Molla Ahmet’in İstanbul ulemasını münazarada alt etmesinden üç ve Kadı Burhanettin’in Sivas’ta kendi devletini kurmasından tam yüz yıl sonra, İstanbul o dönemde çok nadir görülen bir davanın haberi ile çalkalanmaktadır. Eminönü serserilerinden Kerpiç Ziya ile Gedikpaşa Hamamı’nın baş tellağı Külhani Cevdet’in şikâyet ve şahadetleri sonucu, Müslüman taifesinden Abdullah kızı Hayriye Hanım, kapının önünden geçen Arnavut ciğerciyi evine aldığı iddia ve gerekçesiyle zina suçundan yargılanmaktadır.
Yargılama faaliyeti Eminönü Kadısı Çimenzade Yahya Efendi tarafından gerçekleştirilmektedir. Nadir görülen bir dava olduğu için İstanbul halkının yoğun katılımı söz konusudur. İstanbul halkının sevgi ve hürmetini kazanan Molla Ahmet de izleyiciler arasındadır. Kadı Çimenzade Yahya, Abdullah kızı Hayriye Hanım’ı huzuruna çağırtır, hakkındaki iddiaları söyler ve savunmasını ister. Hayriye Hanım göz yaşları içinde böyle bir ahlaksızlığı asla irtikap etmediğini, kendisine iftira atıldığını ve kendisine iftira atanlardan iki cihanda da şikayetçi olacağını ifade eder. Kadı Efendi peşinden şahitler Kerpiç Ziya ile Külhani Cevdet’i huzura alır. Her iki serseri de yemin billâh ederek, Hayriye Hanım’ın Arnavut ciğerciyi evine aldığını, evde saatlerce baş başa kaldıklarını ve sonrada Arnavut ciğercinin suratından keyif akan bir eda ile evden ayrıldığını anlatırlar. Bu sözler izleyicileri galeyana getirir ve aralarından bazıları Hayriye Hanım’a karşı galîz küfürler ederler.
Kadı Efendi’nin yüzünden de anlatılanlardan ikna olduğu ve biraz da izleyicilerin galeyanının da tesiriyle Hayriye Hanım’a ceza verme niyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Kadı Efendi tam hükmünü açıklayacaktır ki, izleyiciler arasından biri öne çıkıp Kadı Efendi’ye seslenir. “Müsaadenizle kadı efendi!”
Herkes dönüp sesin sahibine bakar. Kadı Efendi’ye seslenen bu kişi Molla Ahmet’ten başkası değildir.
Molla Ahmet, “Kadı Efendi, öyle görünüyor ki burada yargılaması yapılan Hayriye Hanım şeriatı bilmemekte ve kendisini şeriata göre savunamamaktadır. Bu yargılamanın adil olması için şeriatı bilen birisinin Hayriye Hanım’a vekil olması ve Hayriye Hanım’ın şeriata uygun bir şekilde yargılanmasını sağlaması gerekmektedir. Müsaade buyurursanız kendimi Hayriye Hanım’a vekil tayin ediyorum!”
Bu söz, başta Kadı Efendi olmak üzere duyan herkesi şaşkınlığa uğratır. Çünkü bir kişinin, yargılaması yapılan bir kişiye vekil olması o güne kadar görülmüş bir iş değildir. Ancak Molla Ahmet’in ilmî şöhreti kendisine itiraz edilmesine mani olur. Kadı Efendi, Molla Ahmet’in bu teklifini çaresizce kabul eder ve Molla Ahmet, o güne kadar hiçbir mahkemede görülmemiş bir şekilde Hayriye Hanım’ın savunmasına başlar.
“Sözlerime Cenab-ı Mevla’ya hamd, iki cihan serveri Resûlüne salâvat ve pîrim üstadım Uzun İhsan Efendi’ye selam ederek başlarım”
Arzuhalcizâde Salih Efendi’nin Adliye katibi Rüstem Efendi’den, O’nun da Şeyh-ül Mübaşirîn Davudî Kazım Efendi’den naklettiğine göre Ahmet Vekilî Hazretleri “Uzun İhsan Efendi’ye selam ederek başlarım” dediği anda gaipten bir ses “Ve aleyküm selam” diye cevap vermiş ve hazirûn tastamam bu sesi hayretler içinde işitmişlerdir.
Yedikule Zindanları’nın müdavimlerinden İt Hurşîd ile Galata Kadısı Muhittin Efendi tarafından lâakal ayda bir elli değneğe mahkûm edilen Ayyaş Rezâ ise sadece gaipten ses işitilmekle kalınmadığını, aynı anda insan suretinde bir nurun da zuhur ederek “Ve aleyküm selam” derken sağ elini kalbinin üzerine doğru götürdüğünü rivayet ederler. Vel gaybe illa al-Allah.
“Kadı Efendi, şahitlerin ifadeleri alınırken her ikisi de burada huzurda idiler ve birbirlerinin ifadelerini duyarak bilerek ifade verdiler. Müsaade ederseniz, şahitlerden birinin mahkeme dışına çıkartılmasını ve her iki şahide de birbirlerinin yokluğunda soru sormama müsaade edilmesini talep ve istirham ediyorum.”
