30.5 C
Kocaeli
Perşembe, Eylül 10, 2026
Ana SayfaGüncelSiyaset Öç Alma Yeri Değildir

Siyaset Öç Alma Yeri Değildir

Ahmet Davutoğlu hakkında cumhurbaşkanına hakaretten dava açılmış. Davaya konu olan konuşma 2022 yılına ait. Bu konuşmayı dinledim, konuşmada cumhurbaşkanına ve çevresine karşı bir suçlama var belki ama şahsına yönelik bir hakaret yok.

Bu davanın açılmasının kime ne faydası olacak? Kimseye faydası yok, ancak hükümete karşı olanları sevindirebilir. Burada bir hınç veya öç alma duygusu varsa bu son derece yanlış. Siyaset öç alma duygusunun aracı olmamalı, hizmet aracı olmalı. Birileri sanki barış sürecine giren Türkiye’nin huzuruna çomak sokuyor. Dava açanlar hakkında ben bir art niyet taşıdıkları düşüncesindeyim. Madem bir suç söz konusu dava niçin dört sene önce açılmadı? O günkü savcılar mı görevini yapmadı, bugünküler mi işi karıştırıyor? Bu işin doğrusu nedir? Bir devrisabık yaratmak hiç de ahlaki değil. Artık geniş bir hoşgörüye ihtiyacımız var.

Konu Davutoğlu değil, Davutoğlu örneğinden hareketle siyasette yapılan yanlışları eleştiren 700 kelimelik bir köşe yazısı yazar mısın?

Uzun, kısa, devrik, kurallı cümleler karışık olsun. Soru cevap tarzı olsun.

Siyaset Öç Alma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin yıllar önce yaptığı bir konuşma yeniden gündeme geliyor. Aradan dört yıl geçmiş. Konuşmanın içeriği tartışılıyor, suçlama var mı yok mu, eleştiri ile hakaret arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor? Hukuk elbette bunları kendi ölçüleri içinde değerlendirecektir.

Fakat asıl sorulması gereken başka bir soru var:

Siyaset böyle mi yapılmalı?

Daha açık soralım:

Geçmişte söylenmiş her söz, yıllar sonra yeniden raftan indirilip siyasi hesaplaşmanın konusu yapılırsa bundan kim kazanır?

Cevap basit.

Kimse.

Belki birileri kısa vadede siyasi bir rahatlama hisseder. Belki hükümete muhalif olanlar bundan memnuniyet duyar. Fakat ülke kazanmaz.

Çünkü siyaset, rakibini susturma sanatı değildir. Siyaset, rakibine rağmen ülkeyi yönetebilme ve gerektiğinde onunla aynı masaya oturabilme sanatıdır.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı veya hükümeti ağır biçimde eleştiremez mi?

Elbette eleştirebilir.

Demokrasinin özü biraz da budur. İktidar, alkışlandığı zaman değil; eleştirildiği zaman demokrasiyi sınavdan geçirir. Eleştiriye tahammül edemeyen iktidar, zamanla kendi sesinden başka ses duyamaz.

Ama hakaret başka şeydir.

Hakaret varsa hukuk devreye girer. Suç varsa yargı görevini yapar. Burada itiraz edilecek olan, hukukun işletilmesi değil; hukukun siyasi rövanşın aracı haline getirilmesi ihtimalidir.

Asıl tehlike burada başlıyor.

Bir dava neden yıllar sonra açılır?

Bu sorunun cevabı elbette hukukçulara aittir. Dosyanın ayrıntılarını bilmeden kesin hüküm vermek doğru değildir. Fakat toplumun zihnindeki soru yine de meşrudur:

Madem ortada açık ve ciddi bir suç vardı, neden o günlerde işlem yapılmadı da yıllar sonra yapıldı?

O gün görev yapanlar mı görmedi?

Bugün görev yapanlar mı daha doğru görüyor?

Yoksa mesele zaman içerisinde mi değişti?

İşte bu soruların cevabı açık ve ikna edici biçimde verilmelidir.

Çünkü hukuk sadece adalet dağıtmakla kalmaz; aynı zamanda adalet duygusunu da korumak zorundadır.

Bir başka soru:

Siyasette hınç olabilir mi?

Olmamalı.

Öç alma duygusu siyasetçinin pusulası haline gelirse, bugün iktidarda olan yarın muhalefete düştüğünde aynı yöntemlerin mağduru olabilir.

Dün sen kullandın, bugün ben kullanıyorum.

Bugün sen hesap soruyorsun, yarın ben soracağım.

Böyle bir siyaset nereye varır?

Kısır döngüye.

