21. Asır’da Türk Birliği

27

Geride bıraktığımız 20. asrın son 10 senesinde dünyada meydana gelen bazı gelişmeler o kadar güçlü ve derin jeo-politik değişikliklere yol açmıştır ki 21. asrın gerçek başlangıç tarihinin 2001 den önce 1990’lar da vukuu bulduğu söylenebilir. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın eşiğinde,  1990’lı yıllarda, dünyamızda ve özellikle   “Türklük Havzası” nda çok önemli köklü, yapısal değişmeler meydana geldi. Uzun yıllar Sovyet ve Batı bloklarını birbirinden ayıran ve asıl gerginlik kaynağı olan  “Soğuk Harp”  sona ermiş, Varşova Paktı dağılmış, Komünist Sovyet rejimi çökmüş ve Gorbaçov la, Yeltsin‘in öncülüğünü yaptıkları yeni siyasi gelişmeler, Sovyetler Birliğinin 26 Aralık 1991 tarihinde artık resmi olarak varlığını yitirmesi ile neticelenmiştir. Rusya “demokrasi” rejimine geçerek yeni bir dönemi başlatmıştır.

Sovyetler Birliğinin dağılması ile bir  ” milletler hapishanesi” ne dönüşmüş Komünist Rusya yönetiminin demir pençesi altında Rus olmayan topluluklar 1989’dan 1991 yılına kadar arka arkaya istiklallerini ilan edip Birleşmiş Milletler Teşkilatının bünyesi içinde dünya sahnesindeki yerlerini, “Müstakil Devletler” olarak,  almışlardır. Sovyet Rusya’daki bu tarihi değişim Çeçenistan savaşı ve bazı lokal olaylar dışında, kanlı çarpışmalar ve derin beşeri ıstıraplar meydana gelmeden gerçekleşmiştir. Çağımızda müstemleke devletlerinin yönetimleri altında bulunan ülkelerin istiklallerini kazanmalarında zuhur eden kanlı olaylar, Fransa’nın Cezayir örneğinde yaptığı gibi insan kaybı ve izleri hala devam eden büyük faciaları hatırladığımızda, yukarıda zikredilen Çeçenistan örneği dışında “Sovyet İmparatorluğu” nun tasfiyesi herkes tarafından takdir edilmesi gereken gerçekten olumlu tarihi bir olaydır. Bunda o dönem Sovyet Rusya yöneticilerinin her kademedeki, başta Gorbaçov ve Yeltsin daha sonra V.Putin olmak üzere şeref ve övünç payı vardır. Gorbaçov‘un Kırım’da tatilde bulunduğu sırada Moskova’da, eski komünist rejim taraftarlarının giriştikleri darbe teşebbüsünün tam bir başarısızlıkla sonuçlanması Rusya’daki değişim arzu ve iradesinin ne kadar güçlü olduğunu çok açık bir şekilde göstermiştir.

Komünist rejime dayanan Sovyet imparatorluğunun dağılıp parçalanmasının en önemli sonuçlarının başında, şüphesiz biz Türkler için, Türk halkları ve ülkelerinin müstakil devletler olarak, dünya üzerindeki yerlerini almalarıdır.1989 yılını takip eden birkaç sene içerisinde Baltık ülkeleri ile birlikte aşağıdaki, halkı Türk asıllı olan ülkeler istiklallerini ilan ettiler:

Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan. 

Bu kardeş Türk soylu ülkeleri Türkiye Cumhuriyeti hiç gecikmeksizin hemen resmen tanıdı. Tacikistan, birçok değerli tarihçilere göre Türk asıllı bir halkla meskûn olmasına rağmen Farsça konuşan bir ülke olmasından dolayı bu konuda özel bir yeri vardır.

