Mademki millet asıl, seçilen siyasiler vekildir; milletin bir ferdi olarak siyasetle uğraşanlardan ve parti yöneticilerinden emir kuvvetinde bir talepte bulunuyorum: “Milleti daha fazla bölmeyin, germeyin; buna hakkınız yok.”
Huzur, bulunduğumuz coğrafyayı birkaç asır önce terk etti. Gazze, Filistin; insanlığın iflas ettiği yer. Bu Ramazan ayında huzur meltemi biraz esmeye başlamıştı ki içimizdeki siyasi figürler bunu bize çok gördü, Ramazan’ın son haftasında çıngırak çalmaya başladı.
Bir yalan makinesi memleketimin güzel insanlarını esir almış görünüyor. Psikologlar, modern ve klasik olmak üzere, yalanı ikiye ayırıyor. Asıl tehlikeli olan, modern yalanmış. Modern yalanın özelliği, örgütlü olması, küresel manipülasyon içermesiymiş. Klasik yalanda, yalan tamamen her alana yayılmamıştır, yalancı da yalanının farkındadır. Bu durum, yalancıyı kemirir; klasik yalanı modern yalana göre daha zararsız yapar. Modern yalanda ise yalan, tüm alana yayılır; yalan söyleyen bile artık neyin hakikat olduğunu bilemez. Bunun nedeni, modern yalandaki manipülasyondur.
“Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” atasözündeki yalan maharetinin insanlarda yarattığı trajediyi seyrediyoruz.
Bremen Mızıkacıları, Grimm Kardeşler‘in yazdığı masallardan biridir. Fabl üslubunda yazılmıştır. Sahiplerinin kendilerine olan kötü tutumundan dolayı evden kaçan bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horozun, Bremen‘e gidip orada müzisyenlik yapma düşleri ana konudur. Yola çıkarak iyi arkadaş olurlar. Bir kızıyla yaşayan annenin evine giren eşkıyalar, girdikleri evde eşek üstünde köpek, onun üstünde kedi, onun üstünde de horoz birlikteliğinin baskınına uğrarlar ve hepsinin bağırması sonucu ortaya çıkan kakofoni eşkıyaları korkutur. Bu gürültüden korkan eşkıyalar bir daha asla geri dönmezler. Dört kafadar da bu evde yaşar.
Bremen Mızıkacıları masalı, hayvanların insanlar tarafından kötü muamele görmesi hakkında bir mesaj verir. Masal ayrıca dayanışma, arkadaşlık ve müzik gibi değerleri de vurgular.
Ağzı olanın konuştuğu, gücü olanın ezdiği, sesi çıkanın bağırdığı, kavga ve kargaşanın hüküm ferma olduğu bir arenaya döndü ülkemiz. Bulanık havayı seven kurtlar, yayladan şehre, ovadan caddeye indi. Siyaset, eğitim, ticaret; olması gereken mecranın dışına taştı, taşırıldı. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, sahtekârlıklar, rüşvetler, kamu gücünü çıkar için kullanma cüretkarlığı yüksek insani değerlerle perdelenmeye çalışılıyor. Seçtiğimizi düşündüğümüz akıllı adamlardaki akıldışı hareketler, söylemler; milletin yazını kış, gündüzünü gece eyliyor. Sahada, bir tek Bremen mızıkacıları eksik. Sonsuz perdeden oluşan bir tiyatro oynanıyor ki her sahnesinde dozajı artan entrikalar sahneleniyor. Rüzgâr ekenler, bir gün fırtına biçeceklerini aklından bile geçirmiyorlar. “Havlamayı bilmeyen köpek, sürüye kurt düşürür.” denir. Bu gafiller, daha ileri giderek kurtla iş birliği yapmanın yüzsüzlüğüyle yeri göğü inletiyorlar.
Bu milletin sahibi kim? Rivayet odur ki iki kadın aynı çocuğa sahip çıkmak ister. Durum kadıya intikal eder, kadı çocuğun gerçek annesini belirlemek için günlerce düşünür, bir çözüm bulur. Çocuğu getirtir, annelerden birine çocuğun iki elini, diğerine iki bacağını tutturur. Eline bir kılıç alır, çocuğu karnından ikiye bölme hareketi yapar. Annelerden biri çocuğu derhal bırakır. Kadı kararını verir: “Çocuk, çocuğun ellerini bırakan annenindir.”
Siyaset yapan sözde politikacılar, inin milletin tepesinden. Rahat bırakın bu milleti. Karışmayın bizim tercihlerimize. “Bu ülkenin gerçek sahibi yok, samimiyetsiz fedaileri pek çok.” dedirtmeyin bize. Sığınmayın birtakım dünyacı değerlerin arkasına. Bu millet, sizin süfli değerlerinizin, tatmin olmayan ihtiraslarınızın, dinmek bilmeyen öfkenizin, bir işe yaramayan tabularınızın, girdiği her ortama göre şekil alan soyut değerlerinizin payandası değil. Başınızdan giden aklınızı geri çağırın, dünya ne ile uğraşıyor siz ne yapıyorsunuz çevrenize bir bakın. Vatan coğrafyamızda, sizin aymazlığınız dolayısıyla, bir gün düşman çizmelerini görürsek bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Bunun farkında mısınız?
Yüz yıldır beka meselesi olan ve bir kene gibi sırtımıza yapışan bu zihniyetin ektiği dikenler, el ve ayaklarımızı fazlasıyla kanatıyor.
Ben, gerçeklerin terk edilerek algılarla yönetilen; hırsızların özgürlük, adalet gibi yüce değerlerle perdelendiği, korunduğu bir ülkenin vatandaşı olmak istemiyorum. Ya bendensin ya hiçbir şey değilsin dayatmasının yapılarak vatandaşlarının değersizleştirildiği, hür aklın önemsizleştirildiği bir ülkede yaşamış olmak zorunda kaldığımı torunlarıma anlatmak istemiyorum. Ben,” bize gel” yerine “kendine gel” diyerek insanın merkeze alındığı ve bu anlayıştaki insanların kanaat önderi olduğu, yönetimi elinde bulundurduğu bir ülkenin saygın vatandaşı olmanın gururunu, özgüvenini duymak, bunu torunlarıma anlatmak, anlatarak da ecdadıma teşekkür ve dua etmek istiyorum. Buna hakkım ve hakkımız yok mu?
“Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.” sözünün hikâyesini bilmeyen yoktur. Ortalık evi yanan yalancılarla dolu. Bir de yalancı pehlivanlar var ki hayal kırıklığına uğratıyor, peşinden gidenleri. Teklif getirmeyen tenkitçiler, toplumumuzun bütün enerjisini tüketiyor, ülkemizin geleceğine ilişkin sönmeyen kor halindeki ümitlerimizin üzerine kirli sularını boca ediyor. Bilerek veya bilmeyerek ezeli ve ebedi düşmanlarımızın borusunu öttürüyor, beşinci kol faaliyeti yürütüyor.
“Kol kırılır yen içinde kalır.” diye diye kolu kangren yaptık. Yen, artık yırtılmalı. Ak, kara belli olmalı. Ya herro ya merro!