Ve sonunda devlet, siyasi tarafların birbirlerinden intikam aldığı bir alana dönüşür.

Oysa devlet intikam almaz.

Devlet adalet sağlar.

Siyaset de rövanş peşinde koşmaz.

Hizmet üretir.

Peki, devrisabık yaratmak nedir?

Geçmiş iktidarların, geçmiş siyasetçilerin ve geçmiş siyasi uygulamaların sürekli olarak cezalandırılacağı bir düzen kurma anlayışıdır.

Bu anlayış ilk bakışta cazip gelebilir.

“Bunlar bize şunları yaptı, şimdi hesabını soracağız.”

İnsanın öfkesine hitap eder.

Fakat devlet aklına hitap etmez.

Çünkü bugün oluşturduğunuz hukuk ve siyaset kültürü, yarın sizin de içinde yaşayacağınız kültürdür.

Bu nedenle siyasetçinin asıl başarısı, rakibinden intikam almak değil; rakibinin de güven içinde yaşayabileceği bir hukuk düzeni kurmaktır.

Türkiye’nin buna ihtiyacı var.

Hem de her zamankinden fazla.

Ülkenin siyasi tansiyonu zaten yüksek. Toplum kamplara ayrılmış durumda. İnsanlar birbirine tahammül etmekte zorlanıyor.

Tam da böyle bir dönemde yeni gerilimlere mi ihtiyacımız var?

Hayır.

Barışa, sükûnete, karşılıklı güvene ve geniş bir hoşgörüye ihtiyacımız var.

Bir siyasetçi hata yapabilir.

Bir siyasetçi yanlış konuşabilir.

Bir siyasetçi ölçüyü kaçırabilir.

Bunların hepsi mümkündür.

Ama devletin büyüklüğü, bunlara karşı göstereceği hukukî ve ahlakî ölçüyle belli olur.

İntikam almak kolaydır.

Affetmek daha zordur.

Susturmak kolaydır.

Dinlemek zordur.

Rakibini cezalandırmak kolaydır.

Onunla aynı masaya oturup ülkenin geleceğini konuşmak ise gerçek siyasetçiliği gerektirir.

Öyleyse mesele bir kişinin davası değildir.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü istediğimizdir.

Korkuya dayalı mı?

Rövanşa dayalı mı?

Geçmişin hesabını sürekli önümüze koyan bir anlayış mı?

Yoksa hataları hukuk içinde değerlendiren, eleştiriyi hoşgörüyle karşılayan, gerektiğinde affetmeyi bilen ve geleceğe bakabilen bir siyaset mi?

Tercih aslında çok açık.

Türkiye’nin artık birbirinden hesap soran siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

Çünkü siyaset öç alma yeri değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme sanatıdır.

Ve devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil; kendisine muhalif olan insanların bile adalete güvenmesini sağlayabilmesiyle ölçülür.

Siyaset Hesaplaşma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin dört yıl önce yaptığı bir konuşma…

Aradan geçmiş koskoca dört yıl.

Sözler bugün yeniden gündemde. Cumhurbaşkanına hakaret edildiği iddiasıyla dava açılmış.

Konuşmayı dinledim.

Eleştiriler var. Ağır suçlamalar var. Siyasi açıdan sert ifadeler var.

Ama şahsa yönelik bir hakaret göremedim.

Elbette son sözü hukuk söyleyecek. Bizim işimiz mahkeme yerine hüküm vermek değil.

Fakat başka bir soruyu sormak hakkımız:

Bu dava bugün neden açıldı?

Madem ortada bir suç vardı, neden dört yıl beklendi?

O günkü savcılar mı görevini yapmadı?

Bugünkü savcılar mı yeni bir suç keşfetti?

Yoksa değişen hukuk değil de siyasi şartlar mı?

İşte insanın zihnini kurcalayan asıl mesele budur.

Çünkü hukukta sadece “Ne oldu?” sorusu önemli değildir.

“Ne zaman oldu ve neden şimdi oldu?” soruları da önemlidir.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı ağır biçimde eleştiremez mi?

Eleştirebilir.

Hatta eleştirmelidir.

Çünkü demokraside iktidar, eleştiriden muaf bir makam değildir.

Cumhurbaşkanı da değildir, Başbakan da değildir, Bakan da değildir, milletvekili de…

Siyasetçi eleştirilecek.

Yanlışları söylenecek.

Hesabı sorulacak.

Ama hakaret varsa, o başka.

Hakaret ile eleştiri arasındaki çizgiyi hukuk belirleyecek. Fakat hukuk, siyasi hesaplaşmanın aracı haline gelirse orada hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün bir siyasetçiye yapılan yarın bir başkasına yapılabilir.