Sovyetler Birliğinin 1990’larda dağılarak, diğerleri yanında Türk asıllı, Türk dilli halkların kendi müstakil devletlerine kavuşmaları, hangi açıdan bakılırsa bakılsın fevkalade önemli, geniş tesirleri olan tarihi bir olaydır.  21. asrın hemen eşiğinde ortaya çıkan bir vakıa Türkiye ve K.K.T.C.  hariç esir milletler olarak kabul ve zikredilen Sovyet yönetimi altındaki milyonlarca Türkçe dilli Türk halkını birden kendi devleti, bayrağı,  parlamentosu, ordusu olan milletler statüsüne çıkarmıştır.

Bu tarihi değişme, hadisenin çapı göz önüne alınıp objektif bir açıdan bakıldığında hiç şüphesiz; “Türk dünyasının yeniden dirilişi” teşhisini koyabiliriz. Nitekim bu yeni Türk Cumhuriyetleri birbirlerini takiben müstakilliklerine kavuşunca o dönemin Türkiye yöneticileri, siyasi ve aydınları, başta Cumhurbaşkanları merhum Turgut Özal ve Süleyman Demirel “Adriyatik Denizinden Çin Seddi ne kadar uzanan Türk dünyasını” deyimini ortaya atıp ülkeye mal olmasını sağlamışlardır. 

Atatürk’ün Dehası

Burada,  şu tarihi, unutulmaması gereken bir hakikati de zikir etmek bizim için vecibedir: Sovyetler Birliğinin bir gün mutlaka dağılacağı ve Rusya’nın yönetimi altındaki Türk asıllı kardeşlerimizin hür olacaklarını en açık bir şekilde gören ve en net bir ifade ile açıklayan milletimizin, dahi ve kahraman evladı, cumhuriyetimizin kurucusu merhum aziz Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. 1930’ların başında O’nun söylediği su sözler uzağı görebilme yeteneğinin inkar edilmez bir örneği ve biz Türkiye Türklerinin tarihi görevini hatırlatan milli emanetidir:

 “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya – Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarih içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli” 

– Atatürk –

Yukarıdaki sözleri ile Atatürk 1930’ların başlarında 60 yıl sonrasını görerek, demir yumruk bir diktatörlükle yönetilen ve hiç yıkılmayacak gibi görünen bir rejimin kendi içinden hem de hiçbir büyük zorlamalar olmadan çöküp yıkılabileceğini, O’nun kelimeleri ile “parçalanıp,ufalanabileceğini” net bir şekilde ifade etmiştir. Böylece kendisi için Batı’da söylenen “20. asırda yetişen ender dahi. O da Türk milletine nasip oldu” teşhisinin doğruluğu bir defa daha kanıtlanmıştır.

Türk kamuoyundaki “Türk Dünyası”na karşı hassasiyet, ilgi 1990’ların başında Sovyetler Birliği çözülmeye başladığında hiç şüphesiz eski dönemlere göre çok daha yüksek seviyede idi. Bunda kitle iletişim vasıtalarının gelişmesi ile Türk dünyası ile meşgul olan dernek, vakıf gibi teşekküller ve yayınların ön planda rolü olmuştur.

Dolayısıyla Gorbaçov‘la birlikte Sovyetlerde başlayan değişim süreci Türkiye’de yakinen ve ayrıntıları ile takip edilmiş ve özellikle de Türk asıllı soydaşlarımızın yaşadığı bölgelere karşı büyük bir ilgi artması gözlenmiştir. Sovyet Rusya’da başlayan siyasi süreç içinde, asırlarca çarlık Rusya ve komünist rejimin esiri haline düşmüş ve sömürgeleşmiş Türk yurtları bir bir önce “egemenlikleri” ve arkasından da “istiklal”lerini ilan edip müstakil devletler haline geliyor, Birleşmiş Milletlerin önüne bayraklar göndere çekiliyordu.

Bütün dünyanın ve Türk milletinin gözleri önünde adeta bir “mucize” cereyan ediyordu. Bu Türk Asıllı ve Türkçe dilli ülkeler hiçbir çatışmaya girmeden silahların namluları konuşmadan, bombalar patlamadan tek tek müstakil oluyor ve “Türk Cumhuriyetleri”nin sayıları artıyordu.