Kadı Efendi bu teklifi de kabul eder ve önce Kerpiç Ziya dışarı çıkartılır, Külhani Cevdet içerde kalır. Molla Ahmet, tanığa dönüp sorar; “Söyle bakalım Cevdet Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi evine aldığı zaman günlerden ne idi?” Külhani Cevdet bir an bocalar, ne cevap vereceğini bilemez. “Pazartesiydi” diye kestirip atar. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi pazartesi gününün hangi vaktinde evine aldı?” Cevdet yine bir an duraksar ve “İkindi vaktiydi” diye cevap verir. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, bu Arnavut ciğerci Hayriye Hanım’ın evinden çıktığında vakit ne idi?” Cevdet yine bir an duraksayıp “Yatsı ezanı okunurken çıktı” der. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, ikindi vaktinden yatsı ezanına kadar Hayriye Hanım’ın evinin orada ne işin vardı?” Cevdet bu soru üzerine tamamen dumura uğrar. Kem küm eder ama hiçbir cevap veremez.
Cevdet dışarı, Kerpiç Ziya içeri alınır. Molla Ahmet aynı soruları bu defa Ziya’ya sorar. “Söyle bakalım Ziya Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi evine aldığı zaman günlerden ne idi?” Ziya da bir an bocalar, ne cevap vereceğini bilemez. “Perşembe” diye kestirip atar. “Söyle bakalım Ziya Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi Perşembe gününün hangi vaktinde evine aldı?” Ziya yine bir an duraksar ve “Cuma namazından önceydi, Ayasofya’dan Cuma namazı için sala okunuyordu” diye cevap verir. Bu cevap üzerine Kadı Efendi “Bre zındık! Cuma namazları ne zamandır Perşembeleri kılınıyor!” diye gürler. Molla Ahmet tebessüm ederek ve artık alaycı bir tonla “Söyle bakalım Ziya Efendi, bu Arnavut ciğerci Hayriye Hanım’ın evinden çıktığında vakit ne idi?” Ziya yine bir an duraksayıp “Güneşin batmasına yakın çıktı” der. “Söyle bakalım Ziya Efendi, öğle vaktinden gün batımına kadar Hayriye Hanım’ın evinin orada ne işin vardı?” Yalanlarının ortaya çıktığını anlayan Kerpiç Ziya hemen Molla Ahmet’in ayaklarına kapanır, “Hocaefendi kurban olayım ben ettim siz etmeyin. Bu Cevdet denen dürzü bana geldi, Hayriye Hanım’a kesikmiş ama hanım buna yüz vermiyormuş. ‘Bana yar olmayan kimseye yar olmasın’ dedi. Bana da yalancı şahitlik etmem için 10 akçe verdi!”
Olay aydınlanmıştı. Kadı Efendi tam hükmünü verecekti ki Molla Ahmet itiraz eder bir tarzda elini kaldırıp Kadı Efendi’yi durdurdu. “Kadı Efendi, bu zatların yalancı şehadet ettikleri ve bundan da öte Hayriye Hanım’a iftira ettikleri belli. Ancak, velev ki bu iki zat doğru bile söylüyor olsalardı Hayriye Hanım’a yine ceza verilmemesi ve bu iki zata iftira suçundan ceza verilmesi gerekirdi. Zira bildiğiniz üzere şeriata göre zina suçu ancak dört şahitle ispat edilebilir. Şahitlerin tenasül uzvunun sokulduğunu açıkça görüp belirtmiş olmaları gerekmektedir. Yoksa zan üzerine şehadet olamaz. Yine şayet şahit sayısı dörtten az ise zina suçundan dolayı ceza verilemez ve bu defa şahitlere iftira suçundan dolayı ceza verilmesi gerekir. Mamafih, bu hanıma iftira attıkları sarih olan bu iki serseri doğru bile söylüyor olsalardı yine bu hanıma ceza verilmemesi ve bu serserilere iftira suçundan ceza verilmesi gerekirdi.”
Bu sözleri duyan Hayriye Hanım bu defa sevinç gözyaşları dökerek ve minnet duygusuyla az önce kendisini kurtaran Molla Ahmet’in ellerine kapanır ve Molla Ahmet’in ellerini öpmeye başlar.
O günden sonra Molla Ahmet, Ahmet Vekilî namıyla anılmaya başlar. Bir şekilde yolu mahkemeye düşen suçlu ya da suçsuz herkes önce Ahmet Vekilî’nin kapısını aşındırır ve mahkemede kendisinin vekili olmasını ister. Ahmet Vekilî ise parası olanın parasını, olmayanın duasını alarak vekillik görevini ömrünün sonuna kadar layıkıyla ifa eder.
İşte Hayriye Hanım’ın iffetine sürülen çamurun temizlendiği günden beri avukatların pirî ve halaskârı Ahmet Vekilî Hazretleri’dir. Kabri Eyüp Sultan Camii civarındadır. Kabri başında kurban kesip etini fakir fukaraya dağıtan avukatların müvekkillerinin her türlü suçtan beraat ettikleri ve yine kabri başında dua eden avukatların her türlü taleplerinin mahkemelerce kabul edildiği rivayet edilir. İlm-ü irfanının yanında keşif ve keramet sahibi bir zâttır. Toprağı bol, kabri pür nûr, ruhu şad, mekanı Cennet olsun. Ruhuna el-Fatiha!