Bugün iktidarın elindeki güç, yarın muhalefetin eline geçebilir.

Peki sonra ne olacak?

“Sen bana yaptın, ben de sana yapıyorum.”

Bunun adı hukuk devleti değildir.

Bunun adı rövanştır.

Siyaset rövanş alanı mıdır?

Hayır.

Siyaset hizmet alanıdır.

Siyaset, “Dün sen ne yaptın, bugün hesabını soracağım” anlayışıyla yapılırsa ülke kaybeder.

Çünkü siyasette hiçbir hesap sonsuza kadar kapanmaz.

Bir dönem iktidar olan, başka bir dönemde muhalefete düşebilir.

Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir.

Bugün soruşturma açan yarın soruşturulan konumuna düşebilir.

İşte bu yüzden siyasetçinin kendi dönemini değil, devletin geleceğini düşünmesi gerekir.

Bir başka tehlikeli anlayış daha var:

Devr-i sabık yaratmak.

Yani geçmişten sürekli hesap çıkarmak.

Eski defterleri açmak.

Eski sözleri, eski tartışmaları, eski hesapları bugünün siyasi kavgasına taşımak.

Bunun sonu gelir mi?

Gelmez.

Çünkü her iktidarın geçmişinde tartışılabilecek sayısız olay vardır.

Bir iktidar diğerinin hesabını sorar.

Sonra öteki iktidara gelir.

O da öncekinden hesap sorar.

Böylece Türkiye, geleceğe bakmak yerine sürekli geçmişin kavgasını yapar.

Peki ülkenin buna ihtiyacı var mı?

Yok.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey kavga değil.

Sükûnet.

Gerilim değil.

Güven.

İntikam değil.

Adalet.

Hele Türkiye’nin barış ve huzur aradığı bir dönemde…

Toplumun birbirine daha fazla tahammül etmesi gerekirken…

Siyasetin dili yumuşamak zorundayken…

Yeni siyasi davalarla eski tartışmaları yeniden gündeme taşımak ne kazandıracak?

Kim kazanacak?

Bir siyasi taraf mı?

Bir grup mu?

Bir kişi mi?

Belki.

Ama Türkiye kazanmayacak.

Üstelik böyle davalar, hükümete karşı olanları daha fazla kenetleyebilir.

İktidarın istediğinin tam tersine sonuç doğurabilir.

Çünkü insanlar bazen davanın kendisinden çok, davanın zamanlamasına bakar.

Ve zamanlama konusunda şüphe oluştuğunda, haklı bir hukuk işlemi bile kamuoyunda tartışmalı hale gelebilir.

Bu nedenle hukuk sadece adil olmak zorunda değildir.

Adil olduğuna da insanları inandırmak zorundadır.

Burada kimse suç işleyen siyasetçiyi korumayı savunmuyor.

Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.

Ama hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Dün söylediği söz için bugün bir siyasetçiyi yargılayacaksak, aynı ölçüyü yarın başka bir siyasetçiye de uygulayabilecek miyiz?

Asıl mesele budur.

Çünkü hukuk, kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.

Siyasetçinin büyüklüğü nedir?

Rakibini ezmek mi?

Susturmak mı?

Geçmişin hesabını sormak mı?

Hayır.

Rakibinin de hukukundan emin olacağı bir düzen kurabilmektir.

Hoşgörü gösterebilmek.

Gerektiğinde unutabilmek.

Gerektiğinde affedebilmek.

Ve en önemlisi, siyasi rakibini düşman olarak görmemek.

Çünkü siyaset düşmanlık değildir.

Bugün karşı karşıya olduğunuz insan, yarın aynı ülkenin ortak geleceği için sizinle birlikte çalışabilir.

O halde Davutoğlu meselesinden daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.

Mesele Davutoğlu değil.

Mesele Erdoğan da değil.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü oluşturacağımızdır.

Öç alan bir siyaset mi?

Rövanşçı bir siyaset mi?

Yoksa farklı düşünene tahammül eden, eleştiriyi suçtan ayıran, hukuku siyasetin üzerinde tutan bir siyaset mi?

Ben ikinci yolu tercih ediyorum.

Çünkü Türkiye’nin artık birbirinden intikam alan siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

Unutmayalım:

Siyaset öç alma aracı değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme aracıdır.

Devlet ise hiç kimsenin şahsi hesaplaşma alanı değildir.

Devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil;

kendisine muhalif olan insanın bile adalete güvenebilmesiyle ölçülür.

Siyaset Hesaplaşma Yeri Değildir

Bir siyasetçinin dört yıl önce yaptığı bir konuşma…

Aradan geçmiş koskoca dört yıl.