1990’ların başındaki bu dönemde Türkiye belki rahmetli Atatürk‘ün 60 yıl önce işaret ettiği hedefi tam takip edip hazırlanmamıştı; fakat devletimizin yönetimi artık 1950 öncesinin kompleksleri olmayan, Türk Dünyası konusuna tam sahip çıkacak bilgili, cesur, şuurlu vatanperver, somut projeleri gerçekleştiren enerjik lider ve icracı kadroya sahipti.

Yakın ve şahsi gözlemlerim şunu göstermişti ki o dönemde devletimizin başında merhum Turgut Özal ve Cenab-ı Hak’tan uzun ve sağlıklı ömür dilediğim Süleyman Demirel‘in Cumhurbaşkanı olarak bulunması ve merhum Alparslan Türkeş’in bütün imkânları ile gayret sarf etmesi Türk dünyası için Yüce Yaratanın bir lütfü olmuştur. Tarih onların, en kritik bir dönemdeki bu mühim hizmetlerini şimdiden kaydetmiştir. Türk milletinin her bir ferdi olarak bizler onlara şükran borçluyuz. Onların isimleri ve onlara karşı duyulan sevgi bugün Adriyatik’ten Çin seddine kadar her yerde izhar ediliyor. Halk onlardan razıdır, Halik’ta razı olsun. Büyük mücahit ve devlet adamı KKTC’nin eski Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ı burada zikretmemek mümkün mü? 

Namık Kemal Zeybek, kritik başlangıç döneminin Kültür Bakanı; Köksal Toptan, Milli Eğitim Bakanı; Abdullah Gül, ilk dönemin Devlet Bakanı, sonradan Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı”

Türkiye’mizin bu müstesna liderleri gönülleri, fikirleri ve yorulmak bilmeyen enerjileriyle yeniden dirilen Türk Cumhuriyetleri ve toplulukları için çok önemli adımlar atmışlar, projeler gerçekleştirmişler, kısa sürede elle tutulur neticeler almışlardır.  

Birleşen Ülkeler

Merkezi Newyork’ta olan Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye devletlerin sayısı 200’e yaklaşmıştır, önümüzdeki senelerde bu sayının daha da artacağı söylenebilir. Bu devletleri kuran milletlerden, kökü tarihin derinliklerine kadar inen, bugüne kadar kimlik ve varlıkların devam ettirmiş, devletler kurup geniş coğrafi alanlarda hüküm sürmüş olanların sayısı, aşağı yukarı iki elin parmakları kadardır. Bu milletleri, doğudan batıya doğru sayarsak şu tespitleri yapabiliriz: Çinliler, Türkler, Moğollar, İranlılar, Araplar, Grekler, Mısırlılar, Romalılar, Slav, Germen ve Anglo-Sak sonlar.

Bunlar arasında Türkler menşei, Asya olan ve tarihin seyri içinde batıya doğru yayılarak Avrupa topraklarına da yerleşip varlıklarını sürdüren ve o topraklarda da devletler kurmuş bir Asya-Avrupa (Avrasya) milletidir.

2. Dünya savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan en önemli jeo-politik değişiklilerden biriside, hiç şüphesiz bazı ülkelerin aralarında kıtasal ve bölgesel “Birlikler” kurmaları bunları zaman içinde geliştirmeleridir.  Bu “Birliklerden” en fazla ön plana çıkan kıtasal boyutta olan “Avrupa Birliği” dir.

20. Asrın ikinci yarısında ülkeler arasında kurulan Birlikler şüphesiz sadece AB’den ibaret değildir. Çeşitli müşterek özelliklerden dolayı zamanımızda fonksiyonel Ülke Birlikleri kurulmuştur ve devam etmektedir.  Bunlardan bazıları şunlardır:

  • § Arap Birliği
  • § Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA)
  • § Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EKİT)
  • § Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)
  • § Karadeniz İşbirliği Teşkilatı
  • § Uzak Doğu ve Afrika’daki Birlikler
  • § Avrasya Ekonomik Topluluğu ve diğerleri…

Görülüyor ki çağımızın şartları ülkeleri “Birlikte”liklere sevk ediyor.

