaye ülkeyi sessizce terk ediyordu.
**********************************
Bossland’da İlişkiler
Bossland‘ın dış ilişkileri de tuhaf bir ritimle ilerliyordu. Captain bir yıl komşu Prusiya‘yı “stratejik ortak” ilan eder, onunla boru hatlarını, enerji anlaşmalarını paylaşırdı. Ertesi yıl aynı Prusiya aniden “bölgesel tehdit” olur, resmî söylemden adı çıkarılırdı.
Koçanland ile ilişkiler de benzer bir sarkaçta sallanıyordu: bir yıl “kardeş halk” ilan edilir, ertesi yıl aynı yönetim “darbeci rejim” diye anılırdı. Arabiya‘yla dostluk ve husumet ise petrol fiyatlarına ve silah anlaşmalarına göre haftalık değişiyordu.
Saraydan bu ani dönüşler her seferinde “Başkanımızın ileri görüşlü diplomasisi” diye açıklanırdı. Halk da bir süre sonra hangi komşunun dost, hangisinin düşman olduğunu sormaktan vazgeçti, çünkü cevap zaten haftaya değişecekti.
****
Bu arada Üç Kardeşler’in kazandığı her ihalenin küçük bir yüzdesi, adı sonradan “Uyum Fonu” olarak değiştirilen bir hesaba akıyordu. Fon, resmî olarak “toplumsal barışı güçlendirmek” için kurulmuştu. Gerçekte ise seçim dönemlerinde meydanlara getirilen otobüsleri, dağıtılan erzak paketlerini ve sair masrafları karşılıyordu.
Fonun nasıl işlediğini soran bir milletvekili, önce “casusluk yapmakla” suçlandı, sonra dokunulmazlığı kaldırıldı, sonunda hiç kimse onun adını anmaz oldu.
**********************************
Bossland’da Seçim ve Hukuk
Ülkenin en büyük kenti Fairhaven’da yapılan belediye seçimini muhalefetin adayı, herkesi şaşırtacak bir farkla kazandı. Görevlilerce tutanaklar imzalandı, mazbata verildi. Üç hafta sonra Yüksek Seçim Kurulu, bazı sandık görevlilerinin “usulüne uygun atanmadığı” gerekçesiyle seçimin belediye başkanlığı ayağını iptal etti. Oysa aynı görevlilerin imzaladığı diğer tüm sonuçlar geçerli sayıldı.
Yeniden yapılan seçimde, devletin bütün gücünü ona karşı kullanmasına rağmen, muhalefetin adayı yine kazandı. Ancak zaman geçtikçe herkes artık kazanmanın yetmediğini de öğrenecekti.
Bir akşam, Sabah Yıldızı’nın eski başyazarı bir kahvede otururken şunu söyledi: “Bossland’da hukuk var; hatta herkese ayrı hukuk uygulanacak kadar çok, dosta ayrı düşmana ayrı hukuk var.”
Bosslandlılar cümleyi birbirlerine fısıldayarak ağızdan ağıza dolaştırdılar.
Captain’in dev resimleri hâlâ ülkenin bütün meydanlarında duruyor. Bu resimlerin altında her gün yeni bir liste okunuyor: Dünkü dost, bugünün şüphelisi; bugünkü sadık zengin, yarının mülksüzü.
Bosslandlılar bu listeleri artık şaşkınlıkla değil, alışkanlıkla dinliyor. Çünkü herkes, sırasının er ya da geç geleceğini biliyor; bilmedikleri tek şey, o günün ne zaman doğacağı.


