Kâinat, gözle gördüğümüz mevcudattan ibaret değil. Şahadet / görünen âlem; cansız maddelerin ve ruhların oluşumuna muvafık / uygun değil. Fakat buna rağmen, bunca ruhlu-ruhsuz varlıklarla bezenip donanmış. Elbette, varlık; sadece bunlardan meydana gelmiş değil. Belki çok daha fazla varlık tabakaları var ki, şahadet / görünür âlem, onlara nispeten nakışlı bir perdedir. Denizin balığa nispeti gibi, ruhlara uygun gayp ve mâna âlemlerinin de, ruhlar ile dolu olması gerekir.
x
Her şey, Kur’an’ın içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Çünkü çeşitli derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri / özleri, bazen icmalleri / esasları, bazen düsturları / kaideleri, bazen alâmetleri; ya sarahaten / açıkça, ya işareten, ya iphamen / kapalı bırakılarak, ya ihtar / hatırlatma tarzında yer alırlar. İhtiyaca göre, Kur’an’ın maksadına münasip bir üslûp ve makam gereği olarak, mezkûr şekillerin birisiyle ifade edilirler.
x
Herkesin her vakit bütün Kur’an’ı okumaya gücü yetmez. Fakat bir sureye genellikle muktedir olur. Onun için, en önemli Kur’an maksat ve içeriklerine, çoğunlukla uzun surelerin içinde yer verilmiş. Her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için, böyle bir yol seçilmiş.
x
Kur’an, öyle büyük mes’elelerden ve ince gerçeklerden bahsediyor ki, umumun kalplerine yerleştirmek için, çok defa muhtelif suretlerde tekrar ediliyor. Fakat bu tekrarlar, sureten tekrardır. Çünkü, mânen herbir ayetin çok mânaları, çok faydaları, çok yönleri ve tabakaları var. Her bir makamda ayrı bir mâna ve fayda ve maksatlar gözetildiği için, sık sık yineleniyorlar.
x
Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, cihanşümul / evrensel rehber var. Birincisi: Şu kâinat kitabı. İkincisi: Şu büyük kitabın en büyük ayet ve en büyük delili olan, son peygamber Hz. Muhammed. Üçüncüsü de şânı ve şerefi yüce olan Kur’an’dır.
x
İnsan, yaratılış ağacının akıllı ve şuurlu bir meyvesidir. Meyve hükmündeki insan, bu sebeple en cemiyetli ve kapsamlı, nazarı çok kavrayıcı, genel görüş sahibi bir mahiyet arzeder. Şuuru da kapsayıcı olan cüz’î / küçük bir varlık. Nazarı, kavrayıcı ve geneli içine alıcı özelliktedir. Öyle ise, insan Yaratıcıya muhatap olduğunu bilmeli. Gecikmeden gereğini yapmalıdır.
x
İnsan, dış görünüşe bakarak aldanan ve hodgâm / yalnız kendini düşünen bir varlık. Bu yüzden zâhire / dış görünüşe bakarak çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme edip değerlendirerek, şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın / şeylerin, varlıkların insana ait gayesi bir ise Allah’ın isimlerine ait binlerdir.
Meselâ, Yaratıcı Güc’ün büyük mucizelerinden olan dikenli ot ve ağaçları zararlı, mânasız kabul eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez / donatılmış kahramanlarıdır.
Meselâ, atmaca kuşunun serçelere tasallutu, görünüşte rahmete uygun düşmez. Oysa serçe kuşunun istidadı, o tasallut ve musallat oluş ile inkişaf eder / gelişir.
Meselâ, “kar” pek soğuk ve tatsız olarak algılanır. Halbuki, onun bârid / soğuk, tatsız perdesi altında, o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı sonuçlar vardır ki, tarif edilmez.
Her insan, hodgâmlık ve dış görünüşe bakıp aldanıcı tarafıyla beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme edip değerlendirdiğinden, tamamen ahlâkî olan pek çok şeyleri edebe aykırı zanneder.
Meselâ, insanın üreme organından bahsi, insan gözünde utanç vericidir. Fakat şu utanma perdesi, insana bakan yüzdedir. Yoksa, yaratılışa, sanata ve yaratılış gayelerine bakan yüzleri, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa, terbiye ve edebin ta kendisidir. Utanma ve sıkılma ona hiç temas etmez.


