Kâinatta her varlık, birbirine ihtiyaç duymayan bir hâlde olsaydı; kâinatta nizam, intizam ve düzen kalmazdı. Hayat, hayatını sürdüremezdi. Çünkü bitki, hayvan ve insan olsun; canlı cansız her varlık, varlığının devamını diğer bir varlığa borçlu! Nitekim susuz ve havasız kalan canlılar yaşayamazlar. Onların akciğerlerini yaratan ile havayı yaratan aynı zât olmasaydı, her iksi de, uyumsuzluktan varlıkta kalmaya yol bulamazlardı. Her şey birbirini tamamlar şekilde yaratılmasaydı; ne varlıkları ortaya konabilir, ne de devamları sağlanabilirdi. Demek ki, hepsi bir elden çıkmalı ki, varlık sahnesinde yerlerini alabilmeleri mümkün olsun. Anlıyoruz ki, her şey içinde bulunduğu ortama uygun ise; ancak bu takdirde varlık ortamında yer alabilir. Kısaca, tüm kâinata / evrene hükmedemeyen zerreyi bile yaratamaz. Çünkü her şey, her şeye muhtaç. Ancak el ele vererek, birbiriyle uyumlu iseler, varlıkta yer almaları kabil olur.
x
Kâinat, Esmaü’l- Hüsna / Allah’ın güzel isimlerinin cisimleşmesi, soyut halden somutlaşarak maddî bir durum alarak; yani taşa toprağa bürünerek karşımızda tabiat olarak görünmeleridir. Zâten kâinat Esmaü’l Hüsna’nın; fizik, kimya, biyoloji gibi sahalarda uygun birer şekiller kazanarak, tabiat olarak karşımıza çıkmasıdır. İşte bu durum bizlerin; eserden ustaya, yapılandan yapana, nakıştan nakşedene geçerek; Yüce Rabbimiz huzurunda olduğumuzun bilincinde olarak şükür secdesine varmamızı gerektirmeli.
x
Koyun, keçi ve inek gibi hayvanlar; seyyar, gezici ve hareketli; sanki birer süt fabrikalarıdır. İnsanlar, süt için onların kahrını çekeceklerine, sütü otlardan bizzat kendileri yapsalar ya?
Tabii ki, bu mümkün değil. Ve belli ki, aklı olan insanın sütü yapamayışı; sütün koyun ve keçilerin de işi olmadığının en kesin delili. Tıpkı bir işte kullanılan âletin; işi yapanın o âlet olmadığını bildiğimiz gibi, sütü yapanın da koyun ve keçiler olmadığını anlamamız gerek. Koyun ve keçilerin Allah’ın elinde birer âlet olduğunu, onları kullananın da Yüce Rabbin kendisi olduğunu hatırdan uzak tutmamak lâzım.
x
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk (öyle bir millet) getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (yücelik) sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler. Ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah’ın ihsanı (bağışı) geniştir ve o ihsanına lâyık olanı hakkıyla bilir.” (Maide: 54)
x
“Ey Ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş (dehşetli) tehacümatı (hücumları) def’ ettiniz; tâ ‘Allah öyle bir topluluk (millet) getirecektir ki Allah onları (Türkleri) sever, onlar (Türkler) de Allah’ı sever. Onlar (Türkler) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (ululuk) sahibidirler ve Allah yolunda cihad eder (savaşır)lar.’ (Mâide: 54) âyetine güzel bir mâsadak (lâyık ve sâdık) oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşreb münafık (ikiyüzlü)lerin desiselerine (hile ve oyunlarına) uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak (tasdik edici) olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.”
x
Bâzı veciz, soyut sözlerin; zâtında ve aslında doğru oldukları hâlde, hatalı yorumlara, yanlış yönlere çekilmelere de vesile oldukları acı bir gerçektir.
Meselâ: “Din afyondur!” sözü bunlardan biridir. Ve tabii ki, doğrudur. Fakat, bu sözden anlamamız gereken: “Din”in kendisinin “Afyon” olduğu anlamını değil de, ancak yanlış anlaşılmasının, yanlış açıklanmasının, yani “Afyon” etkisi yapacak olan yorumunun “Afyon” olarak nitelenmesi akla gelmeli.
Aslında veciz ifadesi doğru olduğu hâlde, yanlış yorumlanan, böyle nice söz ve ifadelerimiz var!


