Halen devam eden ABD/İsrail–İran savaşı, mezheplerin siyasete etkilerini yeniden tartışmaya açtı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kısa süre önce şu cümleyi kurdu: “bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” dedi.
Erdoğan 2015’te de benzer cümlelerle konuşmuştu. O zaman da “mezhepçiliğin Irak, Suriye ve Yemen’de ümmeti paramparça ettiğini ve Müslümanı Müslümana kırdırdığını” belirterek mezheplerin dinin üstüne çıkmasına karşı çıkmıştı.
Bu sözler siyaseten doğru olduğu kadar, güçlü bir akademik ve sosyolojik temele de dayanıyor. Ömrünü bu konuya adamış merhum Prof. Dr. Hasan Onat bunu yıllarca anlatmıştı.
Onat Hoca’nın temel tezi şuydu: “Din ilahidir, mezhep ise beşeridir (insan ürünüdür).” Mezhepler, dinin gökten inmiş değişmez kuralları değil; belirli bir zaman, mekân ve siyasi iklimde insanların dini anlama biçimleridir. İslam dünyasını paramparça eden hastalık, mezheplerin varlığı değil, bir mezhebin kendini “dinin tek ve mutlak doğrusu” yerine koyduğu “mezhepçilik” hastalığıdır.
Peki Müslümanların, mezhepler üzerinden ayrışması yerine, “İslam paydasında buluşmalarının” teorik zeminini ve pratik yöntemlerini geliştirmek mümkün olabilir mi?
Osmanlı’nın yıkılışında Müslüman aşiretler İngilizlerle iş birliği yapıp Osmanlı’dan kopardıkları topraklarda birer küçük devlete dönüşmüşlerdi.
Tarih “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığını göstermiştir. 2026 yılı şartlarında hepsi birer “ABD kuklası” olan bu devletçikler İslam paydasında birleşebilir mi?
CB Erdoğan’ın söylemleri O’nun “ümmetin kardeşliği” fikrine inandığını gösteriyor. Bir Müslüman olarak bunu temenni edebilir. Ancak bir devlet başkanı olarak ülke politikalarını bu çerçeveye hapsederse bunun bedeli ağır olur.
*******************************
Din Kardeşliği de Mezhep Kardeşliği de Gerçekçi Değil
Mezhepler birer zenginliktir. Farklı mezhepler, İslam düşüncesinin tarihsel süreçte ürettiği entelektüel ve pratik zenginlikler, düşünce okulları olarak görülmelidir. Ancak mezhebi merkeze alan siyasi yapılar barış üretemez. Çünkü bir mezhep varoluşunu diğerinin “yanlışlığı” üzerine kurgular.
ABD/İsrail- İran Savaşı bize mezheplere dair teorik tartışmanın sahadaki siyasi karşılığını görme imkânı veriyor.
Gördük ki, İran’ın Şia kimliği İranlıları bir arada tutan, onları bir milli kimlikte buluşturan bir etki alanı oluşturmuş. Böylece farklı etnik kimlikli kitlelerden güçlü bir devlet yapısı kurmalarını sağlamış.
Özellikle Suriye’de Esad rejiminin devrilmesine kadar, İran bölgede güçlü bir bölgesel aktör durumundaydı. Çünkü Irak, Suriye, Yemen, Lübnan’daki Şia inancındaki kitleler üzerinden politikalar geliştirmişti. Yani İran, Şii mezhebi aidiyetini, manevi bir bağdan ziyade, bir dış politika aparatı olarak kullanan bir devlettir.
Buna karşılık İRAN ile yine çoğunluğu Şii olan AZERBAYCAN hem sosyolojik hem idari ve hem de izlediği politikalar bakımından çok farklı bir yapıya sahip.
İran PKK ve Ermenistan’a verdiği destekle ve İsrail düşmanlığıyla öne çıktı. Türkiye ve Azerbaycan’ın aleyhine çalıştı.
Azerbaycan; devlet aklını mezhep taassubu üzerine değil, “milli kimlik” ve “laik ulus-devlet” temelleri üzerine inşa etmiş durumda. Bu rasyonel laik yapı sayesinde Azerbaycan, Sünni ağırlıklı Türkiye ile “İki Devlet, Tek Millet” olabiliyor. Kendi milli çıkarları gerektirdiğinde İsrail ile de rasyonel ilişkiler kurabiliyor.
Mezhep mutlak ve ilahi bir yasa olsaydı, iki Şii toplumunun devlete ve siyasete bakışı bu kadar zıt olamazdı.
Buna karşılık çoğunluğu Sünni olan Türkiye, devleti ve milletiyle, İran rejimine mesafelidir. Ama ADB/İsrail saldırılarının mağduru Şii İran halkıyla, evrensel insani ve ahlaki değerler kapsamında, gönül köprüleri kurmuştur. İran’ın yaklaşık yarı nüfusunu oluşturan Türklerin çoğunluğu Şiidir. Ama bu soydaşlarımızla kardeşlik bağını kuran faktör Türk kimliğidir.
İran- Azerbaycan arasındaki keskin farklar ve hatta düşmanlıklar, mezhep birliğinin kardeş olmayı sağlamadığının en tipik örneğidir. İlişkileri belirleyen temel unsur mezhep değil, devlet çıkarlarıdır.
Savaş sebebiyle “Din kardeşliği” veya “İslam kardeşliği” fikrinin gerçekçi olmadığı, bir ütopya olduğu bir kere daha görüldü. Çoğu Müslüman ülkeler İran yanında değil, ABD/İsrail yanında konumlandı.
“Mezhep kardeşliği” veya “ümmetçilik” kavramları günümüz uluslararası ilişkilerinde çoğu zaman romantik temenniler ve siyasi söylemlerden ibarettir.
*******************************
İslam’ın Yorumları Güncellenmelidir
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 8 Mart 2018’de, “İslam’ın güncellenmesi gerektiğini” söylemişti. “Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız…” “Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kur’an’a ters değilse mesele bitmiştir” demişti.
Bu sözler üzerine yazdığım köşe yazısında dediğim gibi, “İslam’ın güncellenmesi” ibaresini doğru bulmuyorum. Bunun yerine “İslam’ın yorumlarının güncellenmesi” denilmesi gerekiyordu.
Çünkü, yorumlar insan eseridir, “İslam’ın yorumlarının herhangi bir kutsallığı söz konusu değildir.”
Rahmetli Prof. Dr. Hasan Onat’ın vurguladığı gibi, dinin anlaşılmasında aklın ve özgür iradenin merkeze alınması gerekir. Akıl devreye girdiğinde, mezhepçilik yerini “evrensel ahlak, adalet ve liyakat” gibi Kur’an’ın temel prensiplerine bırakır.
****
Hemen bir ara not koyalım: Erdoğan’ın mezheplere dair sözleri doğru söylemlerdir. Ancak iş devlet yönetimine ve ekonomiye geldiğinde bu esnekliği ve akılcılığı göremiyoruz.
Erdoğan, yeri geldiğinde dinin güncel yorumlarına kapı aralarken, ekonomide ‘Nas ortada, sana bana ne oluyor?’ diyerek 14 asır öncesinin ‘Riba’ yasağını modern bankacılık faiziyle birebir eşitleyebildi.
Bilimden ve ortak akıldan koparak, tarihi bir fıkhi yorumu modern ekonominin kuralı yapmaya kalkmanın ülkeye maliyeti çok ağır oldu.
****
Asıl kurtuluş; Hasan Onat’ın işaret ettiği gibi aklı, özgür iradeyi ve bilimi yeniden İslam düşüncesinin merkezine koymaktır. Dini siyasetin aracı yapmaktan kurtarıp, devlet yönetimini bilim, ahlak, adalet ve akıl zeminine oturtmaktır.
Bizleri birleştirecek olan ortak payda mezhep yorumları değil; insan hakları, hukukun üstünlüğü, liyakat ve evrensel değerlerle örtüşen aydınlık din yorumudur. Uluslararası siyasette de saygınlığımız ve etkinliğimiz bu değerlere sahip çıktıkça artacaktır.