Sözler bugün yeniden gündemde. Cumhurbaşkanına hakaret edildiği iddiasıyla dava açılmış.

Konuşmayı dinledim.

Eleştiriler var. Ağır suçlamalar var. Siyasi açıdan sert ifadeler var.

Ama şahsa yönelik bir hakaret göremedim.

Elbette son sözü hukuk söyleyecek. Bizim işimiz mahkeme yerine hüküm vermek değil.

Fakat başka bir soruyu sormak hakkımız:

Bu dava bugün neden açıldı?

Madem ortada bir suç vardı, neden dört yıl beklendi?

O günkü savcılar mı görevini yapmadı?

Bugünkü savcılar mı yeni bir suç keşfetti?

Yoksa değişen hukuk değil de siyasi şartlar mı?

İşte insanın zihnini kurcalayan asıl mesele budur.

Çünkü hukukta sadece “Ne oldu?” sorusu önemli değildir.

“Ne zaman oldu ve neden şimdi oldu?” soruları da önemlidir.

Peki, bir siyasetçi Cumhurbaşkanı’nı ağır biçimde eleştiremez mi?

Eleştirebilir.

Hatta eleştirmelidir.

Çünkü demokraside iktidar, eleştiriden muaf bir makam değildir.

Cumhurbaşkanı da değildir, Bakan da değildir, milletvekili de…

Siyasetçi eleştirilecek.

Yanlışları söylenecek.

Hesabı sorulacak.

Ama hakaret varsa, o başka.

Hakaret ile eleştiri arasındaki çizgiyi hukuk belirleyecek.

Fakat hukuk, siyasi hesaplaşmanın aracı haline gelirse orada hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün bir siyasetçiye yapılan yarın bir başkasına yapılabilir.

Bugün iktidarın elindeki güç, yarın muhalefetin eline geçebilir.

Peki sonra ne olacak?

“Sen bana yaptın, ben de sana yapıyorum.”

Bunun adı hukuk devleti değildir.

Bunun adı rövanştır.

Bir de siyasetin başka bir hastalığı var:

Kraldan fazla kralcı olmak.

Bu hastalık, bazen iktidar sahiplerinin karşılaştığı en büyük tehlikelerden biridir.

Çünkü kraldan fazla kralcı olanlar, krala hizmet ettiklerini zannederken aslında ona zarar verebilirler.

Nasıl mı?

Yöneticinin duymak istemediği sözleri susturarak…

Her eleştiriyi düşmanlık kabul ederek…

Her muhalifi hain, her itirazı kötü niyetli ilan ederek…

Yöneticinin çevresinde gerçeklerin değil, hoşuna gidecek sözlerin dolaşmasını sağlayarak…

Sonra ne olur?

Kral, gerçekleri en son öğrenen kişi haline gelir.

İşte tehlike burada başlar.

Bir yöneticinin etrafındaki herkes onu övüyorsa, o yönetici gerçekten çok mu başarılıdır; yoksa çevresindekiler ona gerçeği söylemekten mi korkuyordur?

Bu soruyu sormak gerekir.

Çünkü iyi yönetici, kendisini alkışlayanları değil, gerektiğinde yanlışını söyleyenleri yanında tutabilen yöneticidir.

Kraldan fazla kralcılar ise tam tersini yapar.

Eleştiriyi düşmanlık olarak görürler.

İtirazı ihanet sayarlar.

Muhalefeti susturmayı hizmet zannederler.

Oysa bazen krala yapılabilecek en büyük iyilik, ona hoşuna gitmeyecek bir gerçeği söylemektir.

Burada önemli bir çelişki var.

İktidarı korumak için yapılan her şey, iktidara hizmet etmeyebilir.

Hatta bazen tam tersine, iktidarın altını oyabilir.

Çünkü aşırı savunmacılık toplumdaki tepkiyi büyütür.

Gereksiz davalar, gereksiz suçlamalar, gereksiz sertlikler…

Bunların her biri muhalefeti susturmak yerine büyütebilir.

İnsanları ikna etmek yerine karşı tarafa itebilir.

Ve sonunda iktidarın kendisi, kendi savunucularının ürettiği tartışmalarla uğraşmak zorunda kalabilir.

Bundan kimin faydası var?

Hiç kimsenin.

Ne ülkenin…

Ne iktidarın…

Ne de Cumhurbaşkanı’nın.

Siyaset rövanş alanı mıdır?

Hayır.

Siyaset hizmet alanıdır.

Siyaset, “Dün sen ne yaptın, bugün hesabını soracağım” anlayışıyla yapılırsa ülke kaybeder.