Türk Havzası

Türklerin bir “ulus” olarak tarih sahnesine çıkmaya başladıkları topraklar bugünkü coğrafi isimlendirmelerle Kazakistan, Moğolistan, Sibirya’nın güneyi ve Doğu Türkistan olsa da, Türk boyları tarihi seyir içinde daimi olarak, batıya, güneşin battığı topraklara doğru bir hareketlilik, yayılma, yerleşme durumunda olmuşlar ve oralarda hâkimiyet tesis edip devletler kurmuşlardır. Uzun asırlar boyunca ve birbirini takip eden dalgalar halinde Hazar Denizinin güneylerinden ve kuzeyinden devranı eden bu göç-yerleşme ve devlet kurma şeklinde ortaya çıkan süreç sonuçta Avrasya bölgesinin güney kuşağında bir “Türk Havzası” meydana getirmiştir. “Türklerin Tarihi” esas olarak bu “Havza” içinde ve etrafında oluşmuş, en önemli siyasi olaylarımız, kültür ve san’at mirasımız, halklarımızın yerleşimi bu “Havza”nın sınırları içinde vücut bulmuştur. Bu “Türk Havzası” bizim kendi tabirimizle, doğudan batıya, bir ucu Moğolistan’daki “Orhun Anıtları”ndan Avrupa topraklarındaki Mostar ve Drina köprülerine kadar uzanan bölgedir. Bugün de halklarımız, tarihimiz, eserlerimiz, kültürümüz, varlığımız bu geniş “Havza”dadır.

Sovyetlerin dağılış sürecinde, yeni Türk devletleri ve toplumları ortaya çıkarken, 1990-2000’li yıllarda, o zamanki Türk yönetici ve ilgililer, Türk varlığını yer aldığı bu bölge için yaygın olarak “Adriyatik’ten Çin seddine kadar Türk Dünyası” deyimini kullandılar. Sonradan bazı devletler nezdinde uyaracağı siyasi hassasiyeti düşünerek sadece genel bir manada “Türk Dünyası” tabirini tercih ettiler.

Bizler hangi söyleyiş tarzını tercih edersek edelim, bugün, Avrasya kıtasının güney yarısında bir “Türk Havzası” gerçeği vardır. Tarih, kültür, demografi ve hatta siyasi olarak bu gerçek ortadadır ve bölgede barışın sağlam temellere istinat etmesinde önde gelen bir unsurdur.

Birlik Şuuru

Sovyetler Birliğinin dağılması sonucunda dünya sahnesine çıkan müstakil Türk Cumhuriyetlerinde       -Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’da – bütün dünya Türklerinin, dil, din, kültür, tarih, coğrafi devamlılık v.s. alanlarında bir “bütün” teşkil ettikleri bilinci yaygınlaştı ve gittikçe zihinlerde ve duygularda kuvvet kazandı. Bu gerçeğin ortaya çıkmasında şüphesiz en önemli faktör Rusya Bolşevik İmparatorluğunun dağılması ile demir perdenin yıkılması sonucu bu ülkeleri Türkiye’den ayırtan duvarların, engellerin ortadan kalkmasıdır. Nitekim Türk dilli ülkelerin Rusya’dan ayrılmaya başlaması ile birlikte, onlarla Türkiye arasında temaslar, seyahatler, işbirliği süratle gelişti ve yaygınlaştı. İlk toplu ziyaretlerden birisini Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB)  Başkanı olan eski İstanbul Milletvekili, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un başkanlığında bir iş adamları heyeti Türkistan’a, bir diğerini de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyelerinden ve                  Türk Dünyası Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan öncülüğünde, Azerbaycan’a giden akademisyen, yazar, gazeteci ve serbest meslek sahiplerinden oluşan kalabalık bir grup olmuştur. Bu ziyaretleri, başkaları takip etmiş ve her meslekten kişilerin yaptıkları seyahatler çoğalarak devam etmiştir.

Yeni müstakil Türk Cumhuriyetleri ve toplulukları ile yapılan karşılıklı ziyaretler resmi kuruluşlar arasında da önem kazanmış, en üst seviyelerde görüşmeler yapılmış ve bu vesilelerle “Birlik” duyguları açık bir şekilde dile getirilmiştir. 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in Kırgızistan’ı ziyaretlerinde O’nu karşılayan Kırgız eski Cumhurbaşkanı Sayın Asker Akayef konuğuna hitaben “Asırlarca önce anavatanınız olan buraları atlarla terk edip Anadolu’ya gittiniz, şimdi ise buraya uçaklarla geri geliyorsunuz” demiştir. Sayın Akayef’in bu manalı sözleri birlik şuurunu dile getirmesi bakımından çok söylendi ve yazıldı.

Bu birliği ve aynı milletin değişik devletleri olma gerçeğini en güzel ifade eden açıklamalarından birisini merhum Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyef yapmıştır. “Biz iki devletiz, Azerbaycan ve Türkiye, fakat tek bir milletiz” Başta Türk devletleri olmak üzere dünyadaki Türklerin sosyolojik, kültürel ve en geniş anlamda, inanç olarak bir tek millet olduğunu en iyi bir şekilde, daha nasıl ifade edilebilir.  Aynı söylemi diğer müstakil Türk dilli ülkeler içinde ifade edebiliriz: “Biz 7 Devlet ve fakat bir Milletiz”

Türkiye Cumhurbaşkanlarından merhum Turgut Özal ve Demirel Türk devlet ve topluluklarına daima “kardeş”ler olarak bakmışlar, “Türk Havzası”ndaki insanlarımızı bir bütün halinde “Adriyatik’ten Çin seddine kadar Türk Dünyası” ifadesi ile tanımlamışlardır. Cumhurbaşkanımız Sayın Doç. Dr. Abdullah Gül de Türk Devlet ve topluluklarına öncelikli bir önem vermiş ve o ülkelerle olan bağlarımızı daha da güçlendirmek için devamlı çaba göstermiştir. Kendisinin ve ülkelerin devamlı çabaları sonucu “Nahcivan Anlaşması “ (Türk Konseyi) imzalanmıştır.

Birleşmeye Giden Yol

Dolayısıyla bugün Türkiye ve K. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birlikte sayıları 7 olan “Türk Devletleri”nin aralarında çok sıkı ve yoğun işbirliği yapmaları, belirli alanlarda, ekonomi, eğitim, kültür, beşeri kaynaklar, dış politika, savunma v.s. gibi konularda birlikte kararlar alıp, beraber hareket etme kural ve kurumlarını tesis edip dayanışmalarını sağlamaları daha gerçekçi bir hedef olarak kabul edilebilir.

Tarihi bir bakış açısıyla “Birlik” konusu ele alındığında, Türk tarihini inceleyenler Türklerin millet olarak “Birlik” haline geldikleri iki döneme işaret etmektedirler:

1. Göktürk İmparatorluğu,

2- Büyük Timur İmparatorluğu

Hazar Denizinin batı kesimini sadece ele aldığımızda, Türk Havzasının bu coğrafyasında yaşayan Türkleri ise tarihte Osmanlı Devleti bir devlet ve bir bayrak altında toplamıştı. Osmanlı Hanedanlığı, Yavuz Sultan Selimle birlikte 20. Asrın ilk çeyreğine kadar İslam Hilafeti unvanının sahibi olduğundan doğu Türklerini de temsil ediyordu. Çarlık Rusya’sı Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmak karşılığında kendi Müslüman tebaasının dini konularda İstanbul’u merkez karar verici olarak tanımalarını resmen kabul etmişti.

Türk Konseyi

Bugün ise 7 Türk devleti arasında gerçekleştirilebilecek danışma, müzakere, karar verme ve ortak uygulamalar şeklinde ortaya çıkarılacak “Birleşme” formülleri dünyevi alanları kapsayacaktır. Türk devletlerinin hep birlikte belirleyebilecekleri “birlik” kural ve kurumlarını gerçekleştirme hedefine karşı ileri sürülebilecek itirazlardan birisi de Türkiye’nin esasen “Avrupa Birliği” asli üyeliği yolunda ilerleme sağlama çabasında olduğu düşüncesidir.

Bu mülahazaya karşı şu 2 noktayı hemen belirtmekte fayda vardır: 1. Türkiye’nin AB’ye asli üyeliği, onun Türk Dilli Devletler arasındaki bir birliğin üyesi olmasına asla engel teşkil etmez. ” Türk Birliği” kuruluşu yapılandırılırken bu nokta şüphesiz göz önüne alınıp, en uygun formülasyon tespit edilecektir.

2- Bugünkü durumda, Türkiye’nin AB’ye tam asli üye olarak girmesinin önüne çıkarılan engeller küçümsenemeyecek, hafife alınamayacak kadar ciddi ve devamlılık gösterecek niteliktedir. Bazı ön plandaki AB ülkeleri Türkiye’nin nihai kabulünü kendi halklarının “referandum” kararına bağlamaktadırlar.

Fransa, Almanya ve Avusturya, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı olduklarını şimdiden açıkça ve mükerrerin beyan etmişlerdir. Yunanistan ve güney Kıbrıs yönetimi “red” tutumunu, siyasi hesap gereği şimdilik çok açık hale getirmeseler de, zaman zaman “tehdit” tonuyla dile getirmektedirler. Bazı eski üyelerde, Hollanda ve Danimarka gibi, halen Fransız-Alman eksenine paralel bir tutumun içine girmişlerdir.

Dolayısıyla, Türkiye’nin AB üyelik sürecini ileri sürerek Türk Dilli Devletlerin Birliğine olumsuz bakmak hatalı ve bizleri dünya ülkeler yarışında geriye düşürecektir. 

Esasen, bu gerçek şüpheniz göz önüne alınarak, 2007 yılında Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de toplanan “Türk Kurultayında aşağıdaki 1 numaralı tavsiye kararı 7 müstakil Türk devletinin de katılımıyla ve oy birliği ile kabul edilmiştir:

Karar 1- “Türk Dili Konuşan Devletler Birliği’nin yaratılması için zaruri, ilmi, ideoloji, kurumsal ve hukuki zeminin şekillendirilmesine başlamak amacı ile ilgili konseptin hazırlanması gerekli görülür.”

Bakü Türk Kurultayının 2. kararı ezcümle şöyledir:

Karar 2 – Kurultay Türk Dili konuşan ülkelerin devlet başkanlarının “daimi sekreterlik” oluşturması fikrini alkışlıyor ve bu teklifin Türk Dünyası arasındaki dostluk, işbirliği, ilişkilerin daha da dinçleştirilmesine, halkımızın kadim tarihe sahip çok asırlık kardeşlik münasebetlerinin inkişafına destek olacağını bildirir ve Türk Dili konuşan ülkelerin muvafık devlet ve hükümet yapılarını bu istikamette tedbirler almaya çağırır.”

Yukarıdaki karar metinlerinden açıkça görüldüğü gibi 2007 Bakü Türk Kurultayı “Türk Dili Konuşan Devletler Birliği”nin kurulması; Devlet Başkanları zirvesinin “daimi sekreterliğe kavuşturulması ve bunların gerçekleştirilmesi için “muvafık devlet yapılarını bu istikamette tedbirler almaya” çağırmaktadır.

Bu kararlar, açıkça görüldüğü gibi, Türk devletlerinin aralarında bir “Birlik” oluşturmaları hedefinin gerçekleştirilmesi istikametinde atılmış çok önemli adımlardır ve her devletin kendi uygun devlet organlarının gerekli tedbirleri almasını talep etmektedir.

Nitekim 2007 “Bakü Türk Dünyası Kurultayı” nın bu önemli kararları netice vermiş ve 3 Ekim 2009 günü Azerbaycan’ın Nahcivan şehrinde toplanan “Tarihi Zirve”de ” Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” nin (Türk Konseyi) kurulması kararlaştırılmış ve buna ait anlaşma taraflarca imzalanmıştır.

Safhalar:

Türk Devletleri, aralarında bir birlik oluşturma irade ve kararlılığını gösterdikten sonra bunun yapısını, hiç şüphesiz, kendi iç şartları ve dünya konjonktürüne uygun olarak şekillendireceklerdir. Böyle bir birliğin başlangıcından nihai yapısını alana kadar birbirini takip eden değişik safhalardan geçeceği, bir zaman sürecini takip edeceği tabiidir. Dünyada görülen ve başarılı olan diğer birliklerin, bütünleşmelerin bize öğrettiği ders budur.

Türk Birliği“nin bir olgu olarak meydana gelebilmesi için, genel olarak, şu safhalardan geçmesi gerekeceği söylenebilir:

1. Birleşme fikir ve şuurunun halkın bütün katmanlarında yaygınlaşıp benimsenmesi.

Her bir Türk devletinin kendi milli varlığı ve sınırları ötesinde diğer kardeş Türk devletleri ile bugününü, yarınını, kaderini paylaşabilmesi ancak bu hedefin halkın bütün katmanlarının fikren ve duygu olarak güçlü bir şekilde kabul edilmesine bağlıdır.  Bu fikir ve tercih şüphesiz ki demokratik ve tamamen serbest bir ortamda vücut bulmalıdır.

Halklarımız arasında, devletlerimizin birliği fikrini en güçlü olarak besleyecek kaynak öncelikle Türklerin tarihidir. Tarihimiz bize, geniş manasıyla “büyüyemezsek küçülürüz” gerçeğini çok açık bir şekilde öğretmiştir.

2. Kültür ve Manevi değerlerde Müştereklik

Türk havzasındaki Türk halkları ortak kültürel ve manevi değerlere sahiptirler. Türkçe hepimizin müşterek dilidir. Bu gerçeği vurgulamak ve Türk Dünyası deyimini karşılamak için aynı manada ve fakat “devlet” olgusunu da belirtmek için “Türk dilli Devletler” deyimi, özellikle resmi nitelikli lisanda kullanılmaktadır. Tarihimizin seyri içerisinde geniş Türk Havzasında, dilimizde bölgesel farklılıklar ortaya çıkmıştır. Almaata’da, Taşkent’te konuşulan Türkçe ile Bakü ve İstanbul’da konuşulan ve yazılan Türkçe arasında farklar oluşmuştur. Bu tür farklılıklar diğer yaygın diller arasında da mevcuttur. Fakat bizim, Türk toplulukları arasında konuşulan Türkçe farklılıklarını giderebilmek, tek ölçüde (standart) bir Türkçe oluşturabilmek için yeni, devamlı ve kararlı çabalar sarf etmemiz gerekmektedir. Bu pek de zor bir gayret değildir. 2007 Bakü “Türk Kurultayı Sonuç Bildirisi”nin böyle bir dil anlayışı içinde kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Bildiride “İstanbul Türkçe’si” ile Azerbaycan ve doğu Türkçe sinin uyumlu bir terkibi başarılı bir şekilde kullanılmış ve “ortak Türkçe”nin güzel bir örneği verilmiştir.

Manevi değerlerimizin temelinde kutsal İslam dini vardır. 10. Asırda Karahanlılar ve İdil-Ural Hanlıklarından bugüne kadar İslâmiyet bazı istisnalar dışında, dünya Türklüğünün tek dinidir. Türkler İslam inancından büyük güç almışlar, Müslüman milletlerin öncüsü ve koruyucu olmuşlardır. Öyle ki uzun asırlar özellikle batılılar Türk ve Müslüman tabirlerini aynı manada kullanmışlar, Balkanlarda Müslümanlığı kabul eden kişi ve topluluklara “onlar artık Türk oldu” denilmiştir.

Kültürel bütünleşme çabalarında yazı (alfabe) birliği hayati öneme haizdir. Müşterek “Latin Alfabesi”ne geçen “Türk Dilli” ülkelerin bu kararları takdire değer.

3. Ekonomik İşbirliği ve Bütünleşme

Türk devletleri arasından en önde gelen birleştirici faktörlerden birisi de hiç şüphesiz iktisadi alanda olmalıdır. Toplumlar, genelde, devletlerarasındaki işbirliği ve birlik hareketlerinin, sonunda kendi hayat seviyelerine olumlu katkı getirmesini beklerler; birleşme ile refah düzeylerinin yükselmesinin paralel gitmesini talep ederler.

Türk devletlerinin birlik girişimlerinde de yoğun bir “işbirliği safhasından” ekonomilerin bütünleşmesi” ne kadar devam edecek bir çizgi takip edilmelidir.

4. Siyasi Birlik

Türk Devletleri Birliği, tek tek Türk devletlerinin varlık ve egemenliklerini ortadan kaldırmayacaktır. Fakat birleşme süreci içinde pek çok konuda “siyasi beraberlik” siyasi danışma ve dayanışma” mekanizmalarının işletilmesi gerekir. Aksi halde siyasi bir güç sergileyemeyen bir birliğin yaptırım etki ve itibarı söz konusu olamaz.

5. Savunmada Birlik

Savunmada caydırıcı bir güç sergileyemeyen herhangi bir birlik etkinlik ve devamlılık sağlayamaz; başka devlet ve silahlı sistemlerin yönlendirmesine maruz kalır. Dolayısıyla genelde savunma alanında birliktelik, özellikle de savunma sanayinin geliştirilmesi müşterek bir hedef halinde ele alınması zaruridir.

Yukarıda sıralayıp, her birini birkaç cümle ile işaret ettiğimiz hususlar, halen mevcut müstakil Türk devletlerinin aralarında bir “Birlik” kurmalarını kararlaştırdıklarında göz önüne almaları gereken ana çerçevenin unsurlarını teşkil etmektedir. Hiç şüphesiz ki tarihi bir nitelikte olacak olan böyle bir “Birleşme” irade ve süreci çok ciddi ve çeşitli meseleleri ele alıp çözüm tercihlerini, temel prensipleri ve kurumsal yapıyı belirlemesi zaruridir.

Bütün bu işaret ettiklerimiz ve diğer boyutlar, başlangıçta tespit edilemeyen başka meseleler, şüphesiz ki bir zamanlama içerisinde ve safha safha çözümlere kavuşturulacaktır. İnanç, sabır ve tecrübe zorlukları aşmakta belirleyici vasıflardır.

Çağımızın bize öğrettiği, “Birleşme” için takip edilecek yolun, demokratik, halklarımızın serbest iradesinin sonucu, dengeli, barışçı, gelişmeci ve ortak manevi değerleri yönünde olmasıdır. Başarı aklın ve maneviyatın ürünü olacaktır. Böylece asırlar önce, 730 – 732 ve 735 yıllarında büyük atalarımızın Asya’nın kalbinde, “Orhun Abidelerindeki, vasiyetleri bir defa daha gerçekleşmiş olacaktır:

“… Fakat gök Tanrı, Türk’ün bu haline acıdı. Türk milleti yok olmasın, eskisi gibi cihanın en yüce milleti olsun diye, babam İlteriş Kağan’la anam Elbilge Hatunu Türklere hakan kıldı. Tanrı güç verdi, babamın Türk ordusu kurt, Türk düşmanları koyun oldu. Düşmanlar, kurt önünden kaçan koyunlar gibi dağılıp gitti. Hakan babam, doğudan batıya at koşturup Türk milletini tekrar topladı, birleştirdi. Türk devletini diriltti.

Ey Türk Oğuz Beyleri! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe bil ki, Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz. Ey Türk milleti! Kendine dön!  ”

Bilge