Menfî Felsefe ve insanın menfi hikmet anlayış ve arayışı, dünyayı sâbit zanneder! Mevcudatın mahiyeti / içyüzü ve hâsiyeti / özelliklerinden tafsilen / ayrıntılariyle bahseder. San’atlı Yaratanı’na karşı vazîfelerinden bahsetse de, icmalen / kısaca bahseder. Âdeta Kâinat Kitâbı’nın yalnız nakış ve harflerinden, yani maddesinden bahseder, mânâsını önemsemez!
Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal / akıcı, aldatıcı, seyyar / gezici, kararsız, inkılâbçı / değişken olarak bakar. Mevcudatın mâhiyetlerinden, sûrî / şeklî ve maddî hasiyet / özelliklerinden icmalen / özet olarak bahseder. Fakat San’atla Yaratan Sâni tarafından görevlendirilen, kulluğa yakışırcasına yaptıkları vazîfelerinden ve Sâniin isimlerine ne şekilde ve nasıl delâlet ettikleri ve İlâhî tekvînî / yaratılış emirlere karşı boyun eğmelerini tafsilen / genişçe zikreder. Nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor. Fakat içindeki çarkların hareketleriyle daimî olarak, içinde bir zelzele; âlet ve çarklarının faaliyetleri vardır. Aynen onun gibi, Îlahî Kudret’in / Allah’ın bir büyük saatı olan şu dünya; görünüşteki sâbitliğiyle beraber, devamlı bir zelzele, değişim ve yoklukta yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o büyük saatin saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini sayan bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı yokluk dalgaları üstüne atar. Bütün geçmiş ve gelecek zamanı yokluğa verip, yalnız şimdiki zamanı mevcut bilir. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli sâbit olmıyan bir saat hükmündedir. Çünkü hava boşluğu çabuk değiştiğinden, bir hâlden bir hâle hızlıca geçtiğinden; bazen günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla; saniye sayan milin değişim sûreti hükmünde bir değişim veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan arz’ın / yerin yüzü ise; ölüm ve hayat bakımından, bitki ve hayvanca pek çabuk değiştiğinden; dakikaları sayan bir mil hükmünde. Dünya’nın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü bakımından böyle olduğu gibi, içindeki başkalaşma ve zelzelelerle ve onların netîcesinde dağların çıkmaları ve karanlıklar meydana gelmesi; saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti; ağırca geçtiğini gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan sema ise, yıldızların hareketleriyle, kuyruklu yıldızların zuhûriyle, küsufat / güneş tutulmaları ve husufatın / ay tutulmalarının vuku bulmasıyla; yıldızların sukut etmeleri / düşmeleri gibi başkalaşmalar gösterir ki, semalar da sâbit değil. İhtiyarlığa, harâb olmaya doğru gidiyor. Onun değişimleri, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, gerçi ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harab oluşa doğru gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle bu temeller üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daima onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, San’atlı Yaratan Allah’a baktığı zaman, o hareketler ve değişimler, Kudret Kalemi’nin Samed olan Allah’ın mektuplarını yazması için, o kalemin işlemesidir. O hâllerin değişmeleri ise, İlahî İsimler’in fiil ve işlerinin tecellîlerini; ayrı ayrı vasıfları ile gösteren, tazelenen aynalardır. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakîkatte akar su gibi göçtüğü halde, gafletle sûreten donmuş, tabiat fikriyle haşir neşir olarak, yoğunluk kazanıp âhirete perde olmuştur.
İşte Yanlış ve Menfî Felsefe; Felsefe’nin tetkikleriyle ve hikmet-i tabiiye / fizik bilgisi ile ve sefîh / zevke düşkün medeniyetin çekici lehviyyatiyle, sarhoşçasına hevesleriyle, o dünyanın hem donukluğunu ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem bulanmasını kat kat çoğaltarak Sânii ve Âhireti unutturuyor.
Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle hallaç pamuğu gibi atar. Hikmetli asıl dünyaya parlaklık verir ve bulanmasını giderir. Cansız dünyayı eritir. Dünyanın mevhum / vehmî ebediyetini / devamlı oluş keyfiyet ve düşüncesini parça parça eder. Gök gürlemesi gibi sayha ve çağrılarıyla tabiat fikrini doğuran gafleti dağıtır.
İşte Kur’ân’ın baştan başa kâinata yönelik âyetleri, şu esasa göre gider. Dünyanın hakîkatini olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle; insanın yüzünü ondan çevirtir. Sânia bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinat Kitabı’nın mânâlarını talim eder / öğretir. Harf ve nakışlarına az bakar. Sarhoş Menfi Felsefe gibi, çirkine âşık edip, mânâyı unutturup, harflerin nakışlarıyla insanların vaktini boş şeyler hakkında sarfettirmez.