Çünkü siyasette hiçbir hesap sonsuza kadar kapanmaz.

Bir dönem iktidar olan, başka bir dönemde muhalefete düşebilir.

Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir.

Bugün soruşturma açan yarın soruşturulan konumuna düşebilir.

İşte bu yüzden siyasetçinin kendi dönemini değil, devletin geleceğini düşünmesi gerekir.

Bir başka tehlikeli anlayış daha var:

Devr-i sabık yaratmak.

Yani geçmişten sürekli hesap çıkarmak.

Eski defterleri açmak.

Eski sözleri, eski tartışmaları, eski hesapları bugünün siyasi kavgasına taşımak.

Bunun sonu gelir mi?

Gelmez.

Çünkü her iktidarın geçmişinde tartışılabilecek sayısız olay vardır.

Bir iktidar diğerinin hesabını sorar.

Sonra öteki iktidara gelir.

O da öncekinden hesap sorar.

Böylece Türkiye, geleceğe bakmak yerine sürekli geçmişin kavgasını yapar.

Peki ülkenin buna ihtiyacı var mı?

Yok.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey kavga değil.

Sükûnet.

Gerilim değil.

Güven.

İntikam değil.

Adalet.

Hele Türkiye’nin barış ve huzur aradığı bir dönemde…

Toplumun birbirine daha fazla tahammül etmesi gerekirken…

Siyasetin dili yumuşamak zorundayken…

Eski tartışmaları yeniden gündeme taşımak ne kazandıracak?

Kim kazanacak?

Bir siyasi taraf mı?

Bir grup mu?

Bir kişi mi?

Belki.

Ama Türkiye kazanmayacak.

Üstelik böyle davalar, hükümete karşı olanları daha fazla kenetleyebilir.

İktidarın istediğinin tam tersine sonuç doğurabilir.

Çünkü insanlar bazen davanın kendisinden çok, davanın zamanlamasına bakar.

Ve zamanlama konusunda şüphe oluştuğunda, haklı bir hukuk işlemi bile kamuoyunda tartışmalı hale gelebilir.

Bu nedenle hukuk sadece adil olmak zorunda değildir.

Adil olduğuna da insanları inandırmak zorundadır.

Burada kimse suç işleyen siyasetçiyi korumayı savunmuyor.

Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.

Ama hukuk herkese eşit uygulanmalıdır.

Dün söylediği söz için bugün bir siyasetçiyi yargılayacaksak, aynı ölçüyü yarın başka bir siyasetçiye de uygulayabilecek miyiz?

Asıl mesele budur.

Çünkü hukuk, kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar.

Siyasetçinin büyüklüğü nedir?

Rakibini ezmek mi?

Susturmak mı?

Geçmişin hesabını sormak mı?

Hayır.

Rakibinin de hukukundan emin olacağı bir düzen kurabilmektir.

Hoşgörü gösterebilmek.

Gerektiğinde unutabilmek.

Gerektiğinde affedebilmek.

Ve en önemlisi, siyasi rakibini düşman olarak görmemek.

Çünkü siyaset düşmanlık değildir.

Bugün karşı karşıya olduğunuz insan, yarın aynı ülkenin ortak geleceği için sizinle birlikte çalışabilir.

O halde Davutoğlu meselesinden daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız.

Mesele Davutoğlu değil.

Mesele Erdoğan da değil.

Mesele, Türkiye’de nasıl bir siyaset kültürü oluşturacağımızdır.

Kraldan fazla kralcıların hüküm sürdüğü bir siyaset mi?

Eleştirinin tehdit, itirazın ihanet sayıldığı bir siyaset mi?

Yoksa farklı düşünene tahammül eden, eleştiriyi suçtan ayıran, hukuku siyasetin üzerinde tutan bir siyaset mi?

Tercih aslında çok açık.

Türkiye’nin artık birbirinden intikam alan siyasetçilere değil, birbirine rağmen birlikte yaşayabilen siyasetçilere ihtiyacı var.

İktidarların da kendilerini en çok sevenlere değil, gerektiğinde kendilerine “Yanlış yapıyorsunuz” diyebilen insanlara ihtiyacı var.

Çünkü bazen en büyük kötülük, krala düşmanından gelmez.

Kraldan fazla kralcıdan gelir.

Unutmayalım:

Siyaset öç alma aracı değildir.

Siyaset, ülkeye hizmet etme aracıdır.

Devlet ise hiç kimsenin şahsi hesaplaşma alanı değildir.

Devletin büyüklüğü, düşmanlarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla değil;

kendisine muhalif olan insanın bile adalete güvenebilmesiyle ölçülür.